02 Mart 2010 Salı

Toplum Mühendisliği 101

Darbe, cunta, darbe, Ergenekon, cunta, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, faşizm, darbe, cunta, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, cunta, darbe, faşizm, cunta, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, faşizm, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, faşizm, darbe, darbe, darbe, darbe, faşizm, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, cunta, darbe, faşizm, darbe, Ergenekon, cunta, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, darbe, darbe, faşizm, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, faşizm, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, faşizm, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, cunta, darbe, darbe, faşizm, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, faşizm, cunta, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, cunta, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, cunta, darbe, faşizm, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, faşizm, cunta, faşizm, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, cunta, darbe, cunta, faşizm, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, faşizm, darbe, faşizm, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, faşizm, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, cunta, darbe, Ergenekon, cunta, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, faşizm, darbe, cunta, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, cunta, darbe, faşizm, cunta, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, faşizm, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, faşizm, darbe, darbe, darbe, darbe, faşizm, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, cunta, darbe, faşizm, darbe, Ergenekon, cunta, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, darbe, darbe, faşizm, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, faşizm, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, faşizm, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, cunta, darbe, darbe, faşizm, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, faşizm, cunta, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, cunta, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, cunta, darbe, faşizm, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, faşizm, cunta, faşizm, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, cunta, darbe, cunta, faşizm, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, faşizm, darbe, faşizm, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, faşizm, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, cunta, darbe, Ergenekon, cunta, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, faşizm, darbe, cunta, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, cunta, darbe, faşizm, cunta, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, faşizm, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, faşizm, darbe, darbe, darbe, darbe, faşizm, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, cunta, darbe, faşizm, darbe, Ergenekon, cunta, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, darbe, darbe, faşizm, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, faşizm, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, faşizm, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, cunta, darbe, darbe, faşizm, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, faşizm, cunta, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, cunta, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, cunta, darbe, faşizm, darbe, darbe, cunta, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, faşizm, cunta, faşizm, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, cunta, darbe, cunta, faşizm, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, Ergenekon, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, faşizm, darbe, faşizm, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe, faşizm, darbe, darbe, darbe, darbe, darbe,

Sonuç?

1. Neredeyse genlerine işlemiş olan korku ajite edilerek önce felç edilmiş ardından yönlendirilmiş bir yürütme,

2. Tüm refleks ve önalma kabiliyeti bozulmuş bir devlet mekanizması,

3. Toz duman ve korku ortamında tepki koyma ve algılama kabiliyeti dumura uğratılmış, yönlendirmeye açık hale getirilmiş bir kamuoyu.

Not: İşbu yazının ilham kaynağı, http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=18342912 adresindeki, "reverse angel" rumuzlu yazarın yazısıdır.

Etiketler: , ,

25 Şubat 2010 Perşembe

Du Bakali N'Olecak?

Aziz Nesin'in "Nah Kalkınırız" adlı kitabından:


".............Hani hükümetimiz darda kalıp dünya cenneti Boğaziçi'nin en güzel tepelerini, korularını, yerlerini petrol zengini Araplara satıyordu ya...İşte o sıra bir Arap zengini çıktı ortaya, Şeyh mi, prens mi, yoksa hepsi birden mi, öyle bişey..Adı da Ebul-Fatık El-Mışki. Boğaziçi'nin seyrine doyum olmaz tepelerinden birini satın almış. Oraya artık köşk mü, konak mı, saray mı işte öyle bişey yaptıracak. Derken bu Ebul-Fatık, bir Türk kızıyla evlenme sevdasına düşmüş. Hangi Türk kızı olduğu belli değil, yeter ki Türk kızı olsun..........

.....Ebul-Fatık'a çok kız göstermişler. Arap hinoğluhin, öyle her kızı da beğenmiyor.........Sonunda bulunan kızlardan birini çok beğenmiş bu Ebul-Fatık......Kızın saflığı aptaldan biraz yukarıda saf.Kızın kendinden altı yaş küçük bir oğlan kardeşi var, kızın tersine cin mi cin. O, Fatık Amca diyemediğinden Fıtık Amca demeye başladı. Fıtık Amca aşağı, Fıtık Amca yukarı....

Fıtık amcanın güzel ve küçük karısı sokakta hep çarşaflı geziyor. Fıtık Amca çok kıskanç olduğundan, gencecik karısınını kadın akrabalarıla bile sık görüşmesini istemiyor. İyi ama, kızın da canı sıkılıyor.... İşte bu yüzden, kendisinin evde bulunmayacağı iki gün karısına alışveriş için çok uzaklara gitmemek koşuluyla sokağa çıkabileceğini söylüyor. Genç kadın ne yapsın sokakta tek başına?Sinemaya gidip gidemeyeceğini soruyor. Fıtık Amca uzun uzun düşünüyor. O dolaylardaki sinemalarda oynayan filmleri seyredip "Hazreti Ömer'in Adaleti" adlı yerli filmi uygun bulup karısına o filmi görebileceğini söylüyor. Necmiye...Genç karısının adı. Gidiyor sinemaya...Fıtık Amcanın içi pırpır. Ertesi akşam erkenden eve dönüyor. Oh, çok şükür Necmiye evde.

-Necmiyaa
-Efendim
- Ne yaptın ben yokken?

Necmiye yana yakıla anlatmaya girişiyor!

- Ah, sorma......nasıl sormasın, meraktan çatlıyor.
- Ne oldu Nacmiya?
- Öyle bişey geldi ki başıma, şaştım şaştım kaldım.
- Ne geldi başında?

Necmiye saf saf anlatıyor!

- Senin söylediğin sinemaya gitmek üzere çarşaflandım.
- Şok güzel.
- Çıktım sokağa.
- Avet?
- Yolda giderken bir herif sokuldu yanıma?
- Bir herif?
- Evet... ben gidiyorum, o da yanımda gidiyor. ben gidiyorum, o da gidiyor. dur bakalım, ne olacak, diye merak ettim.

Fıtık Amca çok bozulur ama, karısına belli etmemeye çalışarak o da çok şaşmış görünür!

- Allah allah... ban da şok merak ettim. du bakali n'olecak?
- Ben gidiyorum, o gidiyor... bööyle yanımda. dibimden ayrılmıyor. dur bakalım, n'olacak diyorum içimden...
- Fa suphanellah... du bakalî n'olecak?
- Bilet alıyorum o senin dediğin sinemaya... aaa, adam da bilet alıyor. ben sinemaya girdim, adam da girmez mi?

Bu kez Fıtık Amca atik davranıp karısından önce sordu:

-Ve minelgaraip... Du bakali n'olecak? sonra?
- Sonra, ben bir koltuğa oturdum. o da yanımdaki boş koltuğa oturmaz mı?
- Hayret! du bakali n'olecak?
- Işıklar söndü, film başladı.
- Eeee? anlat nacmiyaa?
- O herif elini bacağıma atmaz mı?
- Ne diyorsun, velacaip...
- Çarşafımın eteğinin altından elini sokmaz mı? Aaa! şaştım kaldım...
- Ne yapacak?
- Bilmem. Ben de onu merak ediyorum ya... dur bakalım, n'olacak diye bekliyorum.
- Vallahi ban da berak ettim yahu... du bakali n'olecak?
- Sonra o herif oramı buramı karıştırmaya başladı. Doğrusu çok merak ettim. Sen olsan merak etmez misin?

Fıtık Amcanın gözlerinden ateşler saçılıyor ama, karısı o denli saf ki, kızsa, hiç yakışık almayacağı için o da kansına uyup soruyor!

- Nacmiya, du bakalî n'olecak?
- Sonra "Hazreti Ömer'in Adaleti" bitti. lambalar yandı. Ben kalktım, o da kalkmaz mı?
- O harif da?
- Evet...
- Velacaip ve minelgaraip... du bakali n'olecak?
- Çıktım sinemadan, o da çıktı. ben yürüyorum, o da yanımda yürüyor.
- Aman Nacmiya, vallahi şok marak ettim. du bakali n'olecak?
- Ben de merak ediyorum. ben köşeyi saptım.
- Harif da saptı mıı? - Saptı.
- Anlat sabuk nacmiya, şok maraklı.
- Bizim apartımanın kapısından girdim, herif de girdi. dur bakalım, n'olacak diye merak içindeyim.

Fıtık Amca ter içinde...

- Sonra?
- Bizim kata çıktım, herif de çıktı.
- Vay herif vay!...
- Çantamdan anahtarı çıkarıp bizim dairenin kapısını açtım, girdim içeri, o da girmez mi?
- Harif da yallah içeri...
- Evet...
- Du bakali n'olecak... aman anlat sabuk Nacmiya...
- Eve gelince yatak odasına girip elbet soyundum. O da soyunmaz mı?
- Ne diyorsun nacmiya... du bakali n'olecak?
- Soyununca yatağa girdim. Olur şey değil, o da benimle yatağa girmez mi?

Fıtık Amca kızgın demirle dağlanmış gibi haykırır:

- Ayvaaah! du bakali n'olecak?
- Ben de yatakta ne olacak diye merak ediyorum.
- Aman Nacmiya, vallahi meraktan şatlayacak ban... söyle sabuk, ne oldu Nacmiya?
- Hiç canım... bişey değilmiş, ben de boşu boşuna merak etmişim.

Boncuk boncuk ter döküyordu Fıtık Amca.

- Yok yahu.. Peki, ne oldu Nacmiya? ne yaptı?
- Aynen senin her gece yaptığını..

Beyninden vurulmuşa dönen Fıtık Amca ne yapsın şimdi? Karısı o denli saf ki, başına kötü bişey geldiğinden bile haberi yok ki... Bağırıp çağırsa olmaz. Döğse olmaz. Kovsa olmaz. Erkekliğe toz kondurmamak, yiğitliğe krem sürmemek için Fıtık Amca şöyle der:

- Amaaan nacmiyaa, ban da mühim bişey zannettim. du bakalî n'olecak, du bakalî n'olecak diye boşuna merak etmişim. velakin hiç mühim değil.

Olayı anlatan yaşlı işçi emeklisi, "İşte böyle arkadaşlar"diye sözü bağladı. Titreyen elindeki kahve fincanını masaya koyan bir memur emeklisi, "yani, hiç anlayamadım" dedi, "sen şimdi bu olayı ne diye anlattın? kel mana? "İşçi emeklisi, "her gün burda laflayıp laflayıp da sonunda "dur bakalım, n'olacak?", "dur bakalım n'olacak?" diye merak edip soruyorsunuz ya, dedi, işte sizi meraktan kurtarmak için ne olacağını anlattım."

