31 Mart 2008 Pazartesi

MİTÜP ve Ana Muharebe Tankı Tasarımı Üzerine Birkaç Not

Örnek 1: Artık BAE Systems bünyesinde yer almakta olan İngiliz Vickers firması mühendisleri, Challanger 2 ana muharebe tankını tasarlarken, zırhlı birliklerdeki tank komutanları ile yüz yüze görüşmeler yaparlar. Bu görüşmelerde komutanlara yeni bir tankta ne gibi özellikleri görmek istedikleri sorulur. Aldıkları yanıtlar arasında özellike pek çok komutandan "tank komutan mahallinin, sürücünün ellerinin görülebileceği bir konuma yerleştirilmesi" talebi kafa karıştırıcıdır. Tank komutanının, sürücünün ellerini görmesinin ne gibi bir artısının olduğu merak edilir. Tank komutanlarının yaptıkları açıklama son derece ilginçtir:

Tank sürücüsü olarak görevlendirilen çok genç, 18-20 yaşındaki askerlerde disiplin olgusu yeterince gelişmemiştir. O döneme kadar İngiliz ordusundaki standart ana muharebe tankı olan Challanger 1'de tank sürücüsü, komutan tarafından rahat görülemeyen, nispeten izole bir konumdadır. Bu rahat konumdan cesaret alan genç tank sürücülerinin, uzun intikâller esnasında sık sık mastürbasyon yaptığı tespit edilmiştir. Dikkati dağılan sürücülerin neden oldukları kaza vakaları rapor edilmiştir. Bu nedenle tank komutanları, tankın içerisinde sürücüyü rahat görebilecekleri, dolayısıyla rahat kontrol edebilecekleri bir komutan mahallinin tasarlanmasını talep ederler.

Örnek 2: 1973 Arap-İsrail Savaşı'nda bilhassa kuzeydeki Golan cephesinde pek çok İsrail tankının personelin terketmesi sebebiyle savaş dışı kaldığı, söz konusu personelin çoğunun da gerek psikolojik rahatsızlık gerekse firar nedeniyle görevlerine dönmedikleri tespit edilmiştir. Bu durumun nedeni olarak ise, standart İsrail zırhlı savaş doktrininin ve talimnamelerindeki bir esasın bulunduğu belirlenmiştir. İsrail ordusu zırhlı savaş tatktiklerine göre tank komutanı, tanka intikalde olsun, muharebede olsun daima kupolasından komuta eder. Suriye zırhlı birlikleri ile savaşa giren İsrail tanklarının pek çoğunun komutanının açıkta kalan kafası, tankın çevresinde patlayan ve tanka zarar vermeyen bomba, roket, füze sarapnelleri sebebiyle kopmuştur. Çoğu vakada komutanın kopan kafası ve vücudu olduğu gibi tankın içine düşmüş, bu manzara da tank personelinin dehşete ve paniğe kapılmasına sebep olmuştur. 60-70 civarında tankın bu şekilde herhangi bir hasar almaksızın savaş dışı kaldığı tespit edilmiştir.

1973 savaşında ekseriyetle ABD yapımı tankları kullanmış olan İsrail ordusu, bu duruma karşılık olarak talimnameleri değil, tank komutanının oturağının tasarımını değiştirmeyi seçmiştir. Bunun sebebi de, tank komutanının, savaşın her anında tankın 360 derece çevresindeki durumu gözetleyebilme mecburiyetidir. Sonuçta İsrail, kendi tasarımı olan özgün Merkava serisi tanklarda çok hızlı biçimde yükselip alçalabilen ve katlanabilen oturaklar kullanmaya başlamıştır.

Yukarıda iki farklı ülkeden sunulan iki örneğin bazı ortak noktaları bulunmaktadır:

1. İki örnek de milli, özgün tank tasarım projelerine aittir.

2. İki ülkenin de oldukça gelişmiş bir savunma sanayii altyapısı mevcuttur.

3. İki ülke de 20. yüzyıl boyunca pek çok konvansiyonel savaş yaşamış, bu savaşlarda zırhlı birlikleri yoğun biçimde kullanmıştır.

