04 Mart 2010 Perşembe

Lan n'oldu?





















Biz ta eskiden beri bu sularda yüzer idik
Bu ormanı sever idik, bu kuşları dinler idik
Biz ta eskiden beri, biz burda bir avuç insan
Biz birbirimizden habersiz aynı şiiri yazar idik
Aynı şarkıyı söyler idik, aynı duvara işer idik
Derken; bir sabah erken
Haymana ovasında bir garip kuş öterken
Lan n'oldu
Derken; bir sabah erken
Dağlarına memleketin bahar gelmişken
Lan n'oldu be, lan n'oldu be, lan ne bu be
Lan n'oldu
Derken; bir sabah erken
Havada bulut yok ta ya bu ne dumanken
Lan n'oldu
Derken; bir sabah erken
Dağlarına memleketin bahar gelmişken
Lan n'oldu be, lan n'oldu be, lan ne bu be
Lan n'oldu
Derken; bir sabah erken
Birbirimizin yüzüne bakamaz olduk mu ne
Lan n'oldu be, lan n'oldu be
Lan ne bu be, lan n'oldu be
Derken; bir sabah erken
Sevdiğimiz yanımızda yumuşacık uyurken
Lan n'oldu
Derken; bir sabah erken
Birbirimizi böyle manyak gibi severken
Lan n'oldu be

Etiketler:

26 Şubat 2010 Cuma

Siyah Gri Beyaz, Facebook ve Twitter'da

Siyah Gri Beyaz'ın Facebook ve Twitter sayfalarını açtım.

Twitter ve Facebook'taki sayfalara üye olarak blogda yayınlanan yazılardan anında haberdar olabilir, düşünce ve eleştirilerinizi paylaşabilirsiniz.

Okuyucunun, yazdıklarım ve yazmadıklarım hakkındaki düşüncelerini bilmek beni mutlu edecektir.


Siyah Gri Beyaz Twitter sayfası: http://twitter.com/siyahgribeyaz





Etiketler:

25 Şubat 2010 Perşembe

Du Bakali N'Olecak?

Aziz Nesin'in "Nah Kalkınırız" adlı kitabından:


".............Hani hükümetimiz darda kalıp dünya cenneti Boğaziçi'nin en güzel tepelerini, korularını, yerlerini petrol zengini Araplara satıyordu ya...İşte o sıra bir Arap zengini çıktı ortaya, Şeyh mi, prens mi, yoksa hepsi birden mi, öyle bişey..Adı da Ebul-Fatık El-Mışki. Boğaziçi'nin seyrine doyum olmaz tepelerinden birini satın almış. Oraya artık köşk mü, konak mı, saray mı işte öyle bişey yaptıracak. Derken bu Ebul-Fatık, bir Türk kızıyla evlenme sevdasına düşmüş. Hangi Türk kızı olduğu belli değil, yeter ki Türk kızı olsun..........

.....Ebul-Fatık'a çok kız göstermişler. Arap hinoğluhin, öyle her kızı da beğenmiyor.........Sonunda bulunan kızlardan birini çok beğenmiş bu Ebul-Fatık......Kızın saflığı aptaldan biraz yukarıda saf.Kızın kendinden altı yaş küçük bir oğlan kardeşi var, kızın tersine cin mi cin. O, Fatık Amca diyemediğinden Fıtık Amca demeye başladı. Fıtık Amca aşağı, Fıtık Amca yukarı....

Fıtık amcanın güzel ve küçük karısı sokakta hep çarşaflı geziyor. Fıtık Amca çok kıskanç olduğundan, gencecik karısınını kadın akrabalarıla bile sık görüşmesini istemiyor. İyi ama, kızın da canı sıkılıyor.... İşte bu yüzden, kendisinin evde bulunmayacağı iki gün karısına alışveriş için çok uzaklara gitmemek koşuluyla sokağa çıkabileceğini söylüyor. Genç kadın ne yapsın sokakta tek başına?Sinemaya gidip gidemeyeceğini soruyor. Fıtık Amca uzun uzun düşünüyor. O dolaylardaki sinemalarda oynayan filmleri seyredip "Hazreti Ömer'in Adaleti" adlı yerli filmi uygun bulup karısına o filmi görebileceğini söylüyor. Necmiye...Genç karısının adı. Gidiyor sinemaya...Fıtık Amcanın içi pırpır. Ertesi akşam erkenden eve dönüyor. Oh, çok şükür Necmiye evde.

-Necmiyaa
-Efendim
- Ne yaptın ben yokken?

Necmiye yana yakıla anlatmaya girişiyor!

- Ah, sorma......nasıl sormasın, meraktan çatlıyor.
- Ne oldu Nacmiya?
- Öyle bişey geldi ki başıma, şaştım şaştım kaldım.
- Ne geldi başında?

Necmiye saf saf anlatıyor!

- Senin söylediğin sinemaya gitmek üzere çarşaflandım.
- Şok güzel.
- Çıktım sokağa.
- Avet?
- Yolda giderken bir herif sokuldu yanıma?
- Bir herif?
- Evet... ben gidiyorum, o da yanımda gidiyor. ben gidiyorum, o da gidiyor. dur bakalım, ne olacak, diye merak ettim.

Fıtık Amca çok bozulur ama, karısına belli etmemeye çalışarak o da çok şaşmış görünür!

- Allah allah... ban da şok merak ettim. du bakali n'olecak?
- Ben gidiyorum, o gidiyor... bööyle yanımda. dibimden ayrılmıyor. dur bakalım, n'olacak diyorum içimden...
- Fa suphanellah... du bakalî n'olecak?
- Bilet alıyorum o senin dediğin sinemaya... aaa, adam da bilet alıyor. ben sinemaya girdim, adam da girmez mi?

Bu kez Fıtık Amca atik davranıp karısından önce sordu:

-Ve minelgaraip... Du bakali n'olecak? sonra?
- Sonra, ben bir koltuğa oturdum. o da yanımdaki boş koltuğa oturmaz mı?
- Hayret! du bakali n'olecak?
- Işıklar söndü, film başladı.
- Eeee? anlat nacmiyaa?
- O herif elini bacağıma atmaz mı?
- Ne diyorsun, velacaip...
- Çarşafımın eteğinin altından elini sokmaz mı? Aaa! şaştım kaldım...
- Ne yapacak?
- Bilmem. Ben de onu merak ediyorum ya... dur bakalım, n'olacak diye bekliyorum.
- Vallahi ban da berak ettim yahu... du bakali n'olecak?
- Sonra o herif oramı buramı karıştırmaya başladı. Doğrusu çok merak ettim. Sen olsan merak etmez misin?

Fıtık Amcanın gözlerinden ateşler saçılıyor ama, karısı o denli saf ki, kızsa, hiç yakışık almayacağı için o da kansına uyup soruyor!

- Nacmiya, du bakalî n'olecak?
- Sonra "Hazreti Ömer'in Adaleti" bitti. lambalar yandı. Ben kalktım, o da kalkmaz mı?
- O harif da?
- Evet...
- Velacaip ve minelgaraip... du bakali n'olecak?
- Çıktım sinemadan, o da çıktı. ben yürüyorum, o da yanımda yürüyor.
- Aman Nacmiya, vallahi şok marak ettim. du bakali n'olecak?
- Ben de merak ediyorum. ben köşeyi saptım.
- Harif da saptı mıı? - Saptı.
- Anlat sabuk nacmiya, şok maraklı.
- Bizim apartımanın kapısından girdim, herif de girdi. dur bakalım, n'olacak diye merak içindeyim.

Fıtık Amca ter içinde...

- Sonra?
- Bizim kata çıktım, herif de çıktı.
- Vay herif vay!...
- Çantamdan anahtarı çıkarıp bizim dairenin kapısını açtım, girdim içeri, o da girmez mi?
- Harif da yallah içeri...
- Evet...
- Du bakali n'olecak... aman anlat sabuk Nacmiya...
- Eve gelince yatak odasına girip elbet soyundum. O da soyunmaz mı?
- Ne diyorsun nacmiya... du bakali n'olecak?
- Soyununca yatağa girdim. Olur şey değil, o da benimle yatağa girmez mi?

Fıtık Amca kızgın demirle dağlanmış gibi haykırır:

- Ayvaaah! du bakali n'olecak?
- Ben de yatakta ne olacak diye merak ediyorum.
- Aman Nacmiya, vallahi meraktan şatlayacak ban... söyle sabuk, ne oldu Nacmiya?
- Hiç canım... bişey değilmiş, ben de boşu boşuna merak etmişim.

Boncuk boncuk ter döküyordu Fıtık Amca.

- Yok yahu.. Peki, ne oldu Nacmiya? ne yaptı?
- Aynen senin her gece yaptığını..

Beyninden vurulmuşa dönen Fıtık Amca ne yapsın şimdi? Karısı o denli saf ki, başına kötü bişey geldiğinden bile haberi yok ki... Bağırıp çağırsa olmaz. Döğse olmaz. Kovsa olmaz. Erkekliğe toz kondurmamak, yiğitliğe krem sürmemek için Fıtık Amca şöyle der:

- Amaaan nacmiyaa, ban da mühim bişey zannettim. du bakalî n'olecak, du bakalî n'olecak diye boşuna merak etmişim. velakin hiç mühim değil.

Olayı anlatan yaşlı işçi emeklisi, "İşte böyle arkadaşlar"diye sözü bağladı. Titreyen elindeki kahve fincanını masaya koyan bir memur emeklisi, "yani, hiç anlayamadım" dedi, "sen şimdi bu olayı ne diye anlattın? kel mana? "İşçi emeklisi, "her gün burda laflayıp laflayıp da sonunda "dur bakalım, n'olacak?", "dur bakalım n'olacak?" diye merak edip soruyorsunuz ya, dedi, işte sizi meraktan kurtarmak için ne olacağını anlattım."

Çayevindekilerden bir kahkaha koptu. işçi emeklisi ekledi:

-Velakin hiç mühim değil."

Etiketler: ,

19 Ocak 2010 Salı

Ejderha Başlı Tetikler



Babam yıllar önce Almanya'ya gittiğinde bana devasa bir katalog getirmişti; av malzemeleri katalogu. "Frankonia Jagd", ezberlemiştim adını ve neredeyse tüm içeriğini. 1985 - 1986 sezonuna dair, av tüfeğinden çoraba, çadır malzemesinden Mercedes Benz jipe kadar bir avcının ihtiyaç duyabileceği tüm malzemeler vardı katalogda.