Çayevindekilerden bir kahkaha koptu. işçi emeklisi ekledi:

-Velakin hiç mühim değil."

Etiketler: ,

12 Ekim 2009 Pazartesi

Nekrofilinin ve Haysiyetsizliğin Pençesinde...

Ne oldu şimdi?

Küçücük bir kızcağızın cesedi üzerinden nekrofiliyle bezenmiş nefret kusanlar ne diyor şimdi?

Hani nerede hakkaniyet, hak, adalet?

Kim verecek bu kuklalığın hesabını?

* * *

Olayın olduğu günün akşamında, DTP milletvekillerinden biri NTV canlı yayınına katılmıştı. Başka bir konu için: DTP milletvekillerinin zorla ifade vermeye götürülmeleri konusunda.

Milletvekili konuşmasına "Taziye evinden geliyorum. Küçük bir kıza roket atılmış". Dedi.

Ve takip eden günlerde de Taraf ve şurekası ve dahi paçalarından ilkellik akan ana akım Türk solu o ifadeye sıkı sıkıya sarıldı, kendi hesaplarını görmek için atladı bu rokete.

Roketle bir kızın vurulması ne demektir?

Roketle nişan alınmadan br yer bulunmaz. Roket görerek atış silahıdır. Hedefi nişangâha alırsınız.

Daha sonra bazı başka kaynaklarda, kızcağızın havan mermisi düşmesi sonucu hayatını kaybettiği iddia edildi.

Havan görerek atış silahı değildir. Havanda hedefe doğrudan atış yapmazsınız. Eğik atış prensibi geçerlidir. Merminin sapması çoktur. Yani bir havanla 14 yaşında minicik bir kızı vurmak için şans bile yetmez.

Daha sonra Genelkurmay krokilerle açıklama yaptı, dedi ki "Olay günü havan atışı yok. Atışın yapıldığı iddia edilen karakollar havan menzilinin dışında. Bunu biz yapmadık"

Ama TSK diyorsa yalan! TSK diyorsa ajitasyon he mi?

Daha soruşturma bitmemiş, araştırma bitmemiş. Mermilerin dumanı tütüyor daha!

Sonradan ortaya çıktı ki:

40mm bombaatar mermisi. Daha önceden atılmış, düşmüş bir yere, patlamamış.

Ceylancan ise bu mermiyi bulmuş. Oynarken patlamış. Kızcağızın vücudunda bacak ve kolları sağlam, karnı ve göğsü parçalanmış.

* * *

Türk solunun sergilediği bu nekrofil, haysiyetsiz ve düpedüz faşist tavrı aklım havsalam almıyor.

Ekşi sözlükte "all rights rezerved" rumuzlu kullanıcı dilimin ucuna gelenleri söylemiş mesela:

suçluluğu ispatlanana kadar herkes suçsuzdur önermesi bizde yanlış işliyor. misal aklımıza "kötü" olarak kazınmış bir karakter varsa ve ortada bir kötülük varsa bu kötülüğü otomatik olarak aklımızdaki "kötü" karaktere bağlıyoruz. ve buna kendimizi o kadar kaptırıyoruz ki, yanılıyor olabileceğimizi söyleyenler de o "kötü" ile birlikte "kötü" damgası yiyor.

ceylan önkol feci şekilde ölmüş veya öldürülmüş. insani duygularını kaybetmemiş hiçbir insan bu ölüm karşısında içi cız etmeden duramaz. bu yüzden ceylan hakkında "siz hala asker yapmamış deyin, o küçücük bedeni annesinin eteklerinde paramparçaydı" ajitasyonu olaya olan subjektif bakış açınızı haklı kılmaz. ceylan önkol'un feci ölümü taraf'ta haber oldu. asli hedefi tsk karşıtlığı olan taraf'ın ileri sürüldü iddia edildi tarzı habercilik yöntemiyle bizlere sunduğu haberden hemen sonra askere isyan başladı. biz ne dedik? (bkz: #16957864) "...zaten şu dakikada aklı başında birisi, haberin gerçek olup olmadığını öğrenmeden sağa sola sallamaya başlamaz. ama işte "malzeme" çıkınca akıl başta kalmıyor..."

haber çıktığından beri genel kanı şuydu: askeri üsten koyun otlatmakta olan zavallı bir kızın üzerine kasten havan mermisi atılmış ve bu mermi kızın feci şekilde ölümüne sebep olmuş. oysa daha soruşturma ile ilgili net bir bilgimiz bile yoktu. askerin geç müdahalesini eleştirebilirsiniz, doğru. askerin o bölgede görev yapacak personelini daha mantıklı ve profesyonel şekilde seçmesi gerektiğini de söyleyebilirsiniz, ki %100 katılırım. tamam da asker ne zaman suçlu ilan edildi? orayı kaçırmışım ben.

aradan zaman geçti. bugün, hurriyet.com.tr'de bir haber çıktı. (bkz: http://www.hurriyet.com.tr/...em/12670474.asp?gid=229 )

haberde "..ortaya çıkan ilk ve kesin bulgunun patlayıcının havan topu olmadığını.." gibi bir ibare geçiyor. ama biz ısrarcıyız, kesin asker yapmıştır. "kim yapmış onu bulun kardeşim" diyenler var. oysa ki "ilk ve kesin" bulgu olarak bahsediliyor havan mermisi olmadığından. henüz soruşturma bitmiş değil ki.. "havantopu değil, mayin değil, el bombasi değil, demek ki super sheep" deniyor, dalga geçiliyor. dedik ya, kafada "kötü" etiketli birisi var ve ortada kötülük var. beyin kötülüğü kötüye bağlamış bir kere. bugün hurriyet.com.tr'de çıkan haber ölümün askeriyeden atılan havan mermisi sebebiyle gerçekleştiğinin ispatlandığını yazsaydı da önyargı değişmeyecekti, "havan topu atılmamış" deyince de değişmedi, "amerika vurmuş" dense bile değişmeyecek.

hadi zavallı kızın yakınları, belki yaşadıkları olayların, belki geçmişin, belki duydukları sesin, belki de sadece ceylan'ı kaybetmenin verdiği acının etkisiyle askeri suçluyorlar. peki sizin mantığınızı kullanmak için engeliniz nedir?
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=17018327

Türk entelejensiyası kendi topraklarına, kendi insanına bu kadar hıyanet içinde olmuş muydu hiç?

Farkına varıyor mu acaba bu süreçte fikrini, vicdanını satanlar bizzat kendilerinin Türkiye'de adamakıllı solun yeşermesini engellediklerini? Bu haysiyetsiz, bu basiretsiz, bu satılık amorf tavırların, Türkiye'de ırkçılık ve kör faşizmin güçlendirdiğini, vicdanlı, sağduyulu, objektif bir solu Türkiye'de kendi elleri ile öldürdüklerini, bu kepazeliklerle TSK ve tüm devler kurumlarında kurumsal özeleştiri ve demokratikleşmenin önünü kestiklerini...

Türk solu nekrofili ve mazohizmin esaretinden kurtulduğu, sağduyu ve mantığı seçtiği gün Türkiye'de bir şeyler güzelleşmeye başlayacak.

Etiketler: , ,

08 Ekim 2009 Perşembe

Devletin Postürü

Postür: İngilizce "posture"den; isim; 1. duruş, poz. 2. durum, hal. 3. tutum, tavır.

Vali: Bir ilde devleti temsil eden en yetkili yönetim görevlisi, ilbay (TDK sözlüğü)

Soldaki ve sağdaki takım elbiseli bayların postürlerine dikkat edelim.

Bu olayın oluş şekli, bu bayların bu tavırları takınmalarına neden olan şey ne olursa olsun, bu tartışmanın nedeni ne olursa olsun,

Muş Valisi, bir milletvekili karşısında bu postüre girerek, Muş ilinde temsil ettiği devleti bu postüre soktuğu için görevden alınmalıdır.

Etiketler: ,

09 Nisan 2008 Çarşamba

Ergenekon Operasyonu?

Ergenekon Operasyonu kapsamında gözaltına alınan isimler incelendiği zaman belirgin ortak noktaları olduğu göze çarpıyor.

Bu kişilerin çoğu, sert bir AB ve ABD karşıtı söyleme sahipler ve "Ulusalcılık" olarak da adlandırılan akımın temsilcileri konumundalar.

Toplumdaki genel AB karşıtı söylem ve eylemlerin odağında oldukları söylenebilir.

Türkiye'deki son birkaç yıldır yükselişte olan, genel hatları itibariyle daha dışa kapalı, liberal ekonomiye karşı, AB ve ABD'ye karşı çok sert bir söylem içerisinde bulunan ve zaman zaman Rusya ile yakın işbirliğinin geliştirilmesini de savunan, aslında yekpâre olmayan bu akımın, kanımca önemli bir işlevi bulunmaktaydı.

Avrupa'da da yükselişte olan sağ akımlar (bu çerçevede Almanya'da artan ırkçı saldırılar özellikle dikkat çekicidir), Fransa, Almanya, Hollanda gibi Kıta Avrupası ülkelerinin siyasi ve jeopolitik ajandaları ve bu unsurlardan doğrudan ve/veya dolaylı olarak etkilenen Türkiye - AB ilişkilerinin bir parçasıdır bu yukarıda bahsettiğim işlev.

Türkiye, söz konusu yükselen AB ve batı karşıtlığını, anormal biçimde pompalanan ve zaman zaman ırkçılığa, nasyonel sosyalizme kadar uzanabilen aşırı-milliyetçiliği bir argüman olarak AB'nin önüne sunmakta ve şu mesajı vermekteydi: "Bakın siz bize çifte standart uygularsanız Türk toplumunda size karşı bu tepkiler oluşuyor. Gelin daha makul olun".

Bu açıdan değerlendirirsek eğer, bu gözaltılar ile birlikte AB ile Türkiye arasındaki bu dolaylı mesaj alışverişi kanalının ciddi biçimde örselenmiş olduğu sonucuna varabiliriz. Düşüncemi şöyle izah edeyim:

Kapalı çevrim sistemlerde, sistemin girdisi (input), çıktısı (output) ve bir geri besleme mekanizması bulunur (feedback). Sistemin çıktısı arzu edilenden uzak ise, geri besleme mekanizması vasıtası ile girdi üzerinde gerekli düzenleme yapılır. Böylece iteratif bir süreç sonunda (pratikte asla 100% verim olamayacağından ötürü) arzu edilene çok yakın bir çıktı elde edilir.

Ben Türkiye'de son yıllarda irrasyonel bir biçimde pompalanan akımların, AB ile ilişkilerde bir nevi geri besleme mekanizması işlevi gördüğünü düşünüyorum.