4. Her iki örnekte de bir tank ailesi söz konusudur. Ailenin her bir nesli, kendi içlerinde pek çok modernizasyon ve modifikasyondan geçirilmiştir.

Burada şu husus ön plana çıkmaktadır:

Diğer silah sistemleri gibi, bir ana muharebe tankından beklenenler de, ilgili ülkenin zırhlı savaş tecrübeleri ışığında şekillenir. Zira test sahası veya tatbikatlar ile gerçek savaş ortamı birbirinden çok farklıdır.

Bir ordunun esas vurucu gücünü oluşturan ana muharebe tanklarında da, geçmiş tecrübelerden çıkarılan dersler doğal olarak son derece büyük önem kazanmaktadır. Zira bir ordu mızraksa eğer, mızrağın en sivri ucu tanklardır.

Şimdi Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yakın tarihteki savaş tecrübeleri hatırlanacak olursa:

1. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı

2. 1984 - İç güvenlik harekâtı

3. 1999 NATO hava harekâtına katılım

4. Muhtelif tarihlerdeki çokuluslu güçlere katılım

5. Active Endeavor, Akdeniz Kalkanı gibi çok uluslu ya da ulusal caydırıcılık harekâtları

Yukarıdaki harekatlardan hiç birinde bilinen manada bir zırhlı savaş vukû bulmamıştır. Hava ve deniz çıkarma harekâtı olan Kıbrıs Barış Harekâtı'nda ana muharebe tankları piyade destek maksatlı kullanılmış, Kıbrıs Rum Milli Muhafız Ordusu'nun az sayıdaki Rus yapımı T-34'ünden başka bir zırhlı mukavemet ile karşılaşılmamış, çoğu vakada da söz konusu tanklar piyade tarafından ateşlenen Bazuka'larla veya hava kuvvetleri unsurları tarafından imha edilmek ya da personellerinin terki suretiyle savaş dışı kalmışlardır.

Esasen bir düşük yoğunluklu savaş niteliğindeki İç Güvenlik Harekâtı'nda tanklar öncel unsurlar olmamış, ağırlıklı olarak psikolojik caydırıcılık ve karakol ve mevzi savunması için gece / gündüz sabit gözetleme ve top platformu olarak kullanılmışlardır.

Sayılan diğer harekâtlarda tanklar aslî unsur olarak yer almamıştır. Tanklardan ziyade zırhlı personel taşıyıcı ve zırhlı muharebe araçlarının kullanıldığı çok uluslu harekâtlarda açık kaynaklara yansıyan bir çatışma söz konusu değildir.

Sonuç olarak Türk Silahlı Kuvvetleri'nin konvansiyonel anlamda derinlemesine bir zırhlı savaş tecrübesi bulunmamaktadır.

Bu durum, Millî İmkânlarla Tank Üretimi Projesi'nin de (MİTÜP) önündeki en büyük handikaplardan birisidir. Zira tasarlanacak ana muharebe tankının kağıt üzerindeki teknik özellikleri ile, söz konusu tankın savaş alanındaki başarısını doğrudan etkileyen detay tasarım unsurları farklı olabilmektedir. Savaş anında tankın ve mürettebatının sağ kalabilmesini sağlayan ayrıntı top namlusunun çapı da olabilir, komutan oturağının yayının esneklik katsayısı da.

Zırhlı savaş tecrübesi, başarılı bir ana muharebe tankı tasarımı için "gerek" şarttır ancak "yeter" şart değildir. Bunun da en çarpıcı örneği, ihtiyacın tanımlanması üzerinden yaklaşık 30 sene geçmesine, ihtiyacın defalarca yeniden tanımlanmasına ve tasarımın defalarca değiştirilmesine rağmen halâ tam harbe hazırlık seviyesine ulaşamamış bulunan Hint Arjun ana muharebe tankıdır.