Katalogun bir bölümü de nostaljik silahlara ayrılmıştı. Dönem dönem tüm tüfekler: Amerikan İç Savaşı dönemi tüfekleri, Winchester'lar vesaire. O tüfeklerden en sevdiğim, Napolyon Dönemi uzun namlulu piyade tüfekleriydi. Çünkü bir silah değil, sanat eseriymişçesine işlemeleleri, kakmalarıyla pek albeniliydiler. O tüfeklerde en dikkatimi çeken şey ise, tetik horozları idi: Horoz, ejderha başı şeklindeydi.

Ejderha başı şeklindeki o tetik horozu yıllar içinde beynime kazındı, bir simge haline dönüştü.

Hep sormuşumdur kendime: Günümüzde modern bir piyade tüfeğinde neden böyle işlemeler, ejderha başları olmaz?

Hep cevaplamışımdır kendimi: Çünkü modern bir piyade tüfeğinin her bir parçası, ergonomi, malzeme bilimi, mukavemet ve benzeri çok sayıda mühendislik alanının diktası altında şekillenmiştir. Tetiğin yuvarlaklığı, parmağın en iyi şekilde kavrayabileceği şekildedir, şarjörün büyüklüğü ağırlık ve takıp çıkarma kolaylığına göre belirlenmiştir, namlu uzunluğuna kimbilir hangi tasarım kriterleri etki eder vb.

Tüm bu etkenler arasında maliyet her zaman en güçlü Demokles Kılıcı'dır elbette. Ve bu ortamda, bir ejderha başına harcanacak fazladan malzemeye yer yoktur.

Bir tetik horozunu güzel görünmesi için ejderha başına dönüştürecek fazladan maliyet, onbinlerce tüfek hesaba katıldığında muazzam bir boyuta ulaşabilir. Tetik horozunun optimum çalışma koşullarını olumsuz etkileyebilir ve daha neler.

Ve bu durum, estetik açıdan "ruhsuz" tasarımları kaçınılmaz kılar. O tasarımlardır ki, isterlere mümkün olabilecek en yakın şekilde üretilmişlerdir ve hesaplanan değerler içinde kalarak çalışırlar. Sanatsal yaratıcılığa yer yoktur pek, ancak "inovasyon" denen heyula revaçtadır: Üretim bandına konup maksimum kârı getirdiği sürece her türlü yaratıcılık serbest. Ejderha başı şeklinde tetik horozu mu? Normal tetik horozundan daha ucuza mâl etmeyi başar ey mühendis, sonra çık karşıma!

Yani aslında iş biraz da şuna dayanıyor: Bütçe ve maliyetler, pozitif yaratıcılığın önündeki en büyük engellerdir.

Ufak bir parantez açarak "pozitif yaratıcılık" kavramı ile ne anlatmak istediğimi açıklayım.

İnceleyeni sadeliği ve/veya düşünmeye zorlaması ve/veya devrimciliği ile etkileyen tasarım bence pozitif yaratıcıdır. Nice endüstriyel tasarımcılar, yeni mezun genç idealist mühendisler, amirlerine ya da müşterilerine bu tür tasarımları sunarken helâk olmuşlardır.

Kendisine belirlenen sınırlardan çok daha yüksek performans gösterebilen ancak klasik kalıpların dışında çözümler sunmayan ve/veya herhangi bir estetik kaygı taşımayan tasarım negatif yaratıcıdır. Negatif yaratıcı bir çözüm, müşterinin ya da proje yöneticisinin hoşuna gider ancak endüstriyel tasarımcıyı tatmin etmez. Uzun vadede insanlığın akıl ve sanat havuzunda yer bulamaz kendine.

Bu yüzdendir ki Leonardo da Vinci'nin hiç bir zaman uçmamış ve uçamayacak olan helikopter tasarımı, uçan ilk helikopter olan Sikorsky R-4'den daha tanınmıştır; insanların görsel (ve sanatsal?) hafızalarında yer bulmuştur yüzyıllardır. R-4 uçalı yarım yüzyıldan azıcık fazla oldu halbuki.

Kapa parantez.

İşte bu nedenle, çözüm tasarlayan proje ekibinin, bütçe planlarından, maliyetlerden uzak tutulması gerekir. Hayal dünyasında yaşamalarına izin verilmesi gerekir.

Bütçe, sanatın ve yaratıcılığın düşmanıdır.



* * * 


Cürekâr mı oldu biraz ne?

Etiketler:

12 Ocak 2010 Salı

Grrr!

29 Aralık 2009 Salı

Başlıksız

Son iki aydır çok fazla ilgilenemedim Siyah Gri Beyaz'la. Bahane çok: İşler yoğundu, seyahat çoktu, yağmur yağdı, şimşek çaktı vs...

Derken bitirdik bu seneyi de...

Bayram ve özel gün temennilerini yapmacık ve haddinden fazla naif bulmuşumdur hep. "Herkese sağlık, mutluluk, başarı dolu bir yeni yıl dilerim" gibi lâflar çok boş geliyor bana. Bu dileği sunduğum istisnasız herkes mutlu, sağlıklı, başarılı mı olacak? Ölümler, hastalıklar, sakatlıklar, acılar, hayal kırıklıklarını tanımadığım insanlara mı paslıyorum? İkircikli bir durum değil midir bu ya da ben mi haddinden fazla pesimistleştim?

Ama mesela ben kendi adıma demek isterim ki:

Umarım yeni gelen yıl, sunacağı tüm mutsuzluklar,

tüm hayal kırıklıkları,

tüm başarısızlıklar,

tüm acı haberler,

ve hastalıklar,

ve umutsuzluklar

vasıtası ile olgunlaşmama vesile olur. Elde edeceğim başarıların, geçireceğim sağlıklı günlerin, tadacağım keyiflerin kıymetini az buçuk bildim, bilirim zaten.

Siyah Gri Beyaz okuru için de aynısını temenni ederim.

Etiketler:

11 Aralık 2009 Cuma

Vicdanî Kabulcülük

Geçtiğimiz hafta, ABD'nin Orlando kentinde her sene düzenlenen IITSEC (Interservice/Industry Training, Simulation and Education Conference) fuarına katıldım. Modelleme ve simülasyon sektörü ile ilgilenen neredeyse tüm kurum ve kuruluşların katıldığı bu dev organizasyon, 30 Kasım - 3 Aralık tarihleri arasında gerçekleştirildi. Vücut saatimi düzenlemeyi başarıp, not, broşür ve CD yığınını tasnif edebilirsem bu fuarla ilgili bir şeyler yazmaya çalışacağım.

Ama dönüş yolunda tanık olduğum bir olayı aktarmadan geçemeyeceğim.

Orlando'dan dönüşüm Washington D.C, Dulles Havaalanı üzerindendi. Orlando - Washington arası yaklaşık 1.5 saatlik bir uçuş. Uçakta üçlü koltuktayım. Sağımda genç, sıcakkanlı, yakışıklı bir genç var. Solumda ise hafif toplu, orta yaşlarında bir bay. Bir süre sonra üçümüz de birbirimizle tanıştık, sohbet etmeye başladık. Orta yaşlı bey bir hastanede acil servis biriminde hastabakıcı. Genç ise 3 seneden sonra ilk kez ailesinin yanına gidiyormuş, aynı zamanda Washington'da bir arkadaşı ile birlikte restoran açacakmış. Uzun süre sonra ilk kez kar göreceği için çok heyecanlıydı. Ailesinden bu kadar uzun süre ayrı kalmasının nedeni ise, yeni terhis olmuş bir asker olması. Uzun süredir Irak'taymış.

Yol boyunca havadan sudan sohbet ettik, genç sık sık C-130'larla yolculuk yapmanın ne kadar berbat bir şey olduğunu tekrar edip durdu. Uçuşun ortalarında içecek ikramı başladı. Seyahat ettiğim havayolunda alkollü içecekler ücretli idi. Hastabakıcı bir votka aldı, genç ise Bacardi istedi. Hostes, sadece kredi kartı ile ödeme kabul ettiklerini söyledi. Bunun üzerine nakit parayı uzatmaya hazırlanan genç, "neyse sorun değil" dedi. Tam bu sırada hastabakıcı "tamam benim kartımdan çekin, ben ödeyeceğim onun içkisini" diye müdahale etti. Genç, hastabakıcıya teşekkür etti. Aldığı yanıt beni etkiledi: "sen ülken için hizmet ettin. 6 dolar da ben sana hizmet edeyim"

"You served for your country"

Şimdi ABD'nin Irak'ı işgalinin gerekçelerini, Bush'u, BOP'u, NeoCon'ları vb bir tarafa bırakalım.

Bu genç ama isteyerek, ama şartlar zorladığı için ama iradesi dışında... Öyle ya da böyle ülkesinin üniformasını giydi. Emir aldı, hizmet etti. Ülkesindeki bir vatandaş da, sırf bu hizmeti için ona minnettarlığını belirtiyor.

Genelleme yapmak tabi ki doğru değil. Ancak bu, toplumun şehit ve gazilerine göstermesi gereken ihtimama çok güzel bir örnektir kanımca...

Etiketler:

26 Kasım 2009 Perşembe

Elektrik Gözler...


12 yaşındayım.. Anadolu Lisesi'ni yeni kazanmışım; "Kolej"liyim artık. Bir heyecan, bir gurur ki sorma gitsin.. Hazırlık sınıfında yoğun İngilizce derslerinin stresini arkadaşlarımla haylazlık yaparak atabiliyorum ancak. En büyük eğlencemiz de teneffüslerde "kovalamaca" oynamak. Ama öyle sıradan kovalamaca değil. "Ebe" olan tüm okul koridorlarında koşacak, gerekirse başka sınıflara saklanacak, kendini kamufle edecek; diğerleri de onu bulmaya çalışacak. Okul binası dışına çıkmak yasak, tuvaletlere saklanmak yasak. Her teneffüs üçlü çetemizde bir başkası "ebe" oluyor, sıra bende.

Deli gibi koşmaya başlıyorum. İzimi kaybettirmeli, kalabalık arasında kaybolmalıyım. Yakalayamamalılar beni. Gurur meselesi yaptım çünkü beni bulamamalarını. Lise 3'lerin koridoruna koşuyorum. Oralar "büyük abi"lerin alanı olduğu için "hazırlık bebeleri"nin o bölgeye gitmeye üşeneceklerini düşünüyorum. Kalabalık koridorda zig zaglar çizerek koşuyorum.