Ergenekon Operasyonu ile bu geri besleme mekanizması ortadan kaldırılmış olmasa bile, ciddi biçimde akamete uğratılmıştır.

Peki bu durumdan kimin ne çıkarı olabilir?

İlk aklıma gelen seçenek ABD.

Türkiye'nin AB, daha doğrusu Kıta Avrupası ile köprüleri atmasını isteyen bir ABD'nin pekala işine gelebilir bu durum.

AKP hükümeti: Derin devletin, çetelerin üzerine kararlılıkla gidildiği mesajı, önce yerel seçim, daha sonra muhtemel kapatılma sonucundaki süreç içinde ciddi oy potansiyeli taşıyabilecek bir "demokrasi muhafızlığı" söylemine hammadde oluşturabilir.

Her durumda bunun "derin devlet"le, "çok gizli bir örgüt"le falan ilgisi olmadığı aşikardır.

Diye düşünüyorum.

Etiketler: , , ,

28 Mart 2008 Cuma

Shame on You!

Bir dışişleri bakanı nasıl konuşmamalı?

Dün CNNTürk’te yer alan bir haber beni kelimenin tam anlamıyla dehşeye düşürdü. Haberi okudukça kan beynime sıçradı desem abartmış olmam.

Söz konusu haber, Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın Hollanda ziyareti sırasında Volkskrant gazetesine verdiği mülakat ile ilgiliydi (Volkskrant gazetesinde yer alan mülakat ve CNNTürk’ün ilgili haberinin metinlerini aşağıda bulabilirsiniz)

Müsadenizle Sn. Babacan’ın CNNTürk’te yer alan sözlerini satır satır okuyayım, satır aralarında gördüklerimi de belirterek:

Hollanda ziyaretini sürdüren Babacan, de Volkskrant gazetesiyle yaptığı söyleşide, Türkiye'nin AB üyeliğinden başka seçeneği bulunmadığını belirtti.

Skandal niteliğinde bir söz, inanılır gibi değil. Avrupa Birliği (AB) üyeliğinin siyasi, ekonomik, askeri ve sosyal açılardan Türkiye için önemi son derece büyüktür. Ancak bu demek olmamalıdır ki, Türkiye’nin AB üyeliğinden başka önünde hiç bir seçenek bulunmamaktadır. Bir devletin bekasını koruması için önünde sadece tek bir seçenek bulunamaz, bir devlet, hele büyük gücü ve hedefleri varsa, her türlü koşulda kendi çıkarlarını azami derecede savunabilmelidir. İşbirliklerini, fırsatları, şans ve şanssızlıkları ve benzer tüm harici ve dahili etkenleri kendi çıkarları için birer vasıta olarak kullanabilmelidir. Başka çaresi olmadığı için değil, kendi çıkarları için en iyisi bu olduğu için AB’ye üye olmalıdır Türkiye. Daha da önemlisi AB standartların bir ülke yönetimi, bir demokrasi bir toplumsal hayat düzenine sahip olmalıdır, AB’ye üyelik konusunu bir at gözlüğü nesnesi haline getirmeden.

AB’nin en önemli ülkelerinden birinde “AB’ye üye olmaktan başka bir şansımız yok” derseniz, o ülkenin yöneticilerinin ve daha da önemlisi halkının, “ne olursa olsun kabul etmeye, her türlü pahaya hazırlar” demelerine de çanak tutarsınız.

Büyük devletin seçenekleri birden çoktur, o seçeneklerden hangisinin seçileceği ve uygulanacağı amaç – araç uyumu ve çıkar meselesinden ibarettir. Seçeneksizlik ya da “başka seçeneğimiz yok” ifadesi, acziyeti, zavallılığı tescillemekten başka bir işe yaramaz.

Türkiye'nin AB üyesi olmasının her açıdan çok önemli olduğunu ifade eden Babacan, bu önemin, Türkiye kadar Kuzey Afrika ve dünyanın öteki Müslüman ülkeleri için de geçerli olduğunu savundu.

Atlantik Bloku’nun İngiltere ile birlikte Avrupa’daki en önemli oyuncularından Hollanda’da dile getirilen bu sözler, ABD’ye çakılan bir selamdan başka bir şey değildir. ABD’ye dolaylı yoldan, “Senin Ortadoğu ile ilgili planların ve hedeflerin için benim AB üyesi olmam hayati önemi haizdir” mesajı verilmektedir. Çok çiğ bir pazarlık girişimidir bu. Bu çiğlik aşağıdaki sözlerle daha da pekiştirilmiştir ne yazık ki.

Dışişleri Bakanı, "Türkiye Müslüman bir ülke olarak Avrupa Birliği ideallerini paylaştığını göstermek, kanıtlamak istiyor. İslam Konferansı Örgütü'nün Dakkar'daki toplantısına katıldım. Orada herkes Türkiye'nin AB üyeliğinin kendileri için de ne kadar önemli olduğunu bana ilettiler. Biz AB'ye üye olarak laiklik, demokrasi ve İslam'ın bir aradaolabildiğini göstermek istiyoruz" diye konuştu.

Çok bayağı bir biçimde Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesi için bir nevi kilit öneme sahip olduğu gizli vurgusu görüyorum bu ifadede. Bu sefer “Müslüman Ülkeler”in Türkiye’nin AB üyeliğine bakış açısından yola çıkılarak, anılan üyeliğin hem Batı hem de Müslüman Ülkeler için iki tarafın da kazançlı çıkacağı bir durum olacağı belirtilmiş.

“Demokrasi ile İslam’ın bir arada olabilirliği” söylemi, ABD’nin Ortadoğu’ya ait politikasının temel argümanlarındandır.

Öte yandan, daha da önemlisi ve daha da vahimi, laik bir cumhuriyet olan Türkiye’nin Dışişleri Bakanı’nın, Türkiye’nin çıkarları açısından bu kadar önemli bir konuda ve bu kadar önemli bir ülkede, tamamen laikliğe aykırı bir söylemde bulunmuş olmasıdır. Türkiye Müslüman bir ülke değildir, Türkiye laik bir ülkedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlarının çok büyük bir çoğunluğu Müslüman’dır. Nokta.

Babacan, Avrupa kamuoylarında Türkiye'nin AB üyeliğine verilen destek ve güvenin azalmasında, Almanya Başbakanı Angela Merkel'in sürekli olumsuz görüşler öne sürmesi, aynı şekilde Fransa'nın yeni Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin de seçimler sırasında sarf ettiği görüşlerin etkili olduğunu belirtti.

Kısmen doğru bir tespit olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de son yıllarda halka yönelik olarak pompalanan ve irrasyonel bir tepkiselliğe neden olan Batı düşmanlığı ve her iki tarafta artan bu irrasyonel çıkışın ilginç bir biçimde birbirini beslediği unutulmamalıdır.

AK Parti'nin kapatılması isteminin "aşırı milliyetçilerle bir güç mücadelesi olup olmadığı" yolundaki bir soruyu yanıtlayan Babacan, bu şekilde bir mücadele tanımlamasına karşı çıkarak, "bunun, farklı güçlerin iktidarının yer değiştirmesi gibi değerlendirilmesinin daha doğru olacağını" kaydetti.

Açık ve seçik bir biçimde Türk yargısının tarafsızlığına gölge düşürülmekte, yargı üzerinde dolaylı yoldan baskı kurulmaya çalışılmaktadır. Yasama organı siyaset üstüdür, taraflar üstüdür. Bu erki bir iktidar mücadelesinde araç ya da unsur olarak tanımlamak akıl almaz bir gaflettir.


Türkiye'nin geçen dönemde bu ülkede yaptıklarını değerlendirdiğini ve asker taleplerine karşılık yakın zamanda yeni bir karar alacağını bildiren Babacan, Afganistan'a uluslararası desteğin şart olduğunu, "bırakıp gitmenin seçenek olmadığını" kaydetti.

Tırnak içindeki ifade birebir ABD söylemidir.

Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak utanç duyarak okuduğum bu söyleşinin gerçek amacının, ABD’ye verilmek istenen siyasi bir mesaj olduğunu, ABD’den AKP’nin kapatılma davasıyla ilgili destek istendiğini değerlendiriyorum.

Shame on you Mr Babacan!




‘Atatürk zou Turkije in de EU willen’

INTERVIEW, Van onze verslaggevers Paul Brill, Eric Outshoorn

gepubliceerd op 27 maart 2008 02:47, bijgewerkt op 02:47

DEN HAAG - De toekomst van Turkije ligt in de EU. En in samenwerking met de NAVO in Afghanistan.

Ali Babacan, de Turkse minister van Buitenlandse Zaken, is een behoedzaam man, die nooit als een olifant door de porseleinkast zal stappen. Maar wanneer de film van Geert Wilders ter sprake wordt gebracht, kiest de in de Verenigde Staten opgeleide diplomaat zijn woorden nog wat voorzichtiger dan normaal.

Omineuze waarschuwingen blijven achterwege. Hij omzeilt de vraag of hij graag had gezien dat de Nederlandse regering een directe poging had ondernomen om vertoning van de film te voorkomen.

‘De vrijheid van meningsuiting is een groot goed, maar tegelijk behoort er respect te zijn voor waarden en religieuze gevoelens’, zegt hij minzaam. Ja, hij heeft er met zijn Nederlandse gesprekspartners over gesproken, en hij waardeert alle Haagse inspanningen om narigheid te voorkomen. Het is volgens hem van groot belang dat de regering openlijk maximale distantie bewaart van de film.

Mochten de emoties her en der toch hoog oplopen, dan zal de Turkse regering niet aarzelen al het mogelijke te doen om ‘de gemoederen tot bedaren te brengen. Dat hebben we ook gedaan in de affaire rond de Deense cartoons.’

Babacan (40) en zijn Nederlandse ambtgenoot Maxime Verhagen tekenden gisteren een overeenkomst die een vaste basis legt voor de uitwisseling van informatie en de ambtelijke samenwerking tussen Ankara en Den Haag. Een intensivering dus van de bilaterale betrekkingen, die meteen kon worden aangewend om enkele dringende internationale kwesties te bespreken. Zoals de onderhandelingen over de beoogde toetreding van Turkije tot de Europese Unie, waarbij Babacan aan Turkse kant de regie voert.

Die onderhandelingen lopen nu bijna twee jaar, en er zit weinig schot in. De grote hinderpaal is de kwestie-Cyprus. Turkije blijft de toegang weigeren aan schepen en vliegtuigen uit Cyprus. In reactie daarop heeft de EU de gesprekken gestaakt over acht dossiers die te maken hebben met handel en transport.

