04 Mayıs 2005 Çarşamba

Şehir Savaşlarında Anti Tank Taktikleri: Çeçenistan Örneği


Aralık 1994'te başlayan I. Çeçenistan Savaşı'nın ilk ayında Rus kuvvetleri 225 tank ve zırhlı araç kaybettiler. Bu kayıp, Rusya'nın harekatta kullandığı zırhlı araç sayısının %10'una tekabül etmektedir.

Bu savaşta Ruslara karşı savaşan Çeçenlerin hemen hemen tamamı eski SSCB ordusunda görevli personelden oluşmaktaydı ve kullandıkları silah ve teçhizat Rus yapımı idi. Genel olarak Çeçenler 15-20 kişilik savaş gruplarından oluşmuş bir askeri yapıda mücadele ettiler. Bu savaş grupları, RPG-7 veya RPG-18 kullanan bir anti-tankçı, bir makineli tüfekçi ve bir keskin nişancı içeren, 3-4 kişilik hücrelere bölünmüştü. Ayrıca ek olarak cephane taşıyan personel de bu hücrelre eklenmekteydi. Bu hücrelerin öncelikli görevi tank ve zırhlı araçların imhası idi. Keskin nişancı ve makineli tüfekçinin görevi zırhlı araçlara eşlik eden askerlerin etkisizleştirilmesiyken, eşgüdümlü hareket eden roketçiler araçlara saldırıyordu. Genelde 5-6 hücre (ya da anti-tank timi) eşgüdümlü olarak hareket ediyordu. Saldırılar yer seviyesi, apartmanların zemin, birinci ve ikinci katlarından gerçekleştirilmekteydi. Roketle yapılan saldırılarda araçların üst ve arka kısımları özellikle hedef alındı ayrıca bol miktarda Molotof kokteyli de kullanıldı. Saldırıların ilk aşamasında öncelikle konvoyların ilk ve son sıralarındaki araçlar hedef alındı (arada kalan araçları hareketsiz kılmak için).

Çeçenlerin bu savaşta uyguladıkları anti-tank taktikleri şu şekilde sınıflandırılabilir:

1) Anti-tank personelini koruyacak makineli tüfekçi ve keskin nişancıdan oluşan anti-tank timleri oluşturulması.

2) Binaların zırhlı araç manevrasını kısıtladığı bölgelerde pusu noktaları belirlenmesi.

3) Belirlenen bölgelerde, zırhlı araçları tuzağa sürecek şekilde pusu tertiplenmesi.

4) Eşgüdümlü çalışacak timlerin zeminde ve bina katlarında mevzilenmesi.

5) Tank ve zırhlı araçların özellikle arka ve üst bölgelerinin hedeflenmesi. Ön taraftan yapılacak saldırılar, sadece saldıranın yerinin açığa çıkması sonucu doğurmuştur.

6) Konvoya eşlik eden uçaksavar topçusunun ilk başta safdışı bırakılması.

Savaşta imha edilen zırhlı araçlara ortalama 3 ila 6 arasında roket fırlatıldı. Çeçenler özellikle zırhlı araçların motor ve yakıt deposu bölgelerini hedeflediler. Aşağıdaki çizimlerde, savaşta kullanılan tank ve zırhlı araçların en çok ölümcül isabet aldıkları bölgeler koyu renkle gösterilmiştir:







Rusların ilk etapta verdiği kayıpların hemen hemen tamamı ilave zırh koruması taşımayan, uygun taktiklerle hareket etmeyen ve savaşa hazırlık seviyesi düşük araçlardan oluşmaktadır. Buna ilaveten Rus askeri personelinin düşmanı küçümsemesi de kayıpların yüksek olmasında etkili olmuştur. Savaşın ilk ayından sonra Ruslar zırhlı konvoylara kundağı motorlu uçaksavar topçu sistemlerini de kattılar (ZSU-23-4 ve 2S6). Bundaki etken, tank toplarının Çeçen anti-tank timlerine karşı tamamen etkisiz olması ve yüksek atış süratine sahip uçaksavar toplarının düşman personeline karşı daha etkili olmasıydı. Rusların geliştirdiği bir başka yöntem ise konvoyların güzergahlarındaki muhtemel noktalara pusu kurulmasıydı. Yem olarak gelen zırhlı konvoya saldırmak üzere harekete geçen Çeçen timleri, böylelikle tespit ve imha ediliyordu.