Birden dünyam kararıyor, gözlerimde şimşekler çakıyor, ayaklarım yerden havalanıyor. Nefesim kesiliyor. Şoka giriyorum.

Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey, eğilmiş bana bakan fizikçinin hayretle çarpılmış suratı. Aynı zamanda müdür yardımcısı olan hoca 1.80 boylarında, ben miniminnacığım. Buz mavisi gözleri, kişisel karizmasını iyice artırmış, tatlı-sert mizacı ile çekindiğim bir figür. O an damarlarımda dolaşan adrenalinin kaynağı kovalamacanın heyecanından "üç buçuk"a dönüşüveriyor! Yakalandım, hem de müdür yardımcısına hem de Erdem Hoca'ya

Bu arada kulaklarımdaki uğultu geçince ilk duyduğum ses, hocanın arkasındaki bir öğrencinin "hocam n'aptınız, öldürdünüz çocuğu" diye geçtiği dalga oluyor.

İlk refleks olarak kaçmaya çalışıyorum. Ama o da ne! Hareket edemiyorum. Koşmak için her çabaladığımda yerime çakılıyorum. Bu arada Erdem Hoca da kendine geliyor çıkışıyor bana "dur evladım n'apıyorsun!"

Her şey ondan sonra anlaşılıyor:

Zig zag çizerek koşarken kapıya çok yaklaşmışım. Dersi bitiren hoca da sınıftan çıkarken kapıyı hızlı açmış. Dışarı doğru açılan kapının kolu bana çarpmış: Süveterimin göğüs hizasından içeri giren kapı kolu, gömleğimi parçalamış, ceketimin astarını içeriden delip, ceketin sağ kol ile omuz birleşim yerinden dışarı çıkmış. Kelimenin tam anlamıyla kapıya yapışmışım!!!

Hoca ve öğrencileri beni tutup ayağa kaldırıp kapıdan çıkartıyorlar. Bana bir şey oldu diye ödü patlayan hoca, korktuğumun aksine kızmıyor, sırtımı sıvazlayıp gönderiyor beni.

Sağ göğsümün üzerinde o kapı kolunun izi hala durur.

* * *

Aradan yıllar geçer. Lise son zamanları.. Üniversite sınavının stresi eziyor ruhumu. Erdem Hoca dershanede fizik derslerine giriyor. Elektrik konularından zerre anlamıyorum, öğrencilik hayatımın en berbat notlarımı alıyorum sınavlarda. Yok! Kafama girmiyor elektrik, devreler, dirençler. Erdem Hoca'dan yardım istiyorum, elektrik konularında ondan takviye almaya başlıyorum. Evine gittiğimde beni en çok etkileyen şey, çalışma odasının deyim yerindeyse tam teçhizat oluşu: Bilgisayar, yazıcı, müzik sistemi her şey birbirine bağlı. Bilgisayarda şak diye bir deneme sınavı hazırlayıp yazıcıdan çıktıyı alıp önüme koyuyor. Kendine has üslubu ile bana o Gordion Düğümü'nü çözdürüyor Erdem Hoca.

Bir gün yine böyle bir ders sırasında, çok iyi anlaştığım, bazen yanıma gelip kucağımda benimle ders dinleyen oğlu Eren giriyor odaya. "Arda Abi" diye yanıma koşuyor ama babası hemen odadan çıkartıyor. Sonra bana dönüyor Erdem Hoca, "sen çocukken suçiçeği olmuştun değil mi, bulaşmaz sana da değil mi?" "Olmuştum herhalde, hatırlamıyorum" diye cevap veriyorum.

Yaklaşık 3 gün sonra tüm vücudumu saran kırmızı beneklerle anlıyorum ki, çocukken suçiçeği geçirmemişim. 1 - 1.5 yatak döşek yatıyorum.

Ama Erdem Hoca'nın bana fiziği sevdirmesi, o zor gibi görünen elektrik - devre konularını anlaşılır kılması sayesinde üniversite sınavından Fizik bölümünden full çekiyorum, Teknik Üniversite'ye giriyorum.

* * *

Bende emeğin çok büyük Erdem Hoca. Işıklar içinde yat. Seni unutmayacağım...


Etiketler:

10 Kasım 2009 Salı

Major Malfunction

Biraz müsaade bana...


Etiketler:

30 Ekim 2009 Cuma

Vatan Sağolsun



Etiketler:

19 Ekim 2009 Pazartesi

100,000!

26 Nisan 2005'te yayına başlayan Siyah Gri Beyaz, 100,000 okuyucuya (daha doğrusu internet jargonuyla "hit"e) ulaştı.

Aslında "100,000 küsür" demek daha doğru olacak, zira Eylül 2006 - Temmuz 2007 arasında vermek zorunda kaldığım ufak ese kadar 50,000'den fazla bir ziyaretçi sayısına ulaşmıştım. orko8.blogspot.com adresindeki siteyi yeni alana taşıyınca eski istatistik verilerini kaybettim.

Çok da mühim değil belki toplam ziyaretçi sayısı; niteliğin doğrudan bir göstergesi olmayabilir.

Ancak yazana şevk ve azim aşıladığı aşikâr.

İlgi gösteren, vakit ayıran, okuyan, eleştiren herkese içten teşekkürlerimi sunuyorum.

Etiketler:

28 Ağustos 2009 Cuma

Eksileri Artıya Çevirmek...

Ali Akurgal'ın aktardığı bir hikaye...

... Adamın biri bir kazada sağ kolunu kaybetmiş. İçine kapanmış. Yakınları müzik dinlemeye, kitap okumaya, çiçek yetiştirmeye yönlendirmişler, olmamış, olmamış. Sonunda, bir “uzakdoğu yakın savaş teknikleri” hocasının içine kapananlara yardımcı olduğunu duymuşlar, ona gitmişler.

Hoca adama bakmış, ... Sonra, "Olur" demiş, "Çalıştırırım". Adam hergün salona gitmiş. Hoca ne dediyse yapmış. Birgün hoca: "Tamam" demiş, "Artık seni yarışmaya sokabiliriz."

Adamda bir telaş, "Aman hocam demiş, ben sağ kolu olmayan bir adamım üstelik daha yeni öğrenmeye başladım, temel kuralların dışında da topu topu bir numara biliyorum. Nasıl olur?". Hoca, "Olur" demiş. "Yarışacaksın ve kazanacaksın!".

Yarışma başlamış. Karşısına her kim gelirse beş saniyede yerde, adam şampiyon!

Adam hocaya koşmuş, "Nasıl oldu bu ?" demiş. Hoca ketum. Yalnızca "Çalışmaya devam!" demiş.

Bir süre çalışmış adam, Hoca, "Tamam" demiş, "Şimdi seni ülke şampiyonasına sokacağız." Adamda gene bir telaş, ama hoca kararlı, "Ülke şampiyonu olursun!"

Yarışma, ... ve adam ülke şampiyonu.

Adam karışık duygular içinde, ama, hoca "Çalışmaya devam!" demiş. Bir süre daha çalışmış adam, Hoca, "Tamam" demiş, "Şimdi seni dünya şampiyonasına sokacağız."

Adamda bu sefer de bir telaş, "Hocam" diyormuş, "Bir tek numara ile mindere çıkamam, rezil olurum!". Hoca kesin kararlı: "Dünya şampiyonu olursun!"

Dünya şampiyonu olmuş adam. Hemen hocaya koşmuş, "Hocam anlat bana ben nasıl dünya şampiyonu oldum?"

Hoca kısa konuşmuş: "Sana öyle bir numara öğrettim ki, rakibinin bundan kurtulması için bir tek yolu var: Seni, sağ kolundan tutmak!"...

Amaç - araç uyumunu tesis etmek başlıbaşına bir mühendislik problemidir. Neye, neden ihtiyaç olduğunu belirleyip emeği, bütçeyi ve alınterini o boşluğu doldurmaya yönlendirebilmek gerek. Basamakları teker teker çıkmak gerek...

Etiketler:

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Çerçevenin Dışında Düşünmek

Fox TV'de yeni olduğunu sandığım bir yarışma programına takıldı gözüm.. Vatan Şaşmaz sunuyor, iki yarışmacı var. 3 x 3 şeklinde yerleştirilmiş 9 tane büyük kutu içinde de ünlüler. Bildiğimiz XOX oyununun biraz tadil edilmiş bir halini oynuyorlar.. Yarışmanın ünlülerinden biri de CenkErdem çifti idi. Vatan Şaşmaz ile CenkErdem arasında bir ara şöyle bir muhabbet geçti:

V.Ş: Efendim bir kadın kocasını milyoner yapabilir mi?

CE: Evet yapabilir, eğer kocası milyarderse...

Koca bir kahkaha patlattım ve dakikalarca güldüm. Espri çok hoşuma gitti.

Ama gülmem geçince ciddi ciddi düşündüm (güldürürken düşündürmek!!!):

Bu soru sorulduğunda ister istemez akla gelen ilk düşünce, kadının kocasını sıfırdan milyoner yapması şeklinde oluyor. Yani bir şekilde beyin kendisine "milyon" üst sınırını, hedefini belirliyor ve o hedefe nasıl ulaşılabileceğinin cevabını arıyor.

Ancak CenkErdem'in cevabı "çerçevenin dışında düşünme"ye çok güzel bir örnek. Gavurlar buna "thinking outside the box" diyorlar.

Başka bir örnek: 3 x 3 toplam dokuz tane nokta var. Toplam dört tane doğruyu, elinizi kaldırmadan çizerek bu noktaların üzerinden geçirmeniz gerekiyor. Nasıl yaparsınız? Biraz deneyin, cevabı ise burada.

Anlatabildim mi?

Etiketler:

23 Temmuz 2009 Perşembe

Hiç Gidilmemiş Yoldan Gitmek

...Bir resim dersinde 6 yaşında bir kız resim yaparken, öğretmeni yanına yaklaşır: “Ne resmi yapıyorsun?” diye sorar. Kız, “Allah’ın resmini yapıyorum.” der. Öğretmen, “İyi ama Allah’ı bugüne kadar kimse görmedi ki.” deyince kız, “Birazdan görecekler.” diye cevap verir...