Babacan tilt er niet te zwaar aan. Hij wijst erop dat Ankara de hervormingen die op het terrein van de geblokkeerde dossiers moeten worden doorgevoerd, toch gewoon ter hand neemt. Met dat doel zijn de afgelopen maanden achttien wetswijzigingen gerealiseerd. ‘Met die hervormingen doen we niet alleen Europa een plezier, maar vooral ook onszelf.’ En het betekent dat de betreffende dossiers zeer snel kunnen worden afgewerkt zodra de politieke impasse wordt doorbroken.

U blijft ervan overtuigd dat de toekomst van Turkije in Europa ligt?

‘Absoluut. Er is geen alternatief. Het is heel belangrijk, ook voor andere moslimlanden. Niet alleen in Noord-Afrika, maar ook in de rest van de wereld. Turkije bewijst dat de idealen van de Europese Unie kunnen worden gedeeld door een moslimland. Ik was vorige week op de Conferentie van islamitische landen in Dakar en je hoort daar van iedereen hoe belangrijk het Turkse EU-lidmaatschap voor hen is. Wij laten zien dat islam, secularisme en democratie goed kunnen samengaan.’

De peilingen in Europa én in Turkije laten zien dat de steun voor het Turkse lidmaatschap tanende is.

‘Ja, het vertrouwen in mijn land jegens de EU is verminderd. Bij de verkiezingsstrijd in Duitsland deed Angela Merkel daar voortdurend negatieve uitspraken over. Datzelfde gold voor Frankrijk, toen Nicolas Sarkozy presidentskandidaat was. De Turken voelen zich door die uitspraken niet welkom in Europa.’

De nationale trots is sterk ontwikkeld in Turkije. Kan het wel opgaan in een Unie die de nationale soevereiniteit inperkt?

‘Jazeker. Kijk maar naar Duitsland en Frankrijk, toch ook landen met een sterke nationale identiteit.’

Jawel, maar nu moet de almacht van de staat worden teruggedrongen. Staat dat niet haaks op de leer van Atatürk?

‘We beleven andere tijden, dan is een andere politiek nodig. Als Atatürk nu had geleefd, zou hij Turkije in de EU willen laten opnemen, daar ben ik van overtuigd. Hij wilde ons land moderniseren.’

Er zijn extreem-nationalistische groepen die zich verzetten tegen ontmanteling van die sterke staat. Die ook vinden dat de regerende AKP moet worden verboden.

‘Ik wil dat geen machtsstrijd noemen, maar een verschuiving. Wie heeft de macht? De burgers of slechts bepaalde groepen? We worden democratischer en opener. Dat is niet meer terug te draaien. Ook niet door een memorandum van de strijdkrachten zoals aan de vooravond van de verkiezingen vorig jaar. Ik geloof dat de democratie zal winnen.

‘We zitten in een geweldige overgang en we hebben grote ambities. Dat is moeilijk, maar we kunnen niet én een democratie zijn én er toch speciale regeltjes op nahouden.’

Ander onderwerp: Afghanistan. Is Turkije bereid extra troepen te sturen, eventueel naar het zuiden?

‘Afghanistan is belangrijk voor ons. Nog nooit in onze geschiedenis hebben we zoveel geïnvesteerd in een ander land. We hebben twee keer het bevel gevoerd over de stabilisatiemacht ISAF. We leveren ook een grote bijdrage aan de wederopbouw.’

Glimlachend: ‘Of Turkije nog meer gaat doen, kan ik nu niet zeggen. We hebben de afgelopen tijd onze rol geëvalueerd en we komen snel met een mededeling. Hopelijk nog voor de NAVO-top in Boekarest volgende week. In het algemeen zeg ik: Afghanistan heeft veel steun nodig, en dat nog jarenlang. Weggaan is geen optie.’

http://www.volkskrant.nl/buitenland/article519746.ece/Ataturk_zou_Turkije_in_de_EU_willen

"Atatürk yaşasaydı AB üyeliği isterdi"

27 Mart, 2008 15:27:00 (TSİ)

Dışişleri Bakanı Ali Babacan, ''Atatürk'ün şimdi yaşasaydı Türkiye'nin AB üyeliğini isteyeceğini'' söyledi.

Hollanda ziyaretini sürdüren Babacan, de Volkskrant gazetesiyle yaptığı söyleşide, Türkiye'nin AB üyeliğinden başka seçeneği bulunmadığını belirtti.

Ali Babacan, Atatürk'ün Türkiye'nin modernleşmesini savunduğu için AB üyeliğinden yana olacağını vurguladı.

Türkiye'nin AB üyesi olmasının her açıdan çok önemli olduğunu ifade eden Babacan, bu önemin, Türkiye kadar Kuzey Afrika ve dünyanın öteki Müslüman ülkeleri için de geçerli olduğunu savundu.

Dışişleri Bakanı, "Türkiye Müslüman bir ülke olarak Avrupa Birliği ideallerini paylaştığını göstermek, kanıtlamak istiyor. İslam Konferansı Örgütü'nün Dakkar'daki toplantısına katıldım. Orada herkes Türkiye'nin AB üyeliğinin kendileri için de ne kadar önemli olduğunu bana ilettiler. Biz AB'ye üye olarak laiklik, demokrasi ve İslam'ın bir aradaolabildiğini göstermek istiyoruz" diye konuştu.

Babacan, Avrupa kamuoylarında Türkiye'nin AB üyeliğine verilen destek ve güvenin azalmasında, Almanya Başbakanı Angela Merkel'in sürekli olumsuz görüşler öne sürmesi, aynı şekilde Fransa'nın yeni Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin de seçimler sırasında sarf ettiği görüşlerin etkili olduğunu belirtti.

AK Parti'nin kapatılması isteminin "aşırı milliyetçilerle bir güç mücadelesi olup olmadığı" yolundaki bir soruyu yanıtlayan Babacan, bu şekilde bir mücadele tanımlamasına karşı çıkarak, "bunun, farklı güçlerin iktidarının yer değiştirmesi gibi değerlendirilmesinin daha doğru olacağını" kaydetti.

"Türkiye daha demokratik ve daha açık bir toplum oluyor. Bunu geriye döndüremeyiz" diyen Babacan, bu hükümet döneminde müthiş aşama ve atılımların gerçekleştirildiğini, sonuçta bu mücadelede kazananın mutlaka demokrasi olacağına inandığını, demokrasinin belli kalıp ve kurallar içine kapatılamayacağını kaydetti.

Babacan, Türkiye'nin Afganistan'a askeri desteğini artırıp artırmayacağı sorusu üzerine de, Türkiye'nin kendi tarihinde en çok yatırımı bu ülkeye yaptığını, iki kez Uluslararası Güvenlik Destek Gücü (ISAF) komutanlığını üstlendiğini belirtti.

Türkiye'nin geçen dönemde bu ülkede yaptıklarını değerlendirdiğini ve asker taleplerine karşılık yakın zamanda yeni bir karar alacağını bildiren Babacan, Afganistan'a uluslararası desteğin şart olduğunu, "bırakıp gitmenin seçenek olmadığını" kaydetti.

http://www.cnnturk.com/DUNYA/haber_detay.asp?PID=319&haberID=442255

Etiketler: , , ,

29 Eylül 2006 Cuma

Çin, Kürtler'e Destekle Tehdit Etti mi?


100% eminim ki politika uygulayıcılarımızın (asker, istihbarat, dışişleri bürokrasisi) Çin'deki kardeşlerimiz ile ilgili çeşitli eylem planları, vizyonları bulunmaktadır. Ancak Türkiye'deki hakim siyasal vizyon dünyayı halen Soğuk Savaş'taki gibi çift kutuplu (.ie "biz" vs "onlar") olarak algılamaya devam ettiğine ve roket, uzay vs konularında Çin ile işbirliği yaptığımıza göre uygulamada bir şey yoktur. Çünkü biz işbirliği yaptığımız ülkenin bir yandan altını oymanın nasıl bir şey oldğunu maalesef tam olarak bilmiyoruz. Bilsek de uygulayacak irademiz yok.

Meşhur bir vasiyet vardır hani, 7 düveli Türkler'e düşman olarak belletir.. O aklıma geliyor çokça. Sorarım: Türkiye Çin'den WS-1 almakla Sincan'daki kandaşlarını sattı mı şimdi? Çin hem füze satıp hem "bak Kürtler'i desteklerim haa!" deyince ne demek istiyor? Jeostratejik dangalaklıkta çığırlar açan sözde milliyetçi özde zilliyetçilerimiz, kof, şovenist, mastürbatif söylemlerini legalize etmek için yücelttikleri Çin'in, Kürt kozunu oynamasını nasıl karşılıyor acaba? "Çin gelecek ABD'nin tozunu atacak" hevesleriyle, sırf "düşmanımın düşmanı dostumdur" şiarından hareket edip hiç bir yere varamayan, kafaları sadece ikili sistemde, sıfır ve birlerle işlem yapan milliyetçilikten geçinen, milliyetçiyim diye geçinenlerimiz bu boruyu nasıl, nereye monte edecek? "Sıfır" ve "bir"lerin yanında bu "iki" nasıl duracak?


Çin, Kürtlere destekle tehdit etti mi?
Kuzey Irak’taki petrol ile çok yakından ilgilenen ve Kürt yönetimiyle temasa geçen Çin, Türkiye'yi sürgün Uygurlara zorluk çıkarmaması halinde Kürtlere destekle tehdit etti.
28 Eylül 2006 09:05

Çin Halk Cumhuriyeti’nin Kuzey Irak’taki petrol üretimi ile çok yakından ilgilendiği belirtilirken Çin hükümetinin, Türkiye’yi dolaylı yoldan sürgündeki Uygurlara zorluk çıkarmaması halinde Kürtlere destek vermekle tehdit ettiği de öne sürüldü.

ABD’nin önde gelen muhafazakar düşünce kuruluşlarından The Heritage Foundation tarafından yayınlanan, Çin’in Ortadoğu çıkarlarına ilişkin bir değerlendirmede Çin’in bölge konusunda olumlu emellerinin olmadığını öne sürerek şu iddiaya yer verildi: Question Exclamation

“Çin Halk Cumhuriyeti’nin terörü destekleyen devletler ile Hamas ve Hizbullah gibi terör örgütleri ile duygudaşlığı ve Türkiye’ye baskı amacıyla Kürt politikasını manipülasyonu, Beijing’in bölgeye ilişkin niyetlerinin iyi olmadığını gösteren birkaç uyarıcı işaretlerdir.”