Sonuç olarak modern bir ana muharebe tank tasarımının başarısı,

1. Yarının ihtiyaçlarına ve tehdit ortamına göre tasarlanmış ve,

2. Dünün tecrübelerinden çıkartılan derslerin uygulanmış olmasına bağlıdır.

Etiketler: , , , , ,

20 Temmuz 2005 Çarşamba

KV-VI Ağır (Çok Ağır) Tankı

* * * Önemli Not: Bu aracın gerçekte varolmamış olduğuna dair bazı ciddi yorumlara rastladım. Eğer bu doğru ise, ve aşağıdaki bilgileri aldığım kaynaktaki yazı hayal ürünü ise, bunu belirten bir ibareyi buraya ekleyeceğim. A.M. - 07.09.2009 * * *

KV-VI... Tam adı KV-VI Behemoth olan, 2. Dünya Savaşı'nda SSCB’de üretilmiş, dünyanın gelmiş geçmiş en acayip tankı. ..

Mürettebatı 15 kişiden ve bir Komünist Parti komiserinden oluşmaktaydı, zira bu kadar kalabalık bir asker topluluğun başında mutlaka bir parti sorumlusu bulunmak zorundaydı. 15 metre uzunluğa, 138 ton ağırlığa ve 3 adet 600 beygirlik motora sahipti. Esasen arka arkaya monte edilmiş üç adet tank görünümündedir. Silah donanımı ise şöyle idi:

2 adet 152mm top
2 adet 76.2mm top
1 adet 45mm top
2 adet 12.7mm makineli tüfek
2 adet 7.62mm Maxim makineli tüfek
14 adet 7.62mm makineli tüfek
16 adet BM-13 roket (arka taret üzerindeki lançerde)
2 adet model 1933 alev makinesi

Tankın hikayesine gelince...

Temmuz 1941'de Stalin'in kulağına tek bir KV-II tankının bir günden fazla bir süre için Alman 6. Panzer Tümeni’ni tek başına durdurduğu bilgisi gelir. Bunun üzerine Stalin, KV-II baz alınarak bir "yer destroyeri" geliştirilmesi emrini verir. Özelliklerini bizzat kendisi belirler: 3 adet taret, çok ağır zırh koruması vs vs. Tasarımcılar arka arkaya 3 adet taretin tankı çok uzun yapacağını, bunun da tankın dönüş yapmasını neredeyse olanaksız hale getireceğini söylediklerinde Stalin'in cevabı çok ilginç olur: "dönmesine gerek yok, dosdoğru Berlin'e gidecek".

Sonuçta ortaya çıkan tank, KV-I, KV-II, BT-5, T-60 ve T-38 tanklarının parçaları kullanılarak üretilmiş bir ucubedir. İlk prototip Aralık 1941'de tamamlanır ve testleri bitirilmeden doğruca Moskova cephesine gönderilir. Burada ilk muharebe deneyiminde çok berbat bir "kaza" geçirir Behemoth.. Kış sisi içerisinde Alman hatlarına doğru ilerleyip keşif atışı açarken en arkadaki taret yanlışlıkla ortadaki tareti vurur! Orta taretin cephaneliği infilak eder ve tüm tank havaya uçar. Personelin kalıntılarına bile rastlanamaz...

Ocak 1942'de tamamlanan ikinci prototip Leningrad cephesine gönderilir. Burada da bir tümseği geçerken tank ortasından kırılır ve çıkan kıvılcımdan alev makinesinin yakıtı tutuşur. Sonuç: tank olduğu gibi havaya uçar. Bu tankın da mürettebatının kalıntılarına ulaşılamayacaktır.

Üçüncü prototip de Leningrad cephesine gönderilir. Bu tank 3 Alman tankını imha etmeyi başarır. Ancak muharebe esnasında tankın üzerindeki tüm toplar yanlışlıkla aynı anda aynı yöne ateş edince oluşan muazzam geri tepmeden dolayı tank devrilir. Devrilme esnasında 152mm'lik top mermileri infilak eder ve tüm tank havaya uçar. Üçüncü tankın da mürettebatının kalıntılarına ulaşılamayacaktır.

Sonuçta proje iptal edilir. Stalin tankın tasarımında görev almış tüm bilim adamı ve mühendisleri Gulag'a sürgüne gönderir. Tankın onu gören Alman askerleri arasındaki takma adı "Stalin'in Orkestrası"dır..