Savaşın ilk ayında Çeçenler 62 Rus tankını imha ettiler. Ölümcül isabetlerin hemen hemen tamamı reaktif zırhla korunmayan bölgelere kaydedildi. Çeçenistan'da kullanılan T-72 ve T-80 tankları, ağır zırhla kaplı ön bölgelerinden etkili isabet almadılar, buna karşın sürücü mahali, arka-üst ve arka-yan taraflar ile taretin üst kısmı en savunmasız bölgeler idi.

Şehir savaşında ve kapalı alanda roket kullanımında karşılaşılan sorunlar roketin yerinin kolaylıkla tespit edilebilmesi ve zehirli roket egsoz gazıdır. Ayrıca fırlatmadan sonra yeni roketin doldurulması arasında geçen süre de önemli bir sorundur. Çeçenler bu sorunu birden fazla roketçinin birbiri ardına atış yapması ile çözmüştür. Gelecekte şehir savaşlarında ihtiyaç duyulacak anti-tank roketlerinin, düşük tespit edilebilirliğe sahip, birden fazla kullanılabilen ve çabuk doldurulabilen hafif ve kapalı alanlardan ateşlenebilen sistemler olması gerekmektedir.



(http://www.fas.org/man/dod-101/sys/land/row/rusav.htm adresinde yer alan ve Lester W Grau tarafından hazırlanmış "Russian-Manufactured Armored Vehicle Vulnerability in Urban Combat: The Chechnya Experience" adlı çalışmasından özet çeviridir.)

Etiketler: , , , , , ,

28 Nisan 2005 Perşembe

Ana Muharebe Tankı Aciliyeti

Türkiye'nin coğrafyasına ve komşularına bakacak olursak, planlamacılar için esasen kabus olabilecek bir ortamla karşı karşıya olduğumuzu anlarız. Türkiye geniş bir alan üzerine yayılmış kabaca bir dikdörtgen şeklindedir ve bu dikdörtgenin her kenarı farklı bir cadı kazanına bakmaktadır. Dahası bu dikdörtgenin sol ve sağ kenarları farklı stratejik ve taktik planlamaları dikte ettirmekte, farklı hasımları ve tehdit ortam ve niteliklerini içermektedir. Yani kısaca Türkiye’nin hava, kara, deniz ve yakın gelecekte uzay ortamlarında “batı” ve “doğu” için farklı planlamalar gerekmekte. Bu da idame etmesi diğer ülkelere göre yüksek maliyetli, nitel ve nicel açıdan büyük bir silahlı kuvvete sahip olmayı zaruri kılıyor.

Açacak olursak, hepimizin malumu olduğu gibi “batı”daki yegane büyük tehdit Yunanistan’dır. Yakın veya orta vadede silahlı çatışma ihtimalinin son derece düşük görünmesi hazırlıklı olma zaruriyetini ortadan kaldırmaz. Kaldı ki, örneğin Kardak Krizi deyim yerindeyse durup dururken patlak veren ve iki ülkeyi de uçurumun kenarına kadar sürükleyen (“brinkmanship” sağolsun) bir olay olarak hafızalarda hala taze. Yunanistan NATO ve AB üyesi bir ülke olarak silahlı kuvvetlerine geniş maddi olanaklar sağlayabilen, nispeten ileri bir eğitim standardı tutturmuş, modern bir orduya sahip, bu yadsınamaz bir gerçek. Ayrıca 1996’dan sonra ardı ardına gerçekleşen modern silah sistemleri ve ekipman alımları da Yunanistan ordusunu daha da güçlendirmiş durumda.