Temel Aksoy blogunda, yaratıcılık ve kalıp dışı düşünce üzerine son derece etkileyici bir yazı yazmış:

Hiç Gidilmemiş Yoldan Gitmek

Etiketler:

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Project Tiger

Project Tiger

Bir sabah kahvesi ile en güzel giden şey, yudumlara eşlik edecek güzel bir iki makale ya da incelemekten keyif alabileceğim bir site.. Sağolsun sevgili dostum Selçuk da bana bu imkânı sağlıyor.

Selçuk'ın "Tiger" adını verdiği proje, yakın hava desteği, keşif gözetleme ve ileri hava kontrolörü görevlerinde kullanılabilecek, hafif bir pervaneli uçağın kavramsal tasarımı üzerine. İlham kaynağı Almanlar'ın meşhur 2. Dünya Savaşı av uçağı FW-190 olan Tiger'ın şekillenmesinde, naçizane yorum ve görüşlerimi Selçuk'la paylaşmaktayım.

Endüstriyel tasarım işte bu yüzden çok zor: Hayal gücü ile mühendislik arasında bir orta yol bulmak zorunda tasarımcı. Bir yanda gerçek dünyanın (bütçe, isterler, görevler, fizik vb) dayatmaları, öte yandan estetik ve idealist kaygılar; hayal gücünü gerçekleştirme arzusu. Aynı mimarlar gibi, endüstriyel tasarımcılar da kolay kolay kimseye yaranamaz.

Selçuk'un çalışmaları bu açıdan çok istisnâi bir örnek teşkil ediyor. Eminim ki Tiger da bu seriyi bozmayacak. Ortaya güzel bir uçak tasarımı çıkacak.

Etiketler:

21 Temmuz 2009 Salı

Ufak Rötuşlar...

Siyah Gri Beyaz'da ufak bazı düzenleme ve değişiklikler yaptım.

Siyah Gri Beyaz, Blogger altyapısını kullanan bir blog. Ancak kendi alan adım ve sunucum üzerinden yayın yaptığım için yapabileceğim yapısal değişikliklerin nitelik ve sayısı sınırlı.

1. "Social Bookmarking" (Sosyal yer İmleri) özelliğini ekledim. Fare imleci sağ taraftaki "Yer İmleri & Paylaşım" altbaşlığının altındaki beyaz kutunun üzerine getirildiğinde açılan kutu içerisinden, Siyah Gri Beyaz'daki yazıları paylaşmak için çok çeşitli araçlar çıkıyor. Klasik e-mail ile arkadaşa gönderme fonksiyonundan facebook, MySpace gibi paylaşım ortamlarına kadar pek çok özellik mevcut.

Bunun dışında FeedBlitz altyapısını kullanan Siyah Gri Beyaz Bülten abonelik sistemi de devam ediyor.

2. Blogger'ın klasik turuncu zemin üzerine "B" harfli logosu yerine, kendim bir logo (favicon) hazırladım.

3. Sitemeter ile tutulan toplam ziyaretçi sayısı istatistiği güncellendi. Siyah Gri Beyaz yayınının kesintiye uğramadan önceki, Nisan 2005 - Temmuz 2007 dönemini kapsayan sayısı bilgisi, Temmuz 2007'den bugüne kadarki sayı ile birleştirildi.

4. Yazıların sayfa marjini, başlık font ve diğer küçük ayarları değiştirdim.

Umarım sonuçları okuma keyfini artırıcı yönde olur.

Etiketler:

12 Temmuz 2009 Pazar

Siyah Gri Beyaz'a Etiket Özelliğini Ekledim

Aslında hep olan bir özellikti bu etiket (tag) işlevi, ancak ben ihmal ettiğimin yeni farkına vardım.

Her bir yazının altındaki anahtar kelimelere tıklayarak, o anahtar kelimelerle etiketlenmiş diğer eski yazılara ulaşmak mümkün. Böylelikle bir konuyla ilintili olabilecek diğer haber ve yazıları da okuyark daha geniş bir izlenim edinmek kolaylaşıyor.

Siyah Gri Beyaz'da şimdiye kadar yayınlanmış 224 yazı için tek tek etiket girmek ve düzenlemek biraz zaman aldı ama umarım okuma keyfini ve verimini artırıcı etkisi olur.

Etiketler:

12 Haziran 2009 Cuma

Hayata Dair Son Derece Önemli Değerlendirmelerim

Geçenlerde bir iş gezisi için Belçika'ya gitmiştim. Brüksel bugüne kadar gördüğüm tüm şehirler içinde midemi en çok bulandıran, en iğrenç şehirlerden biri. İnsanları kaba ve çirkin, medeniyetten nasibini almamış, metro istasyonları afedersiniz sidik kokusundan geçilmiyor, şehir ruhsuz, şehir çok soğuk. Avrupa'nıni bizim kafamızdaki Avrupa'nın değil, Hitler'in rüyalarını süsleyen Festung Europa'nın başkenti adeta. Yaşlı, köhne, içe kapalı, sümsük Avrupa'nın başkenti.

Laf Brüksel denen o rezil şehirden açıldı devam edeyim: Brüksel sokaklarında dolaşırken bir posta kutusu gördüm.. Çok eski bir binanın duvarına asılmış eski bir porta kutusu. Kaç yıldır orada duruyor tahmin etmek güç: Üzeri işlemelerle süslü bu kutunun rengi kararmış, pas - bronz rengi bir karışım haline gelmişti. Üzerinde çizikler, bezikler vardı. Hiç boyanmadığı ya da en azından yıllardır boyanmadığı her halinden belliydi: Ama üzerinde tek bir grafiti ya da çıkartma ya da bir yazı, resim falan yoktu! Sadece posta kutusu ve üzerinde yılların izi. O eski posta kutusunun asılı olduğu o eski binanın bulunduğu o eski mahallenin bir tane mi afedersiniz piç veledi yoktu, posta kutusunun bir tarafını kıracak? Bir tane mi gencin aklına yıllardır o posta kutusunun bir kenarına sevgilisinin adını yazmak gelmedi? Bir tane mi siyasi parti ya da eğlence partisi ya da bilmemneyin bilmemnesi bir iki çıkartma yapıştırmadı o körolmayasıca kutunun üstüne? Zamanda ve mekânda hem mecâzi hem gerçek anlamda asılı kalmış o kutu, çevresinde yaşayan insanların tek bir izini dahi taşımıyordu üzerinde. Onu üreten işçinin eseriydi ama sonra ister Brüksel'de ister hayalet bir kasabada asılı kalmış olsun, görenin ayırt etmesi mümkün değil. Zamanda ve mekânda asılı kalmış: Ağır ağır ama çok ağır biçimde yaşlanan, bir adım dahi ileriye gidemeyen, ne ileride ne geride, limboda bir posta kutusu. Aynı içinde bulunduğu mahallenin sakinleri ve o mahallenin bulunduğu kentin sakinleri ve kentin bulunduğu kıtanın sakinleri gibi: Zamanda ve mekânda asılı kalmış. Köhne. Festung Europa. Köhne ve yaşlı. Kurban olayım Anadolu'ma.

Neden televizyon kanallarında programlar hep saat başlarında, çeyrek geçe, buçuk ya da çeyrek kala başlar? Mesela bir program 16:00'da başlayacaksa, ondan önceki program 15:45 ya da en fazla 15:50'de bitiyor ve ardından reklamlar ve "bu bir reklamdır" kamuflajlı "advertorial"lar başlıyor. Şahsen bir izleyici olarak bu fasıl başlayınca içgüdüsel olarak kanal değiştiriyorum ama geçtiğim kanalları büyük çoğunda da aynı saatlerde zaten reklamlar dönüyor. Mesela bir kanal çıksa ve programlarını ara saatlerde falan başlatsa, diğer kanallarda reklamlardan kaçan izleyiciler bu kanala düşse?

Bu sene kriz var. Kriz kriz. Dünyadaki tüm tüketiciler masraflarını kısıyor, patronlar da öyle. Para kısmaya ihtiyaçları olsun ya da olmasın. Arabasını değiştirmeyi düşünüyorsa eğer bir süre öteledi amcanın teki, ev hanımı teyze buzdolabını yenilemekten vazgeçti, herkes kendine göre muslukları kıstı. Krizden en kötü etkilenen ülkelerin başında, düşen petrol fiyatlarının da etkisiyle, Rusya geliyor. Tüm bunlar ne anlama geliyor? Mesela bu sene Türkiye'de turizm çok kötü fena çökecek. Turizm'den gelen gelir muhtemelen önceki senelerden çok daha düşük olacak. Buna ilaveten otomotiv ve beyaz eşya zaten öldü. Turizm hizmet sektörü, ArGe yatırımı yapmanıza ya da bir bilgisayar mühendisi seviyesinde personel yetiştirmenize gerek yok. Beyaz eşya, otomotiv ve elektronikte zaten ArGe ülkesi değil üretim ülkesiyiz. Elin Fiat'ı, Opel'i, Toyota'sı falan kendi derdine düşmüşken bizi kim ne yapsın? Velhasıl başkasının işçisi olursan, işvereninin işi bozulunca ilk harcanan sen olursun değil midir?

İran'da bugün cumhurbaşkanlığı seçimi var... Seçim.. Yani İran'da bugün insanlar sandık başına gidip ülkeyi kimin yöneteceğini seçecekler. Belki muhafazakar Ahmedinejad, belki reformcu Musevi. Geçenlerde ABD, 1953 İran'da darbe düzenlediği için özür diledi. 1951'de seçimle işbaşına gelen Musaddık, petrol kaynaklarını millileştirmek için adım atınca, CIA'in düzenlediği bir darbe ile hükümetten indirilmiş, akabinde ömrünün sonuna kadar ev hapsinde tutulmuştu. Musaddık'ın yerine ise ABD'nin bir dediğini iki etmeyen Şah Rıza Pehlevi geçmişti. Demokrasiyi yaymak, özgürlük, terörizme karşı küresel savaş... Anlayaman...