Etiketler: , ,

04 Mayıs 2005 Çarşamba

Şehir Savaşlarında Anti Tank Taktikleri: Çeçenistan Örneği


Aralık 1994'te başlayan I. Çeçenistan Savaşı'nın ilk ayında Rus kuvvetleri 225 tank ve zırhlı araç kaybettiler. Bu kayıp, Rusya'nın harekatta kullandığı zırhlı araç sayısının %10'una tekabül etmektedir.

Bu savaşta Ruslara karşı savaşan Çeçenlerin hemen hemen tamamı eski SSCB ordusunda görevli personelden oluşmaktaydı ve kullandıkları silah ve teçhizat Rus yapımı idi. Genel olarak Çeçenler 15-20 kişilik savaş gruplarından oluşmuş bir askeri yapıda mücadele ettiler. Bu savaş grupları, RPG-7 veya RPG-18 kullanan bir anti-tankçı, bir makineli tüfekçi ve bir keskin nişancı içeren, 3-4 kişilik hücrelere bölünmüştü. Ayrıca ek olarak cephane taşıyan personel de bu hücrelre eklenmekteydi. Bu hücrelerin öncelikli görevi tank ve zırhlı araçların imhası idi. Keskin nişancı ve makineli tüfekçinin görevi zırhlı araçlara eşlik eden askerlerin etkisizleştirilmesiyken, eşgüdümlü hareket eden roketçiler araçlara saldırıyordu. Genelde 5-6 hücre (ya da anti-tank timi) eşgüdümlü olarak hareket ediyordu. Saldırılar yer seviyesi, apartmanların zemin, birinci ve ikinci katlarından gerçekleştirilmekteydi. Roketle yapılan saldırılarda araçların üst ve arka kısımları özellikle hedef alındı ayrıca bol miktarda Molotof kokteyli de kullanıldı. Saldırıların ilk aşamasında öncelikle konvoyların ilk ve son sıralarındaki araçlar hedef alındı (arada kalan araçları hareketsiz kılmak için).

Çeçenlerin bu savaşta uyguladıkları anti-tank taktikleri şu şekilde sınıflandırılabilir:

1) Anti-tank personelini koruyacak makineli tüfekçi ve keskin nişancıdan oluşan anti-tank timleri oluşturulması.

2) Binaların zırhlı araç manevrasını kısıtladığı bölgelerde pusu noktaları belirlenmesi.

3) Belirlenen bölgelerde, zırhlı araçları tuzağa sürecek şekilde pusu tertiplenmesi.

4) Eşgüdümlü çalışacak timlerin zeminde ve bina katlarında mevzilenmesi.

5) Tank ve zırhlı araçların özellikle arka ve üst bölgelerinin hedeflenmesi. Ön taraftan yapılacak saldırılar, sadece saldıranın yerinin açığa çıkması sonucu doğurmuştur.

6) Konvoya eşlik eden uçaksavar topçusunun ilk başta safdışı bırakılması.

Savaşta imha edilen zırhlı araçlara ortalama 3 ila 6 arasında roket fırlatıldı. Çeçenler özellikle zırhlı araçların motor ve yakıt deposu bölgelerini hedeflediler. Aşağıdaki çizimlerde, savaşta kullanılan tank ve zırhlı araçların en çok ölümcül isabet aldıkları bölgeler koyu renkle gösterilmiştir:







Rusların ilk etapta verdiği kayıpların hemen hemen tamamı ilave zırh koruması taşımayan, uygun taktiklerle hareket etmeyen ve savaşa hazırlık seviyesi düşük araçlardan oluşmaktadır. Buna ilaveten Rus askeri personelinin düşmanı küçümsemesi de kayıpların yüksek olmasında etkili olmuştur. Savaşın ilk ayından sonra Ruslar zırhlı konvoylara kundağı motorlu uçaksavar topçu sistemlerini de kattılar (ZSU-23-4 ve 2S6). Bundaki etken, tank toplarının Çeçen anti-tank timlerine karşı tamamen etkisiz olması ve yüksek atış süratine sahip uçaksavar toplarının düşman personeline karşı daha etkili olmasıydı. Rusların geliştirdiği bir başka yöntem ise konvoyların güzergahlarındaki muhtemel noktalara pusu kurulmasıydı. Yem olarak gelen zırhlı konvoya saldırmak üzere harekete geçen Çeçen timleri, böylelikle tespit ve imha ediliyordu.