Değerlendirmede Çin’in başta Kuzey Irak olmak üzere, Irak’ın petrol üretimiyle çok yakından ilgilendiği belirtilirken Çinlilerin “Irak’ın petrol rezervlerinin yüzde 40’ını oluşturduğu tahmin edilen, Kürtlerin zengin petrol alanlarına erişimi sağlamak için fırsat kolladığı savunuldu.

Çin ile Kürt bölgesel hükümet arasındaki üst düzey ziyaretlerine dikkat çekilen yazıda “Çinliler de, Kürtler olan ilişkilerini kullanarak Çin’in Sincan bölgesinden Türkçe konuşan Uygur mültecilerine desteği vermemesi için Türkiye’ye baskı yaptığı” iddiasına yer verildi.

Değerlendirmede Türkiye’nin sadece “Silahlı Kürt ayrılıkçı hareketlerinin değil, aynı zamanda “sürgündeki Uygur ayrılıkçı militanları ve mülteci örgütlerinin oluşturdukları yükünü omuzlanmaya” mecbur kaldığı belirtildikten sonra şöyle devam edildi.

“Çin hükümetinin, dolaylı yolda Türkiye’yi, Ankara’nın sürgündeki Uygurlar için yaşamı zorlaştırmaması halinde Kürtleri desteklemekle tehdit ettiği öne sürülüyor.”

ANKA

Etiketler: , , ,

09 Eylül 2006 Cumartesi

Lübnan ve Türkiye İçin Önemi




Lübnan'ın Türkiye açısından öneminin son dönemde bilhassa iki olaydan sonra çok daha fazla arttığını düşünüyorum. Bu iki olay da:

1. GKRY'in AB üyeliği,
2. Türkiye'nin enerji alanındaki -Bakü-Tiflis-Ceyhan projesinin hayat geçmesiyle sembolik olarak vücut bulan- artan önemi.

Açmak gerekirse,

Kıbrıs adası Levant'ın eşiğinde ve Anadolu'nun hemen altında, çok ilginç bir pozisyonda bulunmakta. Aynı anda hem bir ileri karakol (popüler deyimiyle "asla batmayacak bir uçak gemisi") hem de bir düğüm noktası durumunda.



Kıbrıs'a baktığımda başlıca üç hat ile çevrelendiğini görüyorum:

1. Anamur - Mersin - İskenderun hattı
2. Rodos - Karpat - Girit hattı
3. Lazkiye - Beyrut - Hayfa hattı

Anadolu'nun Levant'la dolayısıyla Akdeniz'le bağlantısını sürekli kılmak için Kıbrıs'ın güvenliğinin sağlanması ve Kıbrıs'ın bir şekilde Anadolu ile daimî bir bağının mevcut olması gerekir. 1974'e kadar bu bağ salt garantörlük hakkı ile, 1974'ten sonra adadaki Türk askeri ile, 1983'ten sonra da KKTC ve Türk askeri ile sağlanmıştır.

Kıbrıs'ın Anadolu ile bağı bu şekilde korunabilmiştir, ancak bunun bir anlam ifade edebilmesi için kanımca, paradoksal bir biçimde Kıbrıs'ın izole edilmesi, Türkiye'ninki hariç bağlarının koparılması gerekir.

Kıbrıs'ın Anadolu ile kurulanki hariç bağları politik, askeri, ekonomik şekillerde tezahür edebilecek organik bağlar olabileceği gibi, tam tersine, haricî tehditler de olabilir. Yani Kıbrıs'a diğer stratejik istikametlerden gelecek hamleler de ada ile bir şekilde bağ oluşturacak, neticede adanın Anadolu ile olan bağını tehdit edecektir.

Halihazırda bu bağlardan bir tanesi katı bir gerçeklikle Türkiye'nin önündedir.

Yunan anakarasının ötesindeki Rodos - Girit yayı, ortak savunma anlaşması ile Güney Kıbrıs'la birleşmiştir. Gerek Yunanistan'ın gerekse GKRY'nin silahlanmaya ayırdığı büyük bütçeler bu bağın temelini atmış, GKRY'nin AB üyeliği ile katılaştırmıştır. Ve işte bu gelişme, Türkiye'nin jeopolitik olarak boğulmasına demeyim ama, daha zor nefes almasına sebep olmuştur.

Türkiye'nin bu bağı koparmasının iki yolu vardır:

1. Yunanistan ve GKRY ile topyekün bir savaş,
2. AB'ye tam üyelik.

Türkiye askeri açıdan sayısal üstünlüğünün yanına son dönemde eklediği teknolojik ilerlemeyi de katarak, uzun süreli bir savaşta Yunanistan - Kıbrıs bağını kopartabilir. Bu biçimde, yerel ölçekte olmayan topyekün bir savaşın ekonomik, politik ve askeri sonuçları yakıcı olacaktır, ancak bahsettiğim bağı kesmede nihaî olmasa bile orta-uzun vadede etkili olma ihtimali mevcuttur.

İkinci seçenek ise Türkiye ile Yunanistan'ın aynı jeopolitik safta yer alması sonucunu doğuracağı için, etkisi uzun veya çok uzun vadeli olacaktır.

Öte yandan GKRY'nin AB üyeliği, jeopolitik olarak, Anadolu'nun Akdeniz'e erişiminde Kıbrıs adasının doğu bölgesinin güvenliğinin önemini daha da artırmıştır. Burada da yazımın başında bahsettiğim ikinci olay devreye girmekte: Yani Türkiye'nin bir enerji dağıtım kavşağı olarak öne çıkışı.

Kıbrıs adasının "burnunun ucu", küresel ekonomik sistemin beslenmeye devam edebilmesi için gerekli Azeri / Orta Asya enerjisini dünyaya ulaştıracak çıkış noktasını işaret etmektedir. Lazkiye - Beyrut - Hayfa hattı da bu burnu seyretmektedir.

Jeopolitik olarak bahsettiğim hat, yek bir cephe değildir. Hat üç ülke tarafından bölünmüştür. Yakın geçmişe kadar hattın ortasındaki Lübnan iki ülke tarafından paylaşılmış ve bir kara delik durumundaydı. Son dönemde Lübnan'ın yeniden yapılanması ve başka bir aktörün bu hatta doğru tazyik uygulaması eşzamanlı gerçekleşmektedir.

2003 sonrası Irak'taki Şiiler üzerindeki nüfuzu, ardından Baas rejimine meşruiyetini kanıtlama ve yerini sağlamlaştırma derdinde olan oğul Esad'ın Suriye'si ile derinleştirdiği ilişkileri ve nihayetinde Hamas ve Hizbullah vasıtası ile Lübnan ve Filistin'deki artan etki alanı ile İran, Levant'a doğru bir hamle yapmaktadır. Irak'ın işgali sonrası uluslararası arenada manevra alanı son derece daralan ve çıkış yolu olarak Kaddafi Libya'sının izlediği yolu seçmek istemeyen Beşar Esad, İran'ın bu hamlesine elinden gelen yardımı, pragmatik sınırlar çerçevesinde, veriyor gözükmekte. Ancak gerek İran'ın bu momentumu, gerekse Suriye'nin HAMAS piyonunu daha agresif biçimde kullanmaya başlaması çok kritik bir öneme sahiptir: Bu adımlar, nihayetinde Lazkiye - Beyrut hattını birleştirirler.

Şii İran etki alanının bu şekilde Levant sahillerine ulaşması doğrudan Kıbrıs'ı ve dolaylı değil, yine doğrudan Türkiye'yi tehdit eder. Halihazırda "zor nefes alan" Türkiye, boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Türkiye'nin Lazkiye - Beyrut bağlantısını kesmesinin de, yukarıda saydıklarıma benzer iki yolu vardır:

1. Suriye ile topyekün ya da mahdut hedefli savaş
2. Lübnan ile artırılacak ve akabinde pekiştirilecek ekonomik ve siyasi ilişkiler.

Birinci seçeneğe Türkiye 1998 yılında birkaç adım yaklaşmıştır. Hatay'dan doğruca güneye doğru indirilecek bir koridor ya da daha sınırlı ölçekte olsa da Lazkiye'nin bertaraf edilmesi, uzak olmayan gelişmelerdi. Teröristbaşının Suriye'den çıkarılması ve yumuşama eğilimi gösteren ilişkiler ışığında bir savaş ihtimali oldukça azalmış görünmekte.

İkinci seçeneğin ise yegâne ön şartı: Lübnan'da merkezi hükümetin ülkede tam egemenliği sağlaması ve Lübnan'ın uluslararası sisteme yeniden eklemlenmesidir.

Türkiye, Doğu Bloku'nun yıkılmasından sonra Karadeniz ülkeleri ve Rusya'da gösterdiği ekonomik ve ticari atılımın bir benzerini, Lübnan'ı atlama tahtası olarak kullanarak Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da tekrarlayabilir. Bombardımanı altında harap olan, altyapısı çöken Lübnan'ın yeniden imarında Türkiye vakit kaybetmeden devreye girmeli, bölgeye işadamları ile çıkartma yapmalıdır. Bu faaliyet, aynı zamanda Lübnan'da ekonomik hayatı tekrar canlandırıp, belli bir dereceye kadar sınırlı da olsa istihdam olanağı sağlayacağı için, düzenin yeniden oluşturulmasına katkı sağlayabilir. İlaveten karşılıklı ekonomik işbirliği ile Türkiye'nin bölgedeki etkisini artıracağı için Levant'a doğru uygulanan İran tazyiği engellenmiş olur.

Ancak bunlar için öncelikle Lübnan'da güvenliğin yeniden tesisi ve Lübnan hükümetinin ülkede denetimi tam olarak sağlaması gerekmektedir. Hizbullah etkin bir politik ve sosyal hareket olmalı, ancak Lübnan halkının savunmasını (Türkiye tarafından eğitilecek) Lübnan ordusu sağlamalıdır.

Bu şekilde Türkiye,

1. Kıbrıs'ın, dolayısıyla Akdeniz'e bağlantısının güvenliğini garantiye almış olur,
2. Doğu Akdeniz ve Ortadoğu'daki etki alanını genişletir,
3. İran - Suriye ittifakının momentumunu absorbe ederek varlık sebebini zayıflatır, İran'ın orantısız bir üstünlük kazanmasını önler, dolayısıyla tehlikeli boyutlara ulaşma riski taşıyan Şii yükselişinin önünü almada etkili olur.

Lübnan'a BM Barış Gücü UNIFIL bünyesinde asker gönderilmesi bahsettiğim bu hususlar için gerek ön koşuldur, ama yeter değildir. Askerin niteliği, sayısı, süngüsünün kanımca çok da hükmü yoktur. Yeniden imar edilecek ve toparlanacak Lübnan'da söz sahibi olacaksak oraya göndereceğimiz esas askerlerimiz işadamlarımız (özellikle inşaat ve hizmet sektörü) olacaktır. Ancak önce onlar için yolu açmamız gerekmektedir.