Taraf ve F şurekası gibi ağzından salyalar aka aka ve bir psikolojik harekâtın bilerek ya da bilmeyerek parçası olma onursuzluğunu taşıma günahını işlemeden ya da 1930'lara rahmet okutacak bir etnik ırkçılık / militarizm şakşakçılığı yapmadan TSK eleştirisi yapabilecek bir ademoğlu var mı bu ülkede? Mesela GenelKurmay Başkanlarının önemli bazı gün ya da durumlarda, ünlü düşünür ve teorisyenlere atıfta bulunarak yaptıkları konuşmaları alıp, adamakıllı bir bilimsel eleştiri kaleme almanın kimseye, hiçbir kuruma küfür ya da yağdanlık etmek olarak algılanmaması ne tatlı bir şey olurdu kimbilir... Bilemen...

"Burçak Tarlası" Türk kadınının gerçekte ne olduğunu özetleyen bir türküdür. "ilahi kaynana.. ömrün tükene... eğdirme fesini kalkar giderim... evini başına yıkar da giderim..." Çektiklerini içine atan, asi, boynu, başı dik, gerekirse gözünü karartan... Başın örtüsü falan hikaye. Türk kadınına önce özgür irade ve özgüven ve dahi cesaretin yeniden kazandırılması lazım. Örtüye falan sığmayan şeyler bunlar zira.

İstiklal Caddesi'ne avazları çıktıkları kadar bağırıp, kendilerine ezberletilen sloganlarla çevredekilerin kulaklarına tecavüz edercesine slogan atıp gazete satan solcu genç arkadaşların kaçı bir umumi tuvalette karşılaştıkları temizlikçiye, kaldırımı onaran inşaat işçisine, sabah evden çıkarken karşılaştıkları (ve muhtemelen güne güneş henüz doğmamışken "aydın olsun!" demiş olan) kapıcıya "Kolay Gelsin!" demektedir ve bunu içten gelerek demektedir? Emeğe saygı sadece Che Guevera rozetleri, kirli sakal + şarap süzen bıyık, Nazım Hikmet şiiri, oligarşi, devrim, halkların kardeşliği, emek ve daha bir sürü posası çıkana kadar cümle içinde defalarca kullanılan kelimeye tıkılıp kalmak mıdır? Bir "Kolay Gelsin"e sığabilecek ve hatta ondan taşıp gözünün parlamasına neden olacak kadar güçlü bir emeğe saygı, köhnemiş, amaçsızlaşmış bir solculuk oyununa kuma olmak zorunda mıdır? Veyahut solculuk türkü barlarda şalgam + rakıya aptallık derecesinde pahalı hesap ödeyip gerçek manasını anlamadan ve beceremeden ve sırf çekmiş olmak için çekilen halay mıdır?

Geçenlerde Penguen miydi, Uykusuz muydu, birisinde okudum ve son zamanlarda okuduğum en güzel tespitlerden biriydi. Galiba Memo Tembelçizer'in köşesiydi, "Tespitim Var" gibi bir başlığı vardı. Çizerin teorisine göre halay, köy yaşamını sembolize eden bir halk oyunu idi (belki bu gerçekten üzerinde daha önceden düşünülmüş, yazılıp çizilmiş bir teoridir, bilemiyorum. Aslında bilmek ve bununla ilgili daha fazla şey okumak, düşünmek isterim). Halayda herkes, yanındakinin ayak ve vücut hareketlerine uyum sağlamak zorundadır: Halaybaşı hariç - o da köy muhtarı ya da köy ağazı oluyor sanırım. Halayda herkes uyum içinde hareket etmelidir ki halay bir şeye benzesin: Bireysellik yoktur. Önemli olan halay barı, yani bireylerin oluşturduğu grup yani komün yani köydür. Üniversite şenliklerinde, eylemlerde falan iğrenç ötesi, koreografi bile denemeyecek bir paspallıkla halay çekiyormuş gibi yapan, sol söylemlere iş düşünce bireyin özgürlüğünden dem vuran kardeşlerin kaçı bu açıdan değerlendirmektedir, içine ettikleri halayın?

"Kısa dönem askerler, askeri mahkemeye gittikleri zaman asteğmen statüsünde oluyorlarmış" palavrasına inanılmayan bir dünya düşlüyorum.

Bir keresinde AŞTİ'deki kitapçının önünde bir grup ocaktan geldiği her halinden belli bir grup delikanlının muhabbetine kulak misafiri olmuş, hiç adetim olmamasına rağmen müdahale etmiştim. Kendi aralarında Türkiye'yi Birinci Dünya Savaşı'na İsmet İnönü'nün soktuğunu, bu ihaneti nedeniyle Atatürk'ün onu ülkeden kovduğunu konuşuyorlardı.

Küreselleşme nedir? Beyaz çikolatalı moka ya da Burger King'dir. Dünyanın neresine giderseniz gidin, mesela Starbucks'a, beyaz çikolatalı Moka sipariş ettiğinizde beyaz çikolatalı moka alırsınız ve tadı üç aşağı beş yukarı aynı olur. O ülkenin dilini bilmeye gerek yok, adetlerini kültürlerini falan.

İngiliz bir dostum anlatmıştı: İngiltere'de trafikte selektör yapmak "seni görüyorum ve yavaşlayacağım" anlamına geliyormuş. Yani mesela bir yayaıy gördünüz, selektör yaparak onu farkettiğinizi ve yavaşlayacağınızı ifade ediyormuşsunuz. Türkiye'de ise tam tersi: "yavaş ol ben geliyorum!"

Falan filan...

Etiketler:

17 Nisan 2009 Cuma

selcukozmumcu.com


Endüstriyel tasarımcı ve 3 boyutlu görsel modelleme uzmanı, sevgili kardeşim Selçuk Özmumcu, kişisel sitesini açtı.

Özellikle otomobil ve hava araçlarına karşı tutku derecesinde ilgisi olan ve bu ilgisini titiz modellerine aktaran Özmumcu'nun sitesindeki çalışmalara göz gezdirmenizi tavsiye ederim. Kendisinin 3 boyutlu modelleme alanındaki göz kamaştırıcı kabiliyeti, UH-1H projesinde kendisini tüm açıklığı ile gösteriyor.

Sitede ayrıca tasarım süreçlerine ilişkin çok güzel dokümanlar var; ilgi duyanların işine yarayabilir.

Etiketler:

20 Ocak 2009 Salı

Ruhun Şad Olsun

Etiketler:

01 Aralık 2008 Pazartesi

Güle Güle Hocam...

Şakir Kocabaş'tan sonra bir başka çok sevdiğim hocamın, Rıza Alsan Meriç'in vefatını büyük bir üzüntüyle öğrendim. Son derece donanımlı bir bilim adamı; nazik, iyiniyetli bir insandı. Diplomamı kendisinden almıştım. Dersine girmiş olmaktan dolayı gurur duyuyorum. Mekânı cennet, toprağı bol olsun.

Etiketler:

14 Kasım 2008 Cuma

Kafama Takılan Şeyler #2

Takımyıldızlar... Geçen gün Zeitgeist the Movie'yi izliyordum. Belgesel - filmin ilk bölümü Hz İsa - Hristiyanlık üzerine idi. Burada takımyıldızlara değinilen bir bölüm vardı: Balık burcu, Kova burcu vesaire...

Daha sonra National Discovery'de Mısır Piramitleri ile ilgili bir belgesel izlerken (bu arada bu piramitlerle ilgili kaç tane belgesel çekildi çok merak ediyorum) Orion takımyıldızından bahsettiler.

Şimdi açık bir gecede, gökyüzüne baktığımda parlak / sönük bir sürü yıldız görüyorum. Ben kafama göre, aynı bulutları değişik değişik şekillere benzetiyormuş gibi, birinin "koyun" dediğine "hayır o süt içen bir keçiye benziyor" diyebileceğim gibi, 5 yıldızı bir araya getirip "ahan da Orion takımyıldızı" dyen antik elemana "hayır kör müsün, bak şurada bir yıldız daha var, onu da eklersen tam bir şempanzeye benziyor, bence bu Şempanze Takımyıldızı'dır" diyemez miyim?

Antik çağlarda yaşayan insanlar bir araya gelip bir fikir birliğine mi varmışlar, bir konferans neyim mi yapmışlar yıldız haritalarına dair? Neden "Balık", "Kova", "Oğlak" vs? Neye göre? Ve dahası bu şekiller ve isimler neye göre ve nasıl evrensel bir nitelik taşıyor?

Etiketler:

04 Kasım 2008 Salı

Kafama Takılan Şeyler #1

Fransız müzik kanalı MCM'i izlerken farketmiştim ilk olarak. Fransız kaynaklı müzik klipleri başlarken ilk bir kaç saniyede, genelde ekranın sağ alt köşesinde bir logo ya da isim yazıyor; klibi hazırlayan ajansın ismi olabilir. Ama bu uygulama sadece Fransa kaynaklı kliplerde var, ara sıra Yunan müzik kliplerinde de görüyorum. Hani bizim kliplerde yönetmen, ajans, sponsor falan klibin sonlarına doğru ekranda görünür ya, Fransız kliplerinde bu marka / isim / logo her ne ise, sadece klibin ilk bir kaç saniyesinde görünüyor.

Neden böyle? Fransız Sinema - TV geleneği midir bu?

Etiketler:

29 Ekim 2008 Çarşamba

Long Live the Republic!

Etiketler:

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Ben Büyüdüm ve Kirlendi Dünya

1980 yılında doğduğumdan bu yana televizyonların ana haber bültenleri ve gazeteler vasıtasıyla şunlara tanık oldum:

1975 - 1990 Lübnan İç Savaşı
1980 - 1988 İran Irak savaşı
1981 İsrail'in Osirak Saldırısı
1982 Birinci Lübnan Savaşı
1988 - 1994 Ermenistan - Azerbaycan Savaşı
1990 Irak'ın Kuveyt'i İşgali
1991 Birinci Körfez Savaşı
1992 - 1995 Bosna Savaşı
1994 - 1996 Birinci Çeçen Savaşı
1998 - 1999 Kosova Savaşı
1999 - 2004 İkinci Çeçen Savaşı
2003 İkinci Körfez Savaşı
2003 - ... Irak İç Savaşı
2006 İkinci Lübnan Savaşı
2008 Kafkasya Savaşı

Bunların üstüne 1987, 1996 ve 1997 yıllarında Yunanistan, 1998 yılında Suriye ile sıcak savaşın kıyısından dönülmesi,

1984'ten bu yana süren asimetrik savaş / düşük yoğunluklu çatışma,

Başlıcaları 1995, 1997 ve 2007 olmak üzere çok sayıda sınır ötesi askeri harekat; hava bombardımanları,

1980'de bir adet harbici, 1997'de postmodern / psödo ya da adına ne derseniz darbe...