Savaşın ilk ayında Çeçenler 62 Rus tankını imha ettiler. Ölümcül isabetlerin hemen hemen tamamı reaktif zırhla korunmayan bölgelere kaydedildi. Çeçenistan'da kullanılan T-72 ve T-80 tankları, ağır zırhla kaplı ön bölgelerinden etkili isabet almadılar, buna karşın sürücü mahali, arka-üst ve arka-yan taraflar ile taretin üst kısmı en savunmasız bölgeler idi.

Şehir savaşında ve kapalı alanda roket kullanımında karşılaşılan sorunlar roketin yerinin kolaylıkla tespit edilebilmesi ve zehirli roket egsoz gazıdır. Ayrıca fırlatmadan sonra yeni roketin doldurulması arasında geçen süre de önemli bir sorundur. Çeçenler bu sorunu birden fazla roketçinin birbiri ardına atış yapması ile çözmüştür. Gelecekte şehir savaşlarında ihtiyaç duyulacak anti-tank roketlerinin, düşük tespit edilebilirliğe sahip, birden fazla kullanılabilen ve çabuk doldurulabilen hafif ve kapalı alanlardan ateşlenebilen sistemler olması gerekmektedir.



(http://www.fas.org/man/dod-101/sys/land/row/rusav.htm adresinde yer alan ve Lester W Grau tarafından hazırlanmış "Russian-Manufactured Armored Vehicle Vulnerability in Urban Combat: The Chechnya Experience" adlı çalışmasından özet çeviridir.)

Etiketler: , , , , , ,

28 Nisan 2005 Perşembe

Ana Muharebe Tankı Aciliyeti

Türkiye'nin coğrafyasına ve komşularına bakacak olursak, planlamacılar için esasen kabus olabilecek bir ortamla karşı karşıya olduğumuzu anlarız. Türkiye geniş bir alan üzerine yayılmış kabaca bir dikdörtgen şeklindedir ve bu dikdörtgenin her kenarı farklı bir cadı kazanına bakmaktadır. Dahası bu dikdörtgenin sol ve sağ kenarları farklı stratejik ve taktik planlamaları dikte ettirmekte, farklı hasımları ve tehdit ortam ve niteliklerini içermektedir. Yani kısaca Türkiye’nin hava, kara, deniz ve yakın gelecekte uzay ortamlarında “batı” ve “doğu” için farklı planlamalar gerekmekte. Bu da idame etmesi diğer ülkelere göre yüksek maliyetli, nitel ve nicel açıdan büyük bir silahlı kuvvete sahip olmayı zaruri kılıyor.

Açacak olursak, hepimizin malumu olduğu gibi “batı”daki yegane büyük tehdit Yunanistan’dır. Yakın veya orta vadede silahlı çatışma ihtimalinin son derece düşük görünmesi hazırlıklı olma zaruriyetini ortadan kaldırmaz. Kaldı ki, örneğin Kardak Krizi deyim yerindeyse durup dururken patlak veren ve iki ülkeyi de uçurumun kenarına kadar sürükleyen (“brinkmanship” sağolsun) bir olay olarak hafızalarda hala taze. Yunanistan NATO ve AB üyesi bir ülke olarak silahlı kuvvetlerine geniş maddi olanaklar sağlayabilen, nispeten ileri bir eğitim standardı tutturmuş, modern bir orduya sahip, bu yadsınamaz bir gerçek. Ayrıca 1996’dan sonra ardı ardına gerçekleşen modern silah sistemleri ve ekipman alımları da Yunanistan ordusunu daha da güçlendirmiş durumda.