Türkiye’nin batısı coğrafi açıdan değerlendirilirse Trakya ve Ege / Doğu Akdeniz (hatta genişletecek olursak Kıbrıs’ı da katabiliriz) olmak üzere başlıca iki harekat alanı (theater of operations) olduğunu görürüz. Ege, irili ufaklı binlerce adaya sahip bir deniz ve haliyle bu bölgede amfibi dışında bir kara harekatı mümkün değil, amfibi harekatları için de belli bir miktar tanka sahip olmak elzemse de, bu sayı 1000’e yaklaşamaz bile. Trakya’ya bakacak olursak geniş zırhlı birliklerin hareketi için çok elverişli bir alan olmadığını düşünüyorum, Meriç Nehri gibi doğal engeller de bu kısıtlamaya sebep olmakta. Dolayısıyla büyük çaplı tank muharebelerinin gerçekleşmesi “batı”da pek olası gibi görünmüyor. Ancak bu, “batı” için belli bir sayıda modern tank ihtiyacının varlığını ortadan kaldırmaz, bilakis arttırır. Zira Yunanistan’ın elinde modern tank / zırhlı araçlar ile geniş bir tanksavar silah envanteri (helikopter dahil) bulunmakta. Bu güce karşılık sınırlı ölçekte de olsa başarılı bir kara veya amfibi operasyon icra etmek için nitelik ve nicelik açısından hasmı kompanse edecek bir tank / zırhlı araç ailesi bulundurulmalıdır.

Doğu ve güneydoğu bölgesi, ki kısaca “doğu” olarak adlandırmayı tercih ediyorum, tehdit ortamı, coğrafya ve ihtiyaç “batı”dan daha farklıdır. Türkiye’nin yıllarca başını ağrıtmış düşük yoğunluklu savaş ortamı (“0.5 savaş”) bu bölgede cereyan etmişse de, tank ihtiyacı için öncelikle ülke bazındaki tehditlere göz atmak gerekmektedir diye düşünüyorum. Tabi burada Irak’ı pas geçmemin göze batmayacağını umuyorum.

“Doğu”daki tank envanterine baktığımızda sayı açısından ezici çoğunluğun eski SSCB / Rus kaynaklı T-54 / 55 / 62 / 72 olduğunu görürüz. Bu tanklardan T-72’den önceki modeller kesinlikle Türk zırhlı gücü için bir tehdit oluşturabilecek nitelikte değildir. T-72’lerin ise modernize edilmeyen versiyonları (ki Suriye’nin elindekilerin büyük çoğunluğu ile İran’ınkilerin bir kısmı) bir dereceye kadar ciddi bir tehdit olabilirler. Ancak burada göze alınması gereken husus M-60A1’in 1991’deki 2. Körfez Savaşı sırasında T-72 karşısında gösterdiği başarı ve Türkiye’nin elinde bulunan 105 mm DU mühimmat stoğudur.

“Doğu”daki durumu tank gücü açısından değerlendirmeye devam etmeden önce bu bölgedeki coğrafyaya da bir göz atmakta fayda var. Suriye sınırı dışında son derece dağlık ve sarp araziye sahip bu bölgede geniş zırhlı birlik manevrası pek mümkün değil. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar’ın uyguladığı tank taktikleri burada pek geçerli olmaz sanırım. Güneyde ise coğrafi engeller daha azdır ve burası zırhlı birlik manevrasına daha uygundur. Ancak benim düşüncem doğu ve güneydoğu bölgemizde tankların ana değil yardımcı güç rolü oynayacağı, bu bölgede özellikle tekerlekli zırhlı muharebe araçlarına önemli roller düşeceğidir.

Yukarıda “doğu”daki tehditleri değerlendirirken öncelikle tankların atış güçlerini ele aldım. Türkiye’nin elindeki modernize edilmiş M-48 ve M-60 tanklarının ateş güçleri bu bölgedeki tanklarla başa çıkabilecek seviyededir. Ancak zırh koruması ve manevra kabiliyeti bakımından ciddi zafiyet mevcuttur. Özellikle bölgedeki yoğun RPG türevi hafif tanksavar silahları, modern zırhlara karşı geliştirilmiş roketleri ile birlikte ciddi tehdittir. Buna ilaveten tanklarımızın nispeten düşük güçlü motorları arazideki manevra kabiliyetini olumsuz etkileyebilir. Lojistik de önemle ele alınması gereken bir sorundur. Sonuç olarak Türkiye’nin tank gücü “doğu”daki tehditle başa çıkabilecek seviyededir, ancak mutlak, tartışmasız bir üstünlükten bahsetmek aşırı iyimserlik olur.