Ve hala ben ve ülkem tek parçayız.

Buna da şükür...

Etiketler:

08 Temmuz 2008 Salı

İlk Resimlerim...

Evin derinliklerinde, bir çantanın içindeki ilkokul defterimin arasında buldum aşağıdaki resimleri. Gazete ve kitap sayfalarına çizdiklerimi saymazsam, düz beyaz boş bir yaprağa çizdiğim ilk resimler. 1987 Eylül’ünde, Side’deki tatilimiz sırasında bir akşam ailece gittiğimiz restoranda can sıkıntısından peçete üzerine çizmiştim onları. Görür görmez o akşamı ve çizerken neleri düşündüğümü hatırlayıverdim.

1987 Eylül’ü... Challenger mekiği bir sene önce infilak etmiş, Sovyetler Birliği daha dağılmamış, İran – Irak Savaşı devam ediyor, Türk Milli Takımı şerefli yenilgiler döneminin zirvesinde, F-16 projesi yeni başlamış, ilkokula başlamama kısa bir süre kalmış, Side daha keşfedilmemiş ufacık bir yer...



Karargahın üzerinde dalgalanan bayrakta beceriksizce çizilmiş Gamalı Haç, bunun bir Nazi binası olduğunu gösteriyor. O zamanlar gece vaktini tasvir etmek için hep bayrağımızdaki gibi Ay Yıldız çizerdim. Nöbetçi kulübesinin yanı başında, miğferi başından çıkmış asker, yerde ölü yatıyor. Karargahın içinde iki komutan akşam yemeği yiyorlar. Uçağın tipine, kanat uçlarındaki füzelere bakılacak olursa F-16 projesinden bir hayli ilham (!) almışım. Kanat altı yakıt tanklarını da ihmal etmemişim! (Muhtemelen onları da bomba sanıyordum)






Askerin teçhizatı... Soldan sağa sırayla: Kasatura kılıfı; üzerinde kamuflaj desenleriyle birlikte, kasatura, el bombası; pimini unutmamışım, TSK Armasının beceriksiz bir taklidi, palaska ve takılı su matarası, miğfer...



Favorim... Yukarıdaki çizimde bombalanan Nazi Karargahı'nın mutfağı.. Şişelerin üzerindeki Gamalı Haç'a bakılacak olursa hayal dünyamdaki Nazilerin damak zevki oldukça genişmiş! Çeşit çeşit "Nazi içkisi"nin yanı sıra, o gece Side'deki restoranda gördüğüm deniz mahlûkatından etkilenmiş olmalıyım ki, akrep-benzeri bir yaratığı da mutfağa dahil etmişim. Yazık, başlarına bomba düşüyor ama Herr Generaller nelerin peşinde!

Rafların üstündekiler de muhtemelen ekmektir. Şimdi hatırlayamadım.

Etiketler:

17 Nisan 2008 Perşembe

Geçmiş Zaman Olur ki...



Air International dergisinin, İtalyan havacılık sanayiinin tanıtıldığı Şubat 1979 sayısının kapağını, o dönemde Türkiye'ye teslim edilen F-104S Starfighter uçakları süslüyor.
Toplam 40 adet alınan F-104S'ler, THvKK hizmetinde av - önleme görevlerinde kullanılmıştı

(Resmin büyük hali için üzerine tıklayınız)

Etiketler:

13 Şubat 2008 Çarşamba

Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı

3,000m koşu standardı 14.5 dakikadır. Esas olan bölüğün koşuya birlikte başlayıp, en azından 1,500m civarına kadar birlikte devam etmesidir. Bölük flaması, en önde koşan asker tarafından taşınır ve koşu sırasında el değiştirir.

Koşarken iki çok önemli husus vardır: 1. Nefesi ağızdan alıp burundan vermek, 2. Asla yürümemek; dinlenmek için dahi olsa en azından çok yavaş tempoda koşmaya devam etmek. Zira yürümeye başlandığı anda "şişilir".

3,000m koşu, spor denetlemesinde Temel Beden Eğitimi (TBE) ile birlikte iki ana denetleme konusundan biridir. Bölük mevcudunun 90%'ından azının bu mesafeyi 14.5 dakikadan fazla koşması, bölüğün denetlemeden 0 puan alması anlamına gelir.

Parkur başlangıcı kışla dışında... Koşuya katılacak 76 asker, 3 adet MAN kamyona binecek. Sıraya giriyoruz. Sırada birbiriyle iddialaşanlar, sigara içenler, acemice ısınmaya çalışanlar.. Komut geliyor, birer birer kamyona biniyoruz. Kasanın içi havasız ve dar. Kısa bir bekleyişin ardından hareket ediyoruz. Nizamiye kapısından dışarı çıkınca işin ciddiyeti anlaşılıyor. Kamyonun arkasından geride bıraktığımız yoka bakıyorum. Git git bitmiyor! İki tepecik aşıyoruz ve hala devam ediyoruz. Yolu seyrettiğim için pişman oluyorum (sanki bir şey değişecek gibi)

Kamyonlar duruyor (çok şükür). Aşağı atlıyoruz. Mesafenin uzunluğu gözümü korkutuyor. Beceriksizce ısınmaya çalışıyoruz. Neden sonra sıraya geçiyoruz; iyi koşanlar arkaya komutu geliyor. Ancak içimden, bir yerden sonra fazla bir öneminin kalmayacağını biliyorum bu düzenlemenin.

"Başla" komutu geliyor. Çocukluğumdan beri başıma musallat olan o lanet yine kendini gösteriyor. İki bacağım da kaskatı kesiliyor. Koşamıyorum, hatta yürüyemiyorum. Sıranın sağından solundan arkadaşlar beni geçiyorlar. 1-2 saniyelik cehennem ızdırabından sonra tempomu buluyorum. Sıranın epey gerilerine düştüm ama sorun değil. Koşuyorum.


Yaklaşık 100m sonra ayağımdaki kışlık botun ağırlığını farkediyorum. Bu kadar ağır değildi bu! Kalp atışlarım hızlanmış. Nefesi burnumdan alıp ağzımdan vermeye çalışıyorum ama çok zor! Bacaklarımın ritmi ile nefes alış verişim dengeli değil. Tükettiğim kadar oksijeni çekemiyorum ciğerlerime ve bu bir tür panik duygusuna sebep oluyor.

Arkadaşlarım tarafımdan sağımdan solumdan geçiliyorum ama umrumda değil. Gölgeme bakıyorum ve sadece ona odaklanmaya çalışıyorum. Tempom sabit. Nefes almakta zorlanmaya başlamışken aklıma özel kuvvet askerleri ve komandolar geliyor. Onlara duyduğum saygı bir kat daha artıyor. Doğru dürüst hiç spor yapmamış ben, topu topu 150m koştuktan sonra nefes nefese kalmış haldeyim.

Devamlı bacaklarıma odaklanmaya çalışıyorum. Ayak bileklerimden yukarı doğru ilerlemekte olan sızıyı farkediyorum. Burundan nefes almayı çoktan bıraktım. Ter damlaları ensemden sırtıma süzülüyor. En azından nizamiyeye kadar aynı tempoyla koşmalıyım. 14.5 dakika zaten hedefim değil; kendi süremi geliştireyim yeter.

Evimdeki kanepem gözümün önüne geliyor. Neden bilimyorum, bir anda gözümün önüne tüm canlılığıyla evimdeki kanepem geliyor.

Ve o an olanlar oluyor.

Yılgınlık irademe tecavüz etmeye başlıyor. Sanki ellerimi ve kollarımı kilitlemiş; ıslak ve yapışkan diliyle beni taciz ediyor. Tiksiniyorum ondan ama yavaş yavaş beni ele geçiriyor. "Yürü" diyor, o berbat sırıtışının sıvadığı ağzıyla; "boşver" diyor "kime, neyi ispatlayacaksın?"

Kovuyorum başımdan, kulaklarımı tıkıyorum. Konuşmaya devam ediyor (dudaklarını okuyabiliyorum)

Nizamiye kapısı henüz görünürde yok. İkinci tepeceğin hemen arkasında; yaklaşık 300m mesafede.

Tempomu korumak için son gücümü harcıyorum. Ama yaklaşık 10 dakika sonra göreceğim üzere, aslında daha harcayacak çok gücüm var. Gel de bunu oksijen, daha fazla oksijen için yalvaran, haykıran o ciğerlere anlat!

Yine de tempomu koruyorum. Bir şekilde başarıyorum. Ayaklarımın dili olsa acıdan dünyanın en korkunç çığlıklarını atarlardı herhalde. Asfalt botlarımı, botlarım ayak tabanlarımı kamçılıyor. Alnımdan süzülen terler gözlerimi yakıyor.

Yine de devam ediyorum.

Yutkunmakta zorlanmaya başlıyorum. Tükürüğüm çamurumsu bir kıvama gelmiş; ne tükürebiliyor ne de yutkunabiliyorum. Her yutkunma denemesinde boğazıma yeni bir bıçak saplanıyor.

Yine de tempomu koruyorum. Ve bunu her defasında farketmek bana moral veriyor.

Ve nizamiye göründü.

Yılgınlık saldırmaya devam ediyor. "İki adım yürü", diyor, "biraz açıl, nefes al, şiştin". Çok bel altı vuruyor. "Dalağın patlamak üzere, ciğerin yırtılacak, kalbin duracak!" (Yalan!)

Masa başında geçirilen saatlerin, çizburgerlerin, Starbucks'ın, Double Whopper'ın, Rus salatasının, rakının, biranın ve diğer hepsinin ne anlama geldiğini anlıyorum her nefesimde.

Ayaklarım, ciğerlerim, baldırlarım kavruluyor. Her adımda hem bitiş noktasına biraz daha yaklaşıyorum hem de daha fazla acı çekiyorum. Ah bir nizamiyeye varabilsem!

Ve o an çok büyük bir hata yapıyorum. Artık tüm hedefim nizamiyeye kadar tempomu hiç düşürmemek. Kendi kendime ihanet ediyorum. Yılgınlık irademe ilk hasarı verdi işte!