Not: Merak edenler yazıda kaç kere "İsrail" kelimesi geçtiğini sayabilirler...

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

06 Eylül 2006 Çarşamba

Asker Göndermek ya da TSK Dünyanın Kaçıncı En Güçlü Ordusu?


The image “http://www.meclishaber.gov.tr/develop/owa/dokumanlar/F1439770793_genel_kurulK.JPG” cannot be displayed, because it contains errors.

"Adriyatik'ten Çin Seddi'ne" kadar olan bölge Türkiye'nin doğal ilgi alanı olarak görülmüştür değil mi? Özellikle SSCB'nin yıkılışından sonra, 90'ların ortalarında yoğun biçimde dillendirilen bir vizyon.

Türkiye bu coğrafyadaki herhangi bir bölgede tek başına, herhangi bir desteğe ihtiyaç duymadan askeri, istihbari, psikolojik ya da ticari harekata girişebiliyorsa, TSK da ilk 10 içerisinde yer almaya hak kazanır.

Bir ülke ordusunu, ulusal menfaatlerinin kapsadığı bölgede herhangi bir noktada istediği gibi bağımsızca, tüm imkanlarını eşgüdüm içinde seferber edebiliyorsa o tarz listelere girebilir.

Öyle ya da böyle, güney sahillerimizin yanı başındaki bölgeye güç gönderme konusunda, daha işin kağıt üstündeki aşamasında bu kadar paralize olan, eli ayağı birbirine karışan bir ülkeden bahsediyoruz. Tüm tartışmaları, safı ne olursa olsun, şovenizm, demagoji ve ikiyüzlülük üzerine kuran "yazar-çizer-konuşur-oy ister" takımının hayatı yönlendirdiği bir ülke burası.

Kaşları çatılanlara açıklamamı yapayım hemen: Asker gönderdiğimiz için güçlüyüz, asker göndermediğimiz için de güçsüz oluruz demiyorum, bunu savunmuyorum. Bir vizyon, bir politika ortaya koyup, artılarını eksilerini tartıp, kamuoyuna da tarttırıp, oluşan mutabakat doğrultusunda ordumuzu kullanamadığımız için o listeye giremeyiz diyorum. Lübnan olsun başka ülke olsun, eğer asker göndermenin ulusal çıkarlarımız ve bölge politikalarımız açısından fayda getirmeyeceğine kanî olsaydık (yani pragmatik davranabilseydik) ve bunun sonucunda asker gönderme / göndermeme kararı alsaydık güçlü olurduk.

Reklamda dediği gibi: Kontrolsüz güç, güç değildir. İsterse tüm tank filonuz M-48'lerden, tüm deniz kuvvetleriniz Knox'lardan, tüm hava kuvvetleriniz F-4'lerden oluşsun, fark etmez. Çıkarlarınızı ve hedeflerinizi belirleyip, elinizdeki enstrümanları da bu hedefler için kullanamıyorsanız güçlü değilsiniz. Araç - amaç uyumunun gücü, salt aracın gücünden çok daha ezicidir.

Bu kadar basittir.

Etiketler: , , , , , ,

04 Eylül 2006 Pazartesi

Recep Tayyip Erdoğan... Quo Vadis?

"Kavga adamı" genelde mücadele eden, liderlik eden insanlar için, ekseriye devlet adamları için söylenir. Ancak bence Tayyip Erdoğan da bir kavga adamı, ama kelime anlamı olarak kavgaların adamı olduğu için. Siyasi kariyeri hep ateşli tartışmaların, gerilimlerin içinde geçmiş. Kavgaların ya odağında ya safında (ama ön saflarda) olmuş. Milli Görüş hareketinden İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığına, oradan AKP'nin kuruluşu ve başbakanlığına kadar geçen süreç hep "kavga, gürültü, patırtı" içinde geçmiş. İngilizce tabiriyle controversial bir siyasi kimliği var.

Bu kadar gürültü patırtıdan sonra başbakan olması ile Tayyip Erdoğan, çok kritik bir psikolojik seti aştı bence. Başbakan olana kadar kurulan ilişkiler, verilen ve yerine getirilen sözler, icraatlar, söylemler, bunların hepsi bir bütün halinde sicili ve dolayısıyla siyasi kariyerin geleceğini belirlemekteydi. (Bu, gelmiş geçmiş tüm siyasi liderler, başbakanlar için de geçerlidir)

Şunun altını çizmekte yarar var: Ülkemizde bir kişinin ulaşabileceği en yüksek nokta olarak belli başlı üç makam vardır: Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Genelkurmay Başkanlığı. Ulusal egemenliğimizin sembolü olan TBMM Başkanlığı ne yazık ki o kadar da yüksek değildir, okullardaki sınıf başkanlığından çok farkı yoktur imaj olarak. Bunun sebebi de sanırım Osmanlı'dan (ve hatta ötesinden) beri genlerimize işlemiş olan yarı-tanrısal patriark sultan / devlet baba otoritesine aidiyet ihtiyacımızı aşamamış olmamız. Millet Meclisi'nin başkanı, milletin otoritesini ve gücünü temsil eder. Yukarıda saydığım üç makam ise tüm devletin gücünü temsil eder şeklinde -hatalı- bir inanışın mevcut olduğunu düşünüyorum.

İşte bu koşullarda, Recep Tayyip Erdoğan kavga ede ede, hapse gire çıka, vaatler ve sözler vere vere, yani tabiri caizse "kan ter içinde" başbakan oldu. Bu noktadan sonra kariyer olarak yükselmesi için çok da fazla seçenek yok: Ya Cumhurbaşkanı olur, ya birkaç kez üst üste başbakan olarak arkasında isim bırakır. Yani artık siyaset, artık onun için kavga-dövüşler, her kelimenin ağırlığını ölçmeler, kritik ilişkiler kurmalar manzumesi değil. "Psiko-siyasi" açıdan (var mı bilmiyorum, yeni uydurdum bu branşı) güzel bir inceleme konusu olurdu aslında..

Aslında buraya kadar yazdıklarımdan Tayyip Erdoğan ismni çıkarıp Türk siyasi tarihindeki herhangi bir ortalamanın üzeri ihtirasa sahip ismi koyabilirsiniz. Kesinlikle hiç bir fark olmayacaktır.

Tayyip Erdoğan'ın bu görece "rahatlamasının" ardından sırtına başka bir yük binmeye başladı. Gördü ki, partisinin ve kendi siyasal çizgisinin ajandası ile devletin alî çıkarları her zaman mot-a-mot uyuşmuyor. Bu, pek çok konuda kendisini devlet adamlığı ile parti adamlığı arasındaki gri bölgede bırakıyor. Bir tarafa hamle yaparken acemiliğinden ve/veya nosyon eksikliğinden ve/veya yukarıda bahsettiğim psikolojik seti aşmış olmanın tehlikeli rehavetinden dolayı gaf yapıyor, kaş çattırıyor, can acıtıyor.

Tayyip Erdoğan bir sonraki seçimde başarısız olacaksa eğer bu gri bölgede kalmayı seçtiği için olacaktır, can acıtan söylemlerinden dolayı değil. Bir hatırlayın, çok gerilere gtmeyin, son 15 senede ne vaatler, ne söylemler işittik, ne gaflar yapıldı. Ama milletimiz gereken cevabı, belki de dünya demokrasi tarihine "case study" olarak geçmesi gereken bir şekilde ve hayran olunası muazzam bir acımasızlıkla, tek seferde, 3 Kasım 2002 günü verdi. Bu gibi söylemler milletin ortak vicdanî hafızasına not edilmektedir. Ancak milletimiz "ayinesi iştir kişinin" şiarını esas bellediğini çok yakıcı bir güzellikle göstermiştir.

Etiketler: , ,

21 Temmuz 2006 Cuma

Giriyor muyuz? Girdik mi? Girecek miyiz?

Girmiyoruz. Girmedik. [Epey bir süre] Girmeyeceğiz.

Ben böyle düşünüyorum.

Her şeyden önce Türkiye [Kuzey] Irak'ta söz sahibi olma, "borusunu öttürme" şansını 1 Mart 2003 günü yitirmiştir, o hayati önemi haiz inisiyatif o gün kaybedilmiştir. Geçmiş ola. Irak esaki Irak değil, Talabani eski Talabani değil, Barzani eski Barzani değil, ABD eski ABD değil.

Ama [halâ, maalesef] eski düşünce kalıplarına sıkışıp kalmış durumdayız. Bu kalıplardan kast ettiğim, Soğuk Savaş döneminde geçerli olan, Berlin Duvarı'nın yıkıntıları altında kalan kalıplardır. Dünyanın siyah ve beyaz renklerden ibaret olduğu, "iyi"nin "kötü"ye karşı durduğu, iki dünyanın demir bir perde ile birbirinden ayrıldığı ve art kalanların üçüncü dünyayı oluşturduğu o antik zamanlara ait, antik, küflenmiş, çürümüş düşünce kalıpları. "Ya benimsin ya kara toprağın", "ya bendensin ya ondan" lafları o zamanlara ait. İşte tam da bu yüzden oğul Bush'un bunları sarf etmesi bu kadar korkutucu.

Ortadoğu'da her şey, ama her şey 2003'te değişti. Bir daha eskisi gibi olmayacak. Eski politikalar, stratejiler, manevralar artık geçerli değil. Yenileri gerekiyor. Bunu görme vakti çoktan geçti. Göremeyenler her fırsatta "arabuluculuk" yapmaya çalışarak "bağımsız dış politika" icra ettiğini sanıyor.

PKK eylemlerinin hız kazanması sonucu hükümetin ses tonu son dönemde oldukça yükseldi. ABD Büyükelçisi Ross Wilson'la ufak bir atışma, "kimseyi dinlemeyiz", "dünya İsrail'e bir şey demiyor, bize neden yamuk yapıyor" gibi çıkışlar vesaire. Kendi içini bile doldurmaktan aciz söylemler, nerede kaldı bir anlamlarının olması...

Her şeyden önce şunu tespit etmeliyiz: Mevcut konjonktürde Irak'a yapılacak geniş çaplı bir harekat en başta Türkiye'ye zarar verir. "Mevcut konjonktür"ün altını kalın kırmızı kalemle çizeyim hemen. Bu, başka bir yazının konusu olsun.