Yalnız şurası tartışmasız bir gerçektir ki, zırhlı güç açısından “batı”daki tehdit “doğu”dakinden daha ciddidir.

Türkiye’nin uzun yıllar süren ve en nihayetinde 14 Mayıs 2004’de iptal edilen ATAM ihalesi, çok değerli yılları kaybettirmiştir. İhale süreci ve uygulamalar hakkında çok şey yazılıp çizildi, bu konuya tekrar girmek şu aşamada yazıyı uzatmak ve okuyucuyu sıkmaktan öte bir işe yaramaz. İptal sürecinden sonra şekillenen (belki daha önce de mevcuttu, kim bilir) ve şahsımın da desteklediği irade, Türk tipi bir tankın yurt içinde, dış destekle (Çok muhtemelen Güney Kore) geliştirilip üretilmesine karar vermiş durumdadır. Burada bir parantez açayım; Japonya ile savunma sanayinde herhangi bir işbirliği mümkün değil. Bunun sebebi, bu ülkenin II. Dünya Savaşı sonrasında imzaladığı anlaşmalar. Daha önce Saturn5 tarafından güzelce izah edilmişti forumda, sanırım dikkate alınmamış. Bu ise belli bir zaman alacak bir süreçtir, ortaya yeni nesil ve modern bir tankın çıkacak olması, ihtiyacın aciliyetini ve caydırıcılığın devamının sağlanması mecburiyetini ortadan kaldırmaz. Yukarıda kendi görüş açımdan yorumladığım tehdit ortamı acilen “gap-filler” çözümlerin oluşturulmasını dikte ettirmektedir. Bu çözümlere bakmadan önce Türk Kara Kuvvetleri envanterindeki M-48 ve M-60 modellerine ve başlıca özelliklerine bir göz atalım:

M-48T5
105 mm top
Dizel motor
Pasif gece görüş sistemi
Yeni palet ve taret aksamı

M-48A5T1
Yukarıdaki özelliklere ilaveten yeni atış kontrol sistemi entegre edilmiştir. Pratikte M-60A1 seviyesindedir.

M-48A5T2
A5T1'e ilaveten lazer mesafe ölçer, stabilizasyon sistemi ve balistik bilgisayarı entegre edilmiştir. Pratikte M-60A3 seviyesindedir.

M-60A1/A3
105 mm top
TTS sistemi (Tank Thermal Sight)
Lazer mesafe ölçeri
Pasif gece görüş sistemi
RISE motor yenileştirilmesi

KKK envanterindeki M-48 / M-60 filosu bir seri modernizasyondan geçmişse de günümüz muharebe şartlarına cevap verecek kapasitede değillerdir. bu sanırım hemen hemen hepimizin üzerinde hemfikir olacağı bir durumdur. Mevcut tank filosunun harbe hazırlık oranı, Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu seviyede değildir. M-48 filosu ömrünü doldurmak üzeredir. Leopard I ile birlikte envanterdeki en “genç” platformlar M-60’lardır. Dolayısıyla M-60 modernizasyonu vazgeçilmez bir ihtiyaç olarak önümüzde durmaktadır. Bu çerçevede ele alınan SABRA projesi, teknoloji transferi ile birlikte oldukça iyi görünmekte, ancak fiyatı epey tuzlu. Önceleri hiç benimsemediğim ABD teklifi 120S, muhtemel M-1A1 hibesi ile birlikte “acaba olur mu?” sorusu soran tilkileri kafama sokmuş durumda. M-60 SABRA modernizasyon programına alınan M-60 sayısı, bilindiği gibi 170. Bu sayı, kanımca oldukça düşük. Ancak bütçe kısıtlamaları ve taktik ihtiyaç durumu böyle bir sayıyı oluşturmuş olmalı. Eğer bu tanklar “doğu”da kullanılacaksa (ki ben öyle olduğunu sanıyorum) 170 sayısı yeterli olabilir. Bu durumda Leopard-I modernizasyonu ve olası Leopard IIA4 / M-1A1 hibesi “batı” için düşünülüyor fikri kafamda oluşmakta (Leopard II’lerin batıda konuşlandırılmasına Alman parlamentosu da ses çıkarmaz herhalde, kim bilir).