Artık neredeyse tüm bedenim yanıyor. Birkaç adım yürüyorum sonra istemsizce yeniden koşmaya başlıyorum. Varış noktası artık git gide uzaklaşıyor benden. Nefes alıp verebilmek çok büyük çaba gerektiriyor; zaten içime çektiğim hava önce damağımı sonra ciğerlerimi yakıyor. İçime ateş çekiyorum her adımda. Dayanılır gibi değil.

Parkur üzerinde sağlı sollu dizilen Aile Kantini, Kararâh binası, Mutfak, Gazino ve revir birer birer geride kalmaktadır. Varış noktasına takrîbi mesafe 250m.

Varış noktasında bekleyen arkadaşlarımı görüyorum. Artık son hattı, son bir gayretle koşmak için çabalıyorum. Ciğerlerimin altında karnımın içinde taşlar yığılı sanki. Kendimi zorluyorum.

Ve bitiyor. En sonunda duruyorum. Nefes almak, oturmak, ayakta durmak acı veriyor. Terler bütün vücudumdan aşağı akıyor. Ayaklarımın dibinde minik gölcükler oluşuyor. Kollarım, bacaklarımın her yeri, ayaklarım, tüm gövdem sırılsıklam. Terler bacaklarımdan kamuflajımın dışına sızıyor. Suretımın kıpkırmızı olduğunu görmesem de hissedebiliyorum.

Ve kendi kendime söyleniyorum:

"Nizamiyede durmayacaktım. Yürümeyecektim!"

Son pişmanlık fayda etmiyor. Kaybettim. Başaramadım. Koşamadım. Yıllardır ihmal ettiğim spor, düzgün beslenme benden intikam aldı. Yılgınlık irademe tecavüz etti. Kırıldım.

"Bir dahaki sefere" diyorum, başarısızlığını halının altına süpürmek isteyen her mağlup gibi. Ama içimden bir dahaki seferin çok da farklı sonuçlanmayacağını biliyorum.



Etiketler:

09 Şubat 2008 Cumartesi

Eve of Destruction





The eastern world, it is exploding
Violence flarin’, bullets loadin’
You’re old enough to kill, but not for votin’
You don’t believe in war, but what’s that gun you’re totin’
And even the Jordan River has bodies floatin’

But you tell me
Over and over and over again, my friend
Ah, you don’t believe
We’re on the eve
of destruction.

Don’t you understand what I’m tryin’ to say
Can’t you feel the fears I’m feelin’ today?
If the button is pushed, there’s no runnin’ away
There’ll be no one to save, with the world in a grave
[Take a look around ya boy, it's bound to scare ya boy]

And you tell me
Over and over and over again, my friend
Ah, you don’t believe
We’re on the eve
of destruction.

Yeah, my blood’s so mad feels like coagulatin’
I’m sitting here just contemplatin’
I can’t twist the truth, it knows no regulation.
Handful of senators don’t pass legislation
And marches alone can’t bring integration
When human respect is disintegratin’
This whole crazy world is just too frustratin’

And you tell me
Over and over and over again, my friend
Ah, you don’t believe
We’re on the eve
of destruction.

Think of all the hate there is in Red China
Then take a look around to Selma, Alabama
You may leave here for 4 days in space
But when you return, it’s the same old place
The poundin’ of the drums, the pride and disgrace
You can bury your dead, but don’t leave a trace
Hate your next-door neighbor, but don’t forget to say grace
And… tell me over and over and over and over again, my friend
You don’t believe
We’re on the eve
Of destruction
Mm, no no, you don’t believe
We’re on the eve
of destruction.

Etiketler:

09 Temmuz 2007 Pazartesi

Nerede kalmıştık?

Bir talihsizlik nedeniyle kesilen "Siyah Gri Beyaz" yazılarıma, kaldığı yerden devam ediyorum. Arada vermek zorunda kaldığım esi "uzun süreli tatil" ya da "inziva" olarak adlandırıp, yolun geri kalanına bakmayı tercih ediyorum. Upuzun bir yol var önümde; yürümeye devam ediyorum.

M. Arda Mevlütoğlu
09.07.2007
İstanbul

Etiketler:

07 Temmuz 2006 Cuma

İzninizle...

The image “http://www.fethiyeyachting.com/jpg_files/turkish%20raki.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.

Etiketler:

02 Nisan 2006 Pazar

Bir sene olmuş...

Tam bir sene değil aslında. Bu internet günlüğüne (blog) ilk yazıyı 26 Nisan 2005'te yazmışım, bunu da 2 Nisan 2006 günü yazıyorum. Aslında "yazmışım" değil de "kopyalamışım" daha doğru bir fiil olurdu. Çünkü o yazı ("Osiris'in Ölümü: Osirak Saldırısı") bir süre önce internet ortamından tamamen kaybolan Turkish Defence dergisinin forumu için tarafımdan kaleme alınmıştı; dokuz saat, yanılmıyorsam altı fincan koyu kahve ve bir kaç kaşarlı sandviçe bedel bir mesai sonunda...

Televizyondaki "Top Gun", "Demir Kartal" benzeri filmler, Falkland ya da İran - Irak ya da Körfez Savaşı görüntüleri, Uçantürk ya da M5 ya da Savunma Teknolojileri ya da Savunma ve Havacılık dergileri, PM uçak maketleri, THK şubelerinin vitrinlerindeki uçak posterleri, yakınlardaki bir hava üssünün jetleri, fazlasıyla meraklı bir ağabey ya da akraba... gibi etkenlerin bir ya da birkaçının bileşimi ben ve benim gibi pek çok insanın dünyayı algılama şeklini, dikkat ve enerjisini odaklayacağı şeyleri belirledi. Eminim ki ben ve benim gibi pek çok insanın çocukluk ve gençliklerinde pek çok gülümseten anı vardı: kitap arasında Uçantürk okumalar, deftere çizilen haritalar üzerinde yapılan savaş planları, PM maketleri birbiriyle savaştırmalar gibi.

Buradan sonra "daha sonra lise yıllarında hobim giderek bir yaşam biçimi halini aldı, üniversite tercihimi belirledi, giderek daha ciddi şekilde konuya eğildim ve tadaaa!! Buradayım" türü bir yazı bekleyen okuru hayal kırıklığına uğratacağım. Olası "hadi be"lerden dolayı şimdiden özür dilerim (veya umrumda değil)

Çünkü bu, o tür bir yazı değil.

Bu, hiç de "Geçmişe baktığımda ne yollardan geçmiş, ne tercihler yapmışım.. Maziyi hatırlarım da..." türü bir yazı değil. Bu "Geçen bir sene içerisinde mümkün olduğu kadar fazla insana ulaşmış ve faydalı olmuş olduğuma inanıyorum" türü bir yazı da değil. Kendime bir görev biçmedim; faydalı olmak, bilgi kazandırmak için kendimi sorumlu kılmadım, sorumlu hissetmedim. İlham alıp ilham vermekti tek amacım, halen de öyle. Ama paylaşarak, ama sorarak, ama araştırarak, ama tartışarak, hem de yeri geldiğinde kıran kırana tartışarak kısacası etkileşerek, iletişerek yapmak istedim bu "ilham alışverişini"; halen de istiyorum.

Kendi yazım veya buraya koyduğum bir makale olsun (bu arada umarım telif hakkı konusunda bir acemilik yapmamışımdır!), bu internet günlüğünü okuyan insanın "hakikaten böyle de bir bakış açısı var" demesini umdum. Hayatın sadece siyah ve beyaz renklerden ibaret olmadığını, grinin tonlarından meydana geldiğini anlatmak istedim. Konu iki devlet arasındaki ilişki de olabilir, bir tank ihalesi de, bir siyasetçinin demeci de, hayattaki trilyonlarca (altı sıfır atılmış haliyle hem de) başka şey gibi: Bunlarda da sadece iki renk yok, olamaz da.

Bu arada bazen de sırf bir şey yazmış olmak için yazdım: Sırf tembelliğimden yalın bir ihale haberi koydum; itiraf ediyorum.

Hayattaki yegane amacım, arkamda bir iz, bir eser bırakmaktır. Bu bir makale (ya da makaleler) şeklinde olabilir, çizdiğim bir resim şeklinde olabilir (ki bunun ihtimali gittikçe düşüyor, ellerim çizim kaleminin ve kağıdın dokunuşunu unutmaya başladılar), bir kişiye ilham kaynağı olacak bir fikrim ya da kelâmım şeklinde olabilir... Bilmiyorum. Bir şey yaratmak, hem de katma değer olacak bir şey yaratmak ve onu arkamda beni temsil etmek üzere bir iz, bir imza olarak bırakmak istiyorum.

"Siyah, Gri, Beyaz" bu amacım doğrultusundaki umutsuz çabalarımdan bir tanesidir.





Arda "orko_8" Mevlütoğlu

Etiketler:

29 Aralık 2005 Perşembe

50 Bin Lira

İlk yudumunu aldığım bayat kahvenin fincanını indirince fark ettim onu. Kim bilir ne kadar zamandır oradaydı, ama benim evrenime o anda girmişti. Aslında görünmesi, fark edilmesi bile çok zordu: Hava rengindeki gömleğinin üzerine toz rengi kazak, onun üzerine su rengi yelek, onun da üzerine toprak rengi ceket giymişti. Bu giysilerin kaç kış, kaç güz gördüğünü tahmin etmek zordu; kendisinden bile yaşlılardı muhtemelen. O kadar eskilerdi ki, sanki çatlamış derisinin bir uzantısı olmuşlardı.

Yüzüne, yılların yüzünden arta bıraktığı abideye baktım. Göz çukurları kelimenin tam manasıyla çukurlaşmıştı. İçlerindeki bir çift mavi gözün büyüleyiciliği yıllar önce sönmüş olmalıydı, çakır hayaleti gibiydiler. Anlam aramak boşunaydı o hayaletlerde. Beyaz sakalları kasketinin altından görünen saçları ile aynı uzunluktaydı: Ne uzun ne kısa. Varlığından arda kalan her şey gibi; ne çok ne az. Ne var, ne de yok. Ölüm ile hayat arasına sıkışmış gibi.