26 yaşındayım, gencim ve politikaya, askeriyeye ilgi duyuyorum. Ve içtenlikle belirtmek istiyorum ki, AKP hükmetine minnettarlık duyuyorum.

"Kriz nasıl yönetilmez", "devlet yönetim kademesinde eşgüdüm nasıl sağlanmaz", "dış politikada manevra alanı nasıl kısıtlanır" konularında beni bilgilendirdikleri için.

Ben son dönemde birden alevlenen bu sınır ötesi harekat tartışmalarının nedenini, iki ayrı teorimin kombinasyonuna dayandırıyorum. Özetlemek gerekirse:

1. Hükümet bugün Cengiz Çandar'ın yazısında belirttiği gibi tabana yönelik popülizm yapıyor olabilir. Parti tabanından yükselen rahatsızlık sinyalleri, tabanı bir arada tutma ve ufuktaki genel seçim + Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi, özellikle İsrail karşıtı yoğun söylem ile puan toplama gayesi bulunabilir. Bu amaçlar, sert volümlü söylemlerin, yoğun [gibi görünen] diplomatik trafiğin nedeni olabilir.

2. Özellikle malum medya grubunda son zamanlarda harekata yönelik çok fazla "gaza getirici" haberler çıkıyor. Örneğin en son bugün Hürriyet'te yer alan ve bir internet forumundaki Google Earth kaynaklı yarı-amatör analizi, "istihbarat raporuna göre Kandili bombalamak 5 dakika!" diye sunan haber veya "Genelkurmay'a harekat planı yapması için yetki verildi" gibi saçmalık sınırlarını zorlayan haberler gibi. Kamuoyunun, gerçekleşmeyecek ya da en fazla hava saldırısı veya özel kuvvet cerrahi operasyonu gibi mahdut hedefli olacak bir harekata dair büyük beklenti içine sokulup, heyecanlandırılıp, beklentiler boşa çıkınca büyük hayal kırıklığına uğratılması hedeflenmiş olabilir. Bu durumda oluşacak büyük hayal kırıklığı, kısa sürede büyük nefrete dönüşerek hükümetin iktidarda kalmasını zorlaştırır ve [erken seçim olsun olmasın] AKP'nin tekrar iktidara gelmesini zora sokabilir. Hatta bu komplo teorisini biraz daha ileri götürerek cumhurbaşkanlığı seçimleriyle direkt alakalı olduğunu bile ileri sürebilirim. Erdoğan'ın parti tabanındaki hakimiyetinin ve prestijinin, bu bahsettiğim hayal kırıklığı sonucu sarsılması şaşırtıcı olmaz.

Hükümetin ölçüsüz, hesapsız ve zaman zaman mantık sınırlarını zorlayan söylemlerinin Türkiye'nin bölgedeki ağırlığına zarar vermesi, manevra alanını kısıtlaması ise en vahim durumdur. Bu da, başka bir yazının konusu olsun.

Ancak şu da var ki, rahatsızlık sinyali veren tek taban AKP'ninki olmayabilir.

Allah şu zor günlerde milletimize sabır, askerimize güç versin. Ne diyebilirim ki. Bu da geçer ya hû!

Etiketler: , , , , , ,

21 Mayıs 2006 Pazar

Reelpolitik... Really? - 2


KARADAĞ'A İLK TÜRK YATIRIMI



PODGORİTSA - Bursa merkezli inşaat ve iç-dış ticaret şirketi Gintaş'ın, Karadağ'ın başkenti Podgoritsa'ya yapacağı alışveriş merkezinin temeli törenle atıldı.

Anadolu Ajansı - 15 Mayıs 2006 Pazartesi -- 12:14:00



Ne alakası var bu haberin reelpolitik'le?

Bence şu açıdan var..

Barış gücü, istikrarı sağlama vesaire operasyonlarına katılıp yerel halka sağlık hizmeti götürmek, çocuklara şeker dağıtmak artık "kesmiyor". İç politikaya yönelik propaganda için faydalı olabilir belki, ama oralarda "at koşturmak" için başka şeyler gerekiyor. Yatırım gibi, işadamı gibi.. Gidip iddialı olduğunuz bölgelerde yatırım yapacaksınız, muslukları açıp, pamuk elleri cebe atıp fabrika, market, dükkan açıp, inşaatlar yapacaksınız. Ve devlet olarak da oralarda yatırım yapan işadamlarınıza kolaylıklar sağlayacaksınız.. Mutualist bir ilişki ile orada boy göstereceksiniz, sadece AIFV'lerle değil.. Oradaki işadamlarınızın, oradaki maddi çıkarlarınızın bekasını korumak için gerekirse "pis işler"e de bulaşacaksınız.. Çünkü artık ülkeler esas olarak tankla değil, şirketlerlerle işgal ve kontrol ediliyor..

Eğer Türkiye "Karadeniz Havzası, Balkanlar ve Kafkaslar'da söz sahibiyim" diyorsa bu bölgelere para akıtmalıdır. Büyük devletsen bunu yapacaksın, yapamıyorsan da kimseye propaganda pompalamayacaksın..

Etiketler: , , ,

15 Mayıs 2006 Pazartesi

Reelpolitik... Really?


Şu fotografı hep birlikte dikkatle inceleyelim:



Ne görüyoruz?

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, samimi bir şekilde objektiflere poz veriyorlar. Sarılmışlar. Gülümsüyorlar.

Kim bu zat-ı muhteremler?

Biri eski KGB ajanı. Devlet Başkanı olduğu ülkenin selefi -"sabık dev"- Türkiye'nin son 20 yılına damgasını kanla vurmuş bir terör örgütünü kurdurmuş, desteklemiş. Bu eski KGB ajaının lideri olduğu "halef ülke", söz konusu örgütle bağını halen asgari de olsa sürdürmekte.

Öteki ise, kıdemli ve tecrübeli bir hukukçu. Reisi olduğu cumhuriyet, hasım "halef ülke"nin başına bela olan özerk cumhuriyete örtülü askeri ve maddi destek sağlamış; halkı arasında o özerk cumhuriyetteki direnişe karşı büyük bir sempati var. Öyle ki, gönüllü olarak savaşmaya giden gençler bile var.

Bu iki ülke arasında büyük hacimli enerji anlaşmaları var, biri diğerine büyük miktarda silah satmak istiyor. Hatta daralan savunma piyasasındaki payını artırmak için ideal bir müşteri olarak görüyor. İnşaat, turizm gibi sektörlerde büyük iş hacimleri söz konusu.. Cinsel sektör ise konumuz haricinde.

Ama iki ülkenin de parmağı diğerinin yarasını kaşıyor "çaktırmadan".

Bir ülke, üzerindeki Atlantik İttifakı baskısını kırmak için Avrasyacılık akımının dikte ettirdiği İslam tamponunu kullanmak istiyor, Pers devletine göz kırpıyor.

Diğeri "siyah" bir denizi yüzyıllar sonra tekrar kendi gölü haline getirmek üzere, kement sıkıyor.

"Reelpolitik"i tanımlamıyor mu sizce de?

Etiketler: , , , ,

03 Mayıs 2005 Salı

Ejderhanın Zerafeti

Eğer uzaylılar gerçekten varlarsa, gerçekten uygarlığımızı inceliyorlarsa ve bu yazıyı da okuyorlarsa onlara tavsiyem (eğer şimdiye kadar başlamamışlarsa) insanlığı araştırma ve inceleme çalışmalarına batı yarıküreden başlamaları, doğuyu sonraya, hatta epey sonraya bırakmalarıdır. Çünkü güneşin doğduğu topraklara yaklaştıkça paradoksların, fenomenlerin sayısı artacak, içinden çıkılmaz gibi görünen durumlar bırakın anlamayı, görmeyi bile zorlaştıracaktır. Araştırıcının yerküre boyunca belli bir yol boyunca doğuya doğru attığı her adım, ironik bir biçimde, algısını ve insan uygarlığını anlama kabiliyetini karanlıklara biraz daha yaklaştıracaktır. Diğer gezegenleri bilmiyorum ama bizim dünyamızda doğu ezberlerin bozulduğu yer, aynı anda hem düğümlerin hem de çözümlerin kaynağı…

Bu satırların yazarının ağırlıkla duygusal, ancak kısmen analitik sebeplerle Türkiye’yi de hat üzerine dahil ettiği bu “doğu yolu”nun en ucunda, yine bu satırların yazarının kısmen duygusal kısmen de analitik sebeplerle oturttuğu bir ülke bulunuyor: Çin. Güneşin beşiği olma onurunu az bir farkla Japonya’ya kaptıran Çin, öyle ya da böyle yüzlerce yıldır dünyanın dönüşüne boyutlarıyla orantılı biçimde katkıda bulunmuş… Ancak Çin tarihi incelendiğinde görülür ki, bu katkının momentumu düzenli değil.. İnişli çıkışlı bir grafik, sanki dönem dönem kozasına sarınıp yeniden doğan bir ejder gibi. Ve bir süredir, içinde bulunduğumuz şu dönemde kozanın yırtılmasa bile çatladığına tanıklık etmekteyiz.

Kozasını yırtmaya çalışan bir ejder var.. Ve bu ejder dünyanın geri kalanını zerafetine ve nezaketine ikna etmeye çalışıyor. Biliyor ki kimse alevler püsküren bir ejder istemiyor, zaten püskürtmeye kalkarsa görecek ki ejder avcıları etrafta…

Mucize?

Çizilen resim çok net: Doğunun gizemleri, sisleri arasında bir güç yükseliyor, bir dev doğuyor.. Yakında patlayacak, batıya doğru akacak, önünde durmaya çalışanları boğacak, onunla birlikte akanları uçuracak.. Ejder sağlam uçacak yani… Yani bir Çin mucizesine tanıklık etmekte yaşlı dünyamız..

Bütün bunlar gerçek mi? Ortadaki bir mucize mi?

Bu satırların iddialı konuşmaktan nefret eden yazarı ortada bir mucize olmadığına inanmakta, bir efsaneye tanıklık ettiğini sanmıyor ve dahası yakın gelecekte bir patlama da beklemiyor şarktan. Evet Çin büyüyor ve yükseliyor.. Ama Çin patlıyor mu? Burada ışıklar yansın ve gerçeği yalnızca gerçeği söylemeye yemin etmiş rakamlar konuşsun…

20. yüzyılın ikinci yarısında, birbirine çok uzak olmayan zaman dilimlerinde önemli sıçramalar gerçekleştiren bazı ülkelere göz atmak, ilginç bir gerçeği görmemiz için gerekli ışığı yakabilir.