O halde?

“O halde”ye kendi açımdan cevap vermeden önce kısaca değinmek istediğim husus ihtiyaç miktarları ile ilgili. Bir silah sistemi envantere alınırken pek çok etken birlikte analiz edilir. Sistemi kullanacak birlik sayısı, o birliğin standart yapılanma planına göre normalde kaç adede sahip olması gerektiği (bir mekanize piyade taburunda xx adet seyyar mutfak bulunmalıdır vs gibi), eğitim, yedek parça gibi hususlar birlikte incelenir, buna göre bütçeye uygun bir ölçekte tedarik ihtiyacı belirlenir. Örneğin tekerlekli zırhlı araç tedariği için ihale açılmışsa ve bu araçların güneydoğu sınırımızdaki piyade birliklerinde kullanılması planlanıyorsa, normal şartlar altında o birliklerin kaçar adet araca ihtiyacı olduğu belirlenir, ardından bütçeye uygun bir sayı oluşturulur. ATAM projesinde Türkiye partiler haline 1000 adet tank üreteceğini belirtmişse bu rastgele alınmış bir karar değildir. Yeniden yapılanma ve modernizasyon çalışmaları çerçevesinde hangi tabur / tümen vs’ye kaç tank düşeceği belirlenmişse ona göre planlanmıştır. Bu da takdir edersiniz ki, söz gelimi bu yazının hazırlanması için geçen süreden (kahve ve atıştırma molası dahil 83 dakika) kat be kat uzun bir süreci zorunlu kılar.

“O halde”ye geri dönelim…

Tank illa savaş açmak için alınmaz. Tank ihtiyacı da saldırganlığın değil stratejik ve taktik ihtiyacın bir sonucudur. Diğer her silah sisteminde de olduğu gibi tank alımında da tehdit ortamında göre ihtiyaç belirlenip, bütçe dahilinde tedarik gerçekleştirilir. İhtiyacımız 1000 civarında modern tank alımını dikte ettirmiş ki böyle bir proje açılmış vakt-i zamanında. Türk tipi tank ortaya çıkana kadar, yukarıda belirttiğim gibi, mevcut boşluğu doldurmak için çözüm gerekiyor. Sonuçta ortaya çıkacak görüntü benim düşünceme göre ne yazık ki biraz yamalı bohça gibi olacak. Olası bir hibe (Leopard IIA4 / M-1A1) ve modernizasyondan geçmiş Leopard-1’lerin batıda, M-60 SABRA’ların “doğu”da bu boşluğu doldurmak için bir dereceye kadar yeterli olabileceğini düşünüyorum. Bu yapı, SSM liderliğinde oluşturulan konsorsiyumun Türk tipi modern bir tankı ortaya çıkarmasına kadar (inşallah o günleri görmeye ömrüm yeter) yeterli olabilir. Türkiye bir Hollanda değildir. Ulusal stratejisini mevcut konjonktür çerçevesinde “2.5 Savaş Stratejisi”ne göre şekillendirmiştir. Kaosun yegane değişmez sabit olduğu bir coğrafyada, “chaotic evil” karakterlilerin çoğunlukta olduğu ülkelerle yan yana ikamet etmektedir. Bütün bunlara ilaveten istesek de istemesek de mevcut olan bir bölgesel güç niteliği mevcuttur. Bu da hatırı sayılır bir kuvveti, başlığın konusu göz önüne alınacak olursa hatırı sayılır bir miktar zırhlı gücü idame ettirmeyi zaruri kılmaktadır.