Türkiye’nin batısı coğrafi açıdan değerlendirilirse Trakya ve Ege / Doğu Akdeniz (hatta genişletecek olursak Kıbrıs’ı da katabiliriz) olmak üzere başlıca iki harekat alanı (theater of operations) olduğunu görürüz. Ege, irili ufaklı binlerce adaya sahip bir deniz ve haliyle bu bölgede amfibi dışında bir kara harekatı mümkün değil, amfibi harekatları için de belli bir miktar tanka sahip olmak elzemse de, bu sayı 1000’e yaklaşamaz bile. Trakya’ya bakacak olursak geniş zırhlı birliklerin hareketi için çok elverişli bir alan olmadığını düşünüyorum, Meriç Nehri gibi doğal engeller de bu kısıtlamaya sebep olmakta. Dolayısıyla büyük çaplı tank muharebelerinin gerçekleşmesi “batı”da pek olası gibi görünmüyor. Ancak bu, “batı” için belli bir sayıda modern tank ihtiyacının varlığını ortadan kaldırmaz, bilakis arttırır. Zira Yunanistan’ın elinde modern tank / zırhlı araçlar ile geniş bir tanksavar silah envanteri (helikopter dahil) bulunmakta. Bu güce karşılık sınırlı ölçekte de olsa başarılı bir kara veya amfibi operasyon icra etmek için nitelik ve nicelik açısından hasmı kompanse edecek bir tank / zırhlı araç ailesi bulundurulmalıdır.

Doğu ve güneydoğu bölgesi, ki kısaca “doğu” olarak adlandırmayı tercih ediyorum, tehdit ortamı, coğrafya ve ihtiyaç “batı”dan daha farklıdır. Türkiye’nin yıllarca başını ağrıtmış düşük yoğunluklu savaş ortamı (“0.5 savaş”) bu bölgede cereyan etmişse de, tank ihtiyacı için öncelikle ülke bazındaki tehditlere göz atmak gerekmektedir diye düşünüyorum. Tabi burada Irak’ı pas geçmemin göze batmayacağını umuyorum.

“Doğu”daki tank envanterine baktığımızda sayı açısından ezici çoğunluğun eski SSCB / Rus kaynaklı T-54 / 55 / 62 / 72 olduğunu görürüz. Bu tanklardan T-72’den önceki modeller kesinlikle Türk zırhlı gücü için bir tehdit oluşturabilecek nitelikte değildir. T-72’lerin ise modernize edilmeyen versiyonları (ki Suriye’nin elindekilerin büyük çoğunluğu ile İran’ınkilerin bir kısmı) bir dereceye kadar ciddi bir tehdit olabilirler. Ancak burada göze alınması gereken husus M-60A1’in 1991’deki 2. Körfez Savaşı sırasında T-72 karşısında gösterdiği başarı ve Türkiye’nin elinde bulunan 105 mm DU mühimmat stoğudur.

“Doğu”daki durumu tank gücü açısından değerlendirmeye devam etmeden önce bu bölgedeki coğrafyaya da bir göz atmakta fayda var. Suriye sınırı dışında son derece dağlık ve sarp araziye sahip bu bölgede geniş zırhlı birlik manevrası pek mümkün değil. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar’ın uyguladığı tank taktikleri burada pek geçerli olmaz sanırım. Güneyde ise coğrafi engeller daha azdır ve burası zırhlı birlik manevrasına daha uygundur. Ancak benim düşüncem doğu ve güneydoğu bölgemizde tankların ana değil yardımcı güç rolü oynayacağı, bu bölgede özellikle tekerlekli zırhlı muharebe araçlarına önemli roller düşeceğidir.

Yukarıda “doğu”daki tehditleri değerlendirirken öncelikle tankların atış güçlerini ele aldım. Türkiye’nin elindeki modernize edilmiş M-48 ve M-60 tanklarının ateş güçleri bu bölgedeki tanklarla başa çıkabilecek seviyededir. Ancak zırh koruması ve manevra kabiliyeti bakımından ciddi zafiyet mevcuttur. Özellikle bölgedeki yoğun RPG türevi hafif tanksavar silahları, modern zırhlara karşı geliştirilmiş roketleri ile birlikte ciddi tehdittir. Buna ilaveten tanklarımızın nispeten düşük güçlü motorları arazideki manevra kabiliyetini olumsuz etkileyebilir. Lojistik de önemle ele alınması gereken bir sorundur. Sonuç olarak Türkiye’nin tank gücü “doğu”daki tehditle başa çıkabilecek seviyededir, ancak mutlak, tartışmasız bir üstünlükten bahsetmek aşırı iyimserlik olur.