1962 – 1990 yılları arasında Güney Kore’nin GSYİH’si (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) 7,6%, Tayvan’ın 1958 – 1990 yılları arasında GSYİH’si 6,3% yıllık bileşik büyüme oranlarını yakalamış. Çin için GSYİH büyüme oranı 1978 – 2003 dönemi için 6,1%...

Japonya’nın, 2. Dünya Savaşı’nda iki atom bombası yemiş, dümdüz olmuş Japonya’nın 1950 – 1973 arasında GSYİH’si toplam 490% artmışken bu değer Çin için 1978 – 2003 arası dönem için 337%...

Diğer “mucize”lerle karşılaştırılınca görülüyor ki Çin, büyümesi gerektiği kadar büyümüyor. Hele doğal kaynakları, hele insan gücü, hele potansiyeli göz önüne alınınca, gerçekleşen büyüme beklentileri karşılamaktan çok uzak. Ve beklentiler Çin’in boyutları kadar büyük….

Çin ekonomik atılımını gerçekleştirmeye başladığında ülkede kişi başına düşen GSYİH, ABD’dekinin 1/25’i kadardı. Çeyrek yüzyıl sonra fark ancak 1/15 ABD GSYİH’sine inebildi.

Çin’de ülkedeki şu an sabit yatırımlar GSYİH’in 40%’ını aşmış durumda, yani Çin sermayeye boğulmuş bir halde. Ancak Çin’de şu anda kişi başı GSYİH (satın alma gücü paritesi), Güney Kore’nin 1982, Tayvan’ın 1976 ve Japonya’nın 1961 yıllarındaki değerlerini ancak yakalayabilmiş durumda ve anılan ülkelerde sabit yatırımlar hiçbir zaman GSYİH’in 30% miktarını aşamadı bile…

Çin’de 1993 – 2000 arası verilmiş tüm kredilerin 60%’ı battı. Standar & Poors tahminine göre Çin bankalarının vermiş oldukları kredilerin 40% bir kısmı (ki 650 milyar dolar etmektedir) batmış durumda.

Bu satırların yazarı ekonomi alanında uzman değildir, ancak rakamları kıyaslayarak ve fikir yürüterek şu sonuca varmaktadır: Çin gibi yıllık 10% civarı büyüme kaydeden bir ülkede bu kadar muazzam bir verimsizliğin bulunması, ekonominin yanlış yönlendirildiğini gösterir..

Koza

“Değişim” sihirli bir sözcük… Tehlikeli de… Ona direnenleri mahvettiği gibi kullananlarında elinde ölümcül bir silah olabiliyor. Çin bunun farkında, doğunun statükocu felsefesini reddetmiş görünüyor. Buna mecbur da aslında, metamorfozun iddiası ve cüssesinin doğal bir sonucu olduğunu idrak etmiş durumda.. Bir devin attığı her adım etrafındaki faniler için deprem gibi olacaktır, ancak o dev koşarsa..

Çin mecburi yol ayrımına geldiğinde seçimini dünya sistemine entegre olma yönünde yaptı, ama kendi tarzıyla… Peki bu değişimin sonucu yeni bir süper güç mü olur? Kozadan SSCB’nin halefi çıkabilir mi?

Çok zor, özellikle görülebilen gelecekte çok daha zor…

“Küresel Süper Güç” olmak pek çok kritere bağlı, ve bu kriterler arasında hızlı büyüme rakamları, meydanda öğrenci ezebilme yeteneği, yok.. Ekonomik, askeri, teknolojik, siyasi üstünlük lazım ve bunların hepsi birbirini beslemekte.. Enerji kaynakları güvende olmalı, sanayi kesintisiz beslenebilmeli ve süper güç sanayisi büyüdükçe daha çok acıkan bir çocuktur. Süper Güç oyunda kuralları kendisi koyabilmeli, gerektiğinde onları yıkabilmelidir.. Etrafında kendisine kimse yan gözle bakamamalı, uzaktan yan gözle bakanlar nefretlerini ya içlerine atmalı ya da “bel altı çalışmalı”dır (bkz: 11 Eylül)…

Yukarıdaki parametrelerden hiç biri Çin için kozasını yırtmasına yetecek kadar olgunlaşmış değil.. Ne askeri, ne ekonomik ne de siyasi olarak kalıbını dolduracak gücü yok henüz…

Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’nun önüne, sahip olduğu danışmanlar ordusu tarafından 2003 yılında konan yeni teori, “Çin’in Barışçıl Yükselişi” adını taşıyor. Adının, içeriğini ve iddiasını fazlasıyla özetlediği bu teoriye göre, Çin’in yeni dünya düzeni içinde hak ettiği yeri alması, dünyanın geri kalanı ile işbirliğini geliştirmekten, ticari ve ekonomik bağları güçlendirmekten geçiyor. Yakın geçmişte ülkeye davet edilen dünyaca ünlü akademisyenlere, dünya tarihinde uzun yıllar hüküm sürmüş 9 imparatorluğun (ki aralarında Osmanlı İmparatorluğu da bulunmakta) doğuş, yükseliş ve çöküş periyotları ile ilgili beyin fırtınası yaptıran Çin yönetimi, büyük güçlerin yükselme döneminde izlediği savaş yanlısı saldırgan politikaların aynı zamanda çöküşlerini hazırladığı sonucuna varmış. Üçüncü Dünya Savaşı’nı çekik gözlülerin başlatacağını bekleyenler için kötü haber.. Daha da kötüsü “Çin’in Barışçıl Yükselişi” bu ülkenin ulusal politikalarına entegre edilmiş durumda, adı “Barışçıl Kalkınma” ve “Barış İçinde Yaşama” şeklinde değişmiş olarak.

“Amerikan Bilgisayarları, Rus Bilgisayarları.. Hepsi de Tayvan’da Yapılıyor!”

Bir bilim kurgu filminden alınmış bu replik, aslında hiç de kurgu olmayan bir durumu ve daha fazlasını özetlemekte. Eğer Çin kozasını yırtacaksa önce yakın sonra da uzak çevresindeki kuşakları kendisi için güvenli hale getirmeli. Ve listenin en tepesinde miniminnacık bir ada var: Tayvan veyahut Formoza veyahut Milliyetçi Çin veyahut Çin Cumhuriyeti. Eğer Çin ille de birisiyle savaşacaksa bahislerde en kuvvetli aday Tayvan’dır. Ancak bunun için de bir yığın koşul bulunmakta, ve hepsi de Süper Güç iddiasına yaraşacak kadar kompleks koşullar.

Eğer Çin özelde Tayvan genelde Güneydoğu Asya’da bölgesel hakimiyetini ve etkisini kabul ettirecekse bir şekilde ABD’yi bertaraf etmeli. Ve bunu sadece askeri olarak değil, aynı zamanda ekonomik, kültürel ve siyasi olarak da becerebilmeli (bkz: Süper Güç Olma Şartları; cilt 1, sayfa 1, satır 1). Dostunun can düşmanı, yani dolaylı düşmanı Hindistan’la ilişkilerini “iç güveysinden hallice”ye çeviren Çin’in işi doğuya gittikçe zorlaşıyor. Daha sırada Japonya var, Kore var, Tayvan var, Vietnam var, Avustralya – Pasifik var…

Askeri teknoloji ve potansiyel olarak Çin heybetli görüntüsüne rağmen kağıttan ejderha olma niteliğinden henüz tam olarak kurtulabilmiş değil. Yanı başındaki Tayvan’a dişini geçirmesi için olmazsa olmaz modern deniz ve hava gücüne tam anlamıyla sahip değil. Ancak bunun farkında ve bunu özellikle denizlerde değiştirmek için muazzam çaba sarfediyor. Ne var ki karşısındaki sadece birkaç milyon nüfusa sahip bir ada değil, o adanın arkasında ABD var.. Güç dengelerini bağırıp çağırmaktan ötesini yapmaya cesaret edecek kadar değiştirmek için epey kaynağa ve zamana ihtiyacı var Çin’in. O zamana kadar demeçler ve “brinkmanship” cambazlıklarından ötesini beklemek gerçekçi olmayabilir. Ancak “o zaman” ne zamandır, yakın mıdır, ne kadar yakındır tahmin edemeyiz.

Bir başka potansiyel sorun bölgesi olan Kore yarımadasında da işi hiç kolay değil Çin’in. Bir karikatür tarafından yönetilen serseri küçük kardeşin çakacağı kıvılcım, Çin’in isteyeceği en son şeydir. Bu yüzden Pekin’in, Kuzey Kore’nin nükleer programına dair altılı görüşmelerin başat aktörü olmasına ve Pyongyang ile Washington arasında arabuluculuk üstlenmesine şaşırmamak gerekli. Çin yönetiminin Kuzey Kore’nin nükleer programına dair dolaylı olarak ABD’ye yönelik yaptığı tüm açıklamalar yatıştırıcı ve itidal telkin eden niteliktedir.

Statüko büyümeyi ve gelişmeyi engeller, yani değişimin düşmanıdır. Ancak Çin uluslar arası ilişkilerde statükoyu yerine göre akıllıca kullanarak değişimi, yani gelişimi önündeki kısa – orta vadeli engelleri bertaraf etmede başarılı olmuş görünüyor. Dünya düzenine eklemlenmeyi hedefleyen ve bu yolda büyük adımlar yapan bir ülkenin, içine girmeye niyet ettiği sisteme doğrudan tehdit teşkil edecek radikal adımlar atması beklenmemeli. Tabi ki bu durum, söz konusu ülkenin sistem yönetici(lerinden biri) olmasına kadar geçerli olacaktır. Çin için yürünmesi gereken daha çok yol var.

Eğer kozadan zarif ve nazik ejder çıkarsa (kendisine ayrılmış) gökte rahatça uçabilir. Ancak aksırırken ağzını kapaması gerekecek, hatta mümkünse hiç aksırmasın.

Hiç birimiz yanmak istemeyiz, öyle değil mi?



Dipnotlar:

1. Ekonomik veriler için Foreign Policy dergisinin Mart/Nisan 2005 sayısında Martin Wolf imzasıyla yayınlanan “Çin Neden Bu Kadar Yavaş Büyüyor?” imzalı makalede yer alan veriler kullanılmıştır.

2. Çin’in yükselişi ve ilişkileri hakkında iki farklı bakış açısıiçin Foreign Policy dergisinin yine aynı sayısında, John J. Mearsheimer ile Zbigniew Brzezinski arasında yer alan tartışmayı tavsiye ederim.

3. Çin askeri gücü için ABD Kongresi'ne sunulan "Annual Report On The Military Power Of The People’s Republic Of China" adlı raporu tavsiye ederim.

Etiketler: , ,