Etiketler: , , , , , , , ,

Al Khafji Muharebesi (29 Ocak 1991)

29 Ocak 1991 akşamüstü Suudi Arabistan’daki üssünden, SCUD fırlatma bölgelerini tespit etmek için havalanan E-8 JSTARS uçağı, birkaç saat sonra Irak’ın Suudi Arabistan sınırına yakın hatlarında zırhlı birlik hareketi tespit etti. Bu oldukça şaşırtıcı bir tespitti, çünkü radar ekranında oldukça geniş bir birlik hareketi görülüyordu. Iraklılar Suudi Arabistan’ın Al Khafji sınır kasabasına doğru 5nci Mekanize ve 3ncü Zırhlı Tümenleri ile harekete geçmişlerdi: Irak uzun süredir propagandasını yaptığı kara savaşını başlatmak için harekete geçmişti. Al Khafji’ye yapılan bu harekat, Irak’ın tüm I. Körfez Savaşı boyunca planlayıp icra ettiği tek operasyondur. Kamuoyunda fazla dikkat çekmemiş olsa da Al Khafji muharebesi, hava gücünün kara savaşındaki rolü açısından son derece önemli bir hadisedir.

29 Ocak saat 2000’de Al Khafji yakınlarında bulunan Deniz Piyadesi keşif birlikleri, kasabaya doğru ilerleyen ve T-62 ve BMP-1’lerle desteklenen Irak 5nci Mekanize Tümen birliklerini tespit etti. Keşif birimleri ilk teması TOW atışları ile sağladıktan sonra yakın hava desteği talep ettiler (Irak operasyonu desteklemek için herhangi bir hava harekatı düzenleyecek durumda değildi, kara birlikleri hava desteğinden mahrumdu). Deniz Piyadesi ve Hava Kuvvetleri’ne ait 3 AC-130, 2 F-15E, 2 F-16C (LANTIRN donanımlı) ve 4 A-10’dan oluşan CAS paketi bölgeye 2130’da ulaştı. Irak saldırısının bu ilk dalgasının püskürtülmesi birkaç saat sürdü. Irak birlikleri 10 adet T-62 kaybederek Kuveyt’e geri çekildiler. Gece boyunca süren çarpışmalarda ABD güçlerinin kaybı ise dost ateşiyle vurulan 2 LAV aracı ve bu araçlarda bulunan 11 deniz piyadesi oldu.

5nci Mekanize Tümen’inkinden kısa süre başlayan Irak 3ncü Zırhlı Tümeni’nin batıdan gerçekleştirdiği harekat, 2240’da tespit edildi. Bu istikamette bulunan Deniz Piyadesi öncü birlikleri TOW ve makineli tüfek ateşi ile karşı koymaya çalıştılar ve hava desteği talep ettiler. Zira 50 kadar tankın geldiğini tespit etmişlerdi ve Iraklılar oldukça tehlikeli biçimde onları kuşatmaya başlamıştı. 2300 civarında bölgeye ulaşan F/A-18, A-6, A-10, F-16 uçakları ve AH-1 helikopterleri 3 saat boyunca bölgede CAS görevleri icra ettiler. Iraklılar gece 0200 sularında saldırıyı durdurdu ve geri çekilmeye başladı. Kuzeybatıdan 0100 sularında başlayan saldırı ise sabaha karşı yoğun hava saldırısı nedeniyle sonuçsuz kaldı.

Sahil boyunca güneyden ilerleyen 5nci Mekanize Tümen’e ait birimler, orta ve batı hatlardan saldıran birliklerin aksine oldukça başarılı oldu. 29 Ocak gece 2300’de Suudi sınırını geçen bu birlikler AC-130 ve AH-1’lerin yoğun saldırıları altında 13 araç kaybetme pahasına, Al Khafji’nin hemen dışında mevzilenmiş Suudi birliklerini püskürterek kasabaya girmeye başladılar. Kasabayı ele geçiren Iraklılar ile Koalisyon güçleri arasındaki çatışmalar 3 gün sürdü. Durmaksızın süren hava saldırısı ve kuşatma neticesinde Irak birliklerinden Kuveyt’e çekilemeyenler 31 Ocak’ta Suudi ve Katar güçlerine teslim oldular.