Yalnız şurası tartışmasız bir gerçektir ki, zırhlı güç açısından “batı”daki tehdit “doğu”dakinden daha ciddidir.

Türkiye’nin uzun yıllar süren ve en nihayetinde 14 Mayıs 2004’de iptal edilen ATAM ihalesi, çok değerli yılları kaybettirmiştir. İhale süreci ve uygulamalar hakkında çok şey yazılıp çizildi, bu konuya tekrar girmek şu aşamada yazıyı uzatmak ve okuyucuyu sıkmaktan öte bir işe yaramaz. İptal sürecinden sonra şekillenen (belki daha önce de mevcuttu, kim bilir) ve şahsımın da desteklediği irade, Türk tipi bir tankın yurt içinde, dış destekle (Çok muhtemelen Güney Kore) geliştirilip üretilmesine karar vermiş durumdadır. Burada bir parantez açayım; Japonya ile savunma sanayinde herhangi bir işbirliği mümkün değil. Bunun sebebi, bu ülkenin II. Dünya Savaşı sonrasında imzaladığı anlaşmalar. Daha önce Saturn5 tarafından güzelce izah edilmişti forumda, sanırım dikkate alınmamış. Bu ise belli bir zaman alacak bir süreçtir, ortaya yeni nesil ve modern bir tankın çıkacak olması, ihtiyacın aciliyetini ve caydırıcılığın devamının sağlanması mecburiyetini ortadan kaldırmaz. Yukarıda kendi görüş açımdan yorumladığım tehdit ortamı acilen “gap-filler” çözümlerin oluşturulmasını dikte ettirmektedir. Bu çözümlere bakmadan önce Türk Kara Kuvvetleri envanterindeki M-48 ve M-60 modellerine ve başlıca özelliklerine bir göz atalım:

M-48T5
105 mm top
Dizel motor
Pasif gece görüş sistemi
Yeni palet ve taret aksamı

M-48A5T1
Yukarıdaki özelliklere ilaveten yeni atış kontrol sistemi entegre edilmiştir. Pratikte M-60A1 seviyesindedir.

M-48A5T2
A5T1'e ilaveten lazer mesafe ölçer, stabilizasyon sistemi ve balistik bilgisayarı entegre edilmiştir. Pratikte M-60A3 seviyesindedir.

M-60A1/A3
105 mm top
TTS sistemi (Tank Thermal Sight)
Lazer mesafe ölçeri
Pasif gece görüş sistemi
RISE motor yenileştirilmesi

KKK envanterindeki M-48 / M-60 filosu bir seri modernizasyondan geçmişse de günümüz muharebe şartlarına cevap verecek kapasitede değillerdir. bu sanırım hemen hemen hepimizin üzerinde hemfikir olacağı bir durumdur. Mevcut tank filosunun harbe hazırlık oranı, Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu seviyede değildir. M-48 filosu ömrünü doldurmak üzeredir. Leopard I ile birlikte envanterdeki en “genç” platformlar M-60’lardır. Dolayısıyla M-60 modernizasyonu vazgeçilmez bir ihtiyaç olarak önümüzde durmaktadır. Bu çerçevede ele alınan SABRA projesi, teknoloji transferi ile birlikte oldukça iyi görünmekte, ancak fiyatı epey tuzlu. Önceleri hiç benimsemediğim ABD teklifi 120S, muhtemel M-1A1 hibesi ile birlikte “acaba olur mu?” sorusu soran tilkileri kafama sokmuş durumda. M-60 SABRA modernizasyon programına alınan M-60 sayısı, bilindiği gibi 170. Bu sayı, kanımca oldukça düşük. Ancak bütçe kısıtlamaları ve taktik ihtiyaç durumu böyle bir sayıyı oluşturmuş olmalı. Eğer bu tanklar “doğu”da kullanılacaksa (ki ben öyle olduğunu sanıyorum) 170 sayısı yeterli olabilir. Bu durumda Leopard-I modernizasyonu ve olası Leopard IIA4 / M-1A1 hibesi “batı” için düşünülüyor fikri kafamda oluşmakta (Leopard II’lerin batıda konuşlandırılmasına Alman parlamentosu da ses çıkarmaz herhalde, kim bilir).