Al Khafji Muharebesi, özellikle yakın hava desteği (CAS) konsepti açısından ders sayılabilecek olaylarla doludur:

1) JSTARS sistemi, Irak birliklerinin hareketini önceden tespit ederek etkinliğini kanıtlamıştır. Bu da hava konuşlu yer gözetleme platformlarının ne derece büyük bir kuvvet çarpanı olduğunu göstermiştir. Tüm savaş boyunca JSTARS Irak ve Kuveyt’in taktik ve stratejik resmini çıkararak son derece önemli istihbarat bilgileri sağlamıştır. Burada son derece ilginç olan husus, Körfez Krizi’nin akabinde bölgeye ulaşan E-8 JSTARS mürettebatının daha önce diğer uçaklarla koordineli CAS operasyonu yürütme konusunda hiçbir eğitim almamış olmasıdır. USAF Körfez Savaşı’ndan önce JSTARS’ı sadece bir gözetleme uçağı olarak düşünüyordu, savaş sırasında E-8 komuta kontrol ve erken ihbar görevlerini büyük başarıyla yerine getirmiştir.

2) ABD Deniz Piyadesi birlikleri düşmanı tespit eder etmez hava desteği talep etmişlerdir. Gece harekat yapma yeteneğinin kısıtlı olmasından dolayı temel CAS platformu olan A-10’dan ziyade F-16 tercih edilmiştir. İleri hava kontrolörünün (Forward Air Controller - FAC) sıkı koordinasyonu ile yürütülen bombardımanda yine de dost ateşi vakaları görülmüş, 11 deniz piyadesi dost uçaklardan açılan ateş sonucu hayatlarını kaybetmişlerdir. Bu da ne kadar başarıyla icra edilirse edilsin CAS görevlerinde dost ateşi vakalarının önüne geçmenin zorluğunu gözler önüne sermiştir.

3) Yoğun hava desteğinin kara harekatlarındaki önemi bir kez daha görülmüştür. ABD liderliğindeki Koalisyon uçakları, Al Khafji kasabasını havadan ablukaya alarak Iraklılar’ın takviye almasını önlemiş ve teslim olmalarında büyük rol oynamıştır. Bunun aksine hiçbir hava desteğine sahip olmayan Irak birlikleri hem saldırı esnasında hem de kasabadaki çatışmalarda çok yüksek oranda kayıp vermiştir (Irak güçleri kendilerini hava saldırılarına karşı korumak için havaya rastgele antitank roketi ateşlemek zorunda kalmıştır). 29-31 Ocak arası Al Khafji üzerine sadece CAS görevli 1000’den fazla sorti yapılmıştır.

Yaklaşık 4 gün süren muharebeler sonucunda Al Khafji’ye saldıran Irak birliklerinin kaybı 544 tank, 314 zırhlı personel taşıyıcı ve 425 çekili / kundağı motorlu toptur. Irak ordusunun en iyi birliklerinden birisi olan 5nci Mekanize Tümen tamamen imha edilmiştir. Bu tümenden ele geçirilen ve daha önce İran-Irak Savaşı’nda da bulunmuş bir Iraklı savaş esirinin ifadesine göre; yaklaşık yarım saat süren hava saldırısı, 8 yıl süren savaştan daha fazla kayba yol açmıştır. Çatışmanın ilerleyen günlerinde sadece savaş uçaklarının bölgede görülmesi bile Iraklılar’ın araçlarını bırakıp kaçmasına sebep olmuştur.

Irak’ın Al Khafji kasabasına tam olarak hangi amaçla saldırdığı hala tespit edilememiştir. En çok kabul gören tahmin, Saddam Hüseyin’in, Koalisyon güçlerini bir kara savaşına çekerek yüksek kayıp vermelerini sağlamayı istemesidir.

http://www.afa.org/magazine/Feb1998/0298epic.asp

Etiketler: , , , , , , , , , ,