O halde?

“O halde”ye kendi açımdan cevap vermeden önce kısaca değinmek istediğim husus ihtiyaç miktarları ile ilgili. Bir silah sistemi envantere alınırken pek çok etken birlikte analiz edilir. Sistemi kullanacak birlik sayısı, o birliğin standart yapılanma planına göre normalde kaç adede sahip olması gerektiği (bir mekanize piyade taburunda xx adet seyyar mutfak bulunmalıdır vs gibi), eğitim, yedek parça gibi hususlar birlikte incelenir, buna göre bütçeye uygun bir ölçekte tedarik ihtiyacı belirlenir. Örneğin tekerlekli zırhlı araç tedariği için ihale açılmışsa ve bu araçların güneydoğu sınırımızdaki piyade birliklerinde kullanılması planlanıyorsa, normal şartlar altında o birliklerin kaçar adet araca ihtiyacı olduğu belirlenir, ardından bütçeye uygun bir sayı oluşturulur. ATAM projesinde Türkiye partiler haline 1000 adet tank üreteceğini belirtmişse bu rastgele alınmış bir karar değildir. Yeniden yapılanma ve modernizasyon çalışmaları çerçevesinde hangi tabur / tümen vs’ye kaç tank düşeceği belirlenmişse ona göre planlanmıştır. Bu da takdir edersiniz ki, söz gelimi bu yazının hazırlanması için geçen süreden (kahve ve atıştırma molası dahil 83 dakika) kat be kat uzun bir süreci zorunlu kılar.

“O halde”ye geri dönelim…

Tank illa savaş açmak için alınmaz. Tank ihtiyacı da saldırganlığın değil stratejik ve taktik ihtiyacın bir sonucudur. Diğer her silah sisteminde de olduğu gibi tank alımında da tehdit ortamında göre ihtiyaç belirlenip, bütçe dahilinde tedarik gerçekleştirilir. İhtiyacımız 1000 civarında modern tank alımını dikte ettirmiş ki böyle bir proje açılmış vakt-i zamanında. Türk tipi tank ortaya çıkana kadar, yukarıda belirttiğim gibi, mevcut boşluğu doldurmak için çözüm gerekiyor. Sonuçta ortaya çıkacak görüntü benim düşünceme göre ne yazık ki biraz yamalı bohça gibi olacak. Olası bir hibe (Leopard IIA4 / M-1A1) ve modernizasyondan geçmiş Leopard-1’lerin batıda, M-60 SABRA’ların “doğu”da bu boşluğu doldurmak için bir dereceye kadar yeterli olabileceğini düşünüyorum. Bu yapı, SSM liderliğinde oluşturulan konsorsiyumun Türk tipi modern bir tankı ortaya çıkarmasına kadar (inşallah o günleri görmeye ömrüm yeter) yeterli olabilir. Türkiye bir Hollanda değildir. Ulusal stratejisini mevcut konjonktür çerçevesinde “2.5 Savaş Stratejisi”ne göre şekillendirmiştir. Kaosun yegane değişmez sabit olduğu bir coğrafyada, “chaotic evil” karakterlilerin çoğunlukta olduğu ülkelerle yan yana ikamet etmektedir. Bütün bunlara ilaveten istesek de istemesek de mevcut olan bir bölgesel güç niteliği mevcuttur. Bu da hatırı sayılır bir kuvveti, başlığın konusu göz önüne alınacak olursa hatırı sayılır bir miktar zırhlı gücü idame ettirmeyi zaruri kılmaktadır.

Etiketler: , , , , , , , ,