Kahvemden ikinci yudumu aldığım sırada çakır hayaleti gözleri yere yöneldi, yeri taramaya başladılar. Oturduğu sandalyeden sola kaydı hafifçe, parmak uçları ile yeri yokladı. Bir şey arıyor gibiydi ama hareketleri o kadar sönük, o kadar cılızdı ki, bir şeyi gerçekten aradığını söyleyebilmek çok zordu. Çabaları gittikçe daha da belirginleşti, aramaya devam ettikçe daha da canlandı sanki. Kafasını yavaşça yere yöneltti, ayaklarının dibine bakmayı başardı. Kahvemi unuttum, otogardaki tüm telaşı, ayağımın dibindeki çantamı, otobüsümün saatini unuttum. Karşımdaki insanüstü çaba büyülemişti beni, esir olmuştum.

Bu sırada toprak kadar yaşlı görünen adam yere iyice eğilmiş, iki eliyle beton zemini tarıyordu. Yere kapaklanması için biraz daha kuvvetli nefes alması yetecek gibi görünüyordu.

Kendimi toparladım. İçimden adama yardım etmek, ne kaybettiyse bulmasına yardım etmek geldi. Bu şekilde kendini zorlaması içimi acıtıyordu. Garip, bir fidan gibi görünüyordu. Rüzgar biraz kuvvetli esse köküyle birlikte savrulacak bir fidandı. Fidan gençliğin sembolü değil miydi ama?

- Amca bir şey mi kaybettin, yardım edeyim?
- He?
- Bir şey mi kaybettin amca, yardım edeyim?
- He he.. 50 bin Lira vardı, düştü yere.
- Dur bakayım, neredeymiş...

Hiç bir yerdeydi. Yerde para yoktu. İronik bir şekilde, kalabalık otogarın o köşesinde yerde madeni para rolü oynayabilecek bir toz birikintisi bile yoktu. Amca, ellerini olmayan bir şeyi aramak için yere sürüyordu.

- Amca yok burada para, yanlışın olmasın?
- He?
- Para diyorum, burada para yok.
- ...

Çakır hayaletleri gözlerimin içine baktı, ama bu amaçla bana çevrilmemişlerdi sanki. Gözlerimin olduğu yerde binlerce 50 bin Lira da olsa aynı şekilde bakacaklardı sanki.

Amcanın gözleri anlamları ile birlikte görme yetisini de uzun süre önce kaybetmiş olmalıydı.

Cebimden çıkardığım bir madeni parayı hafifçe yere bıraktım. 50 bin Lira olup olmadığı önemli değildi. Sonra da bulmuş gibi yaptım. Donuk mavi gözler bu sahtekarlığımı fark etmeyecekti nasılsa.

- Bak amca buradaymış, buldum.
- He?
- Buldum, buldum.. Bak paran!
- Sağol.

Beklediğim şekilde, gözlerde herhangi bir tatminin ya da rahatlamanın izine rastlamadım. Parayı yavaşça cebine koydu, solgun bir şekilde boşluğa bakmaya kaldığı yerden devam etti.

Yerime oturdum. Kahvem çoktan soğumuştu, zaten nedense artık içmek içimden gelmiyordu. Yaşlı adam tam karşımdaydı. Sonra birden, şaşırtıcı derecede hızlı bir biçimde sandalyesinden doğruldu, yere çömeldi ve emekleme pozisyonu aldı. Elleri ve dizleri ile yeri süpürmeye başladı. İçim acımaktan öte artık sıkışıyordu sanki. Fırlayıp kollarına girdim. Tüy kadar hafifti. Kaldırıp sandalyesine geri oturttum.

- Amca ne yapıyorsun, paranı bulduk ya?
- Mermi geliyor, mermi.
- Ne?
- Mevzi alayım, mermi geliyor.
- Ne mermisi amca?
- ... Param var idi, 50 bin Lira. Yere düştü.

Kafam allak bullak oldu. Bir şey düşünemez, yapamaz hale geldim. Tam o sırada yetişen çaycı beni bu şok durumundan kurtardı.

- Yahu gazi amca, bulamadın mı hala 50 bin Lira'yı? Buyur bak ben ocakta buldum, oraya yuvarlanmış.
- He?..
- Ocak diyorum, ocağa yuvarlanmış, al paranı!...
- Amca.. rahatsız galiba?..

Görünen o ki, anlamlı cümle kurabilme yetim de yerinde değildi.

- Bu amca gazi, Kore gazisi. Savaşta mevzisinde şarapnel patlamış, arkadaşları parçalanmış, bunun da gözleri yarı yarıya kör olmuş, kulağı yarı sağır. Sonra esir düşmüş, eziyet çekmiş. Bırakmışlar bunu; ödül, madalya almış. Bağı, bahçesi varmış. Dönünce iyi kötü geçinmiş. Ama kocayınca kızları sahte vekaletname hazırlamışlar, banka cüzdanını da alıp her şeyini çekmişler. Kalan aklını da o zaman kaybetmiş. Evi, barkı, kimsesi yok. Kızları İstanbul'da, ama arayıp sormazlar. Bu da kaç yıldır bu otogarda yatıp kalkar, yazıhaneler yemek verir. Bir köşede oturur, aklına estikçe güya yere düşen 50 bin Lira'yı arar. Kızlar bunu evden kovduğunda, cebinde 50 bin Lira'dan başka bir şeyi yokmuş diyorlar.

- Bu cebimden aşağı yuvarlanıyor hep bu para..
-...

- "İstanbul yolcusu kalmasın, İstanbul!"

Amcayı ve boğazıma yumruk atan hikayesini arkamda bırakarak otobüse bindim. Çay ocağına bakmamak için kendimi zorladım, çok çaba harcadım. Kafamı çevirdiğim anda o toprak kadar yaşlı çakır hayaletini yine eğilmiş, elleriyle yeri süpürürken görmekten korktum. Yaşlılığın, unutulmuşluğun, ihanetin, kahrın abidesini tekrar görmekten korktum. Önüme baktım, kafamı hiç çevirmedim, çeviremedim.

Önüme baktım, yere değil.



Merzifon otogarındaki yaşlı amcaya ithafen... Mutlu yıllar kahraman...

Etiketler:

11 Eylül 2005 Pazar

Test Pilotu



- AN/AKT-17 test!

...

- AN/AKT-17 test edildi, operasyonel.

- AN/ALQ-26 test!

...

- AN/ALQ-26 test edildi; tüm alt sistemler çalışıyor.

- APU test!

...

- APU test edildi, operasyonel.

- Anlaşıldı Papa Hotel Sıfır İki. Kalkış izni verildi, iyi uçuşlar.

Gaz kolunu sıkıca kavradı, önündeki gösterge, düğme ve anahtar kokteyline baktı ve kafasını yavaşça kaldırdı. Önünde başka bir gösterge – düğme – anahtar çorbası vardı, kafasının üstünde bir başkası, boşluklarda da üçgen prizma şeklindeki kokpitin camının ufak bir kısmı: Ne güneşi, ne göğü, ne de yeri görmek için yeterliydi. Sadece ufuk çizgisini ve acil durumlarda iniş yaparken pisti görmesine yarayacaktı. Bundan nefret ediyordu, çünkü mühendisler o kokpiti tasarlarken “pilot romantizmine” hiç yer bırakmamışlardı. Göğü, güneşi, yer yuvarlağını istediği gibi göremeyecekti. Otomatik iniş sistemi sayesinde (Honeywell sağolsun!) inişler heyecanlı olmayacaktı, Sanders’ın yüreğini ağzına getirme şansı da hiç yoktu. Atmosferin üst sınırında sesten 3.5 kat hızla uçup M.I.T’deki ineklerin bile hayal edemeyecekleri “elektro-bilmemne” tarayıcıları kullanmak heyecanlı görünebilirdi, belki onlar için gerçekten heyecan verici olurdu. Ama o, o türden değildi, lisedeki platonik aşkına hava atmak için çok çalıştığı dönem hariç hiç “inek” olmamıştı ve onun için heyecan damarlarında akan bir sıvı, kalbinin patlaması, terden sırılsıklam olması ve tüm bunlardan sonra yakacağı bir sigara idi. Bu yüzden Deniz Kuvvetleri’ni seçmişti, bu yüzden Kore’ye gitmişti, bu yüzden test pilotu olmuştu. Bazen tüm bunların kendi seçimi olmadığını düşündüğü oluyordu. Çünkü kendisini başka bir yolda hayal edemiyordu; sanki hayata geliş amacı uçmak ve test pilotu olmaktı.

- Papa Hotel Sıfır İki, kalkış izni verildi. Lütfen 036’ya yönelin. Sistem arızası raporu verin.

Düşüncelerinden sıyrılmak için kafasını, daha doğrusu kafasına geçirdiği “balkabağını” salladı. Giydikleri özel basınç elbisesi ve kask, onları cadılar bayramındaki küçük çocuklar gibi gösteriyordu. kasklarına aralarında verdikleri isim de “balkabağı” idi.

- Anlaşıldı kule, 036. Tüm sistemler OK, sorun işareti yok.

036 pistine gitmek için hafifçe gaz verdi. Uçak (ona bir uçak denebilirse tabi, kendisi “uzay uçağı” demeyi tercih ediyordu, böylesi daha havalıydı.) cüssesinden beklenmeyecek bir nezaketle bu komuta cevap verdi. Üzerindeki devasa tentenin gölgesinden yavaşça dışarı doğru ilerleyen 02 seri numaralı “Phoenix” prototipi, etrafındaki yer personelinin, Hava Kuvvetleri yetkililerinin (Sanders’a göre koca-kıçlı-bol-yıldızlı-az-akıllıların) ve Convair mühendislerinin gözlerinin kamaşmasına neden olarak hafifçe sağ baştaki aprona yöneldi. Uçağın baştan aşağı gümüş renkli boyası, Nevada çölünde, bu tüm çöllerin mabedinde, daha bir tehditkar parlıyordu.

Gümüş renkli uzun bir dondurma külahı gibi görünen Phoenix, 036’nın başında durdu. Zarafetinden hiç bir şey kaybetmeden yavaşça sola döndü. Eşkenar üçgen şeklindeki delta kanatların kanatçıkları aşağı ve yukarı doğru oynadı, ana kanatların orta kısmındaki dev istikamet dümen finleri de bu mini baleye katılarak sağa sola kıvrıldı, külahın dairesel kısmındaki üç egzos lülesinin durgun karanlık görünümü parıldayan sarı gözlere döndü, külahın sivri ucuna yakın üçgen prizma şeklindeki kokpitin kanopisi yavaşça kapandı ve pilot Scott Robertson başparmağını havaya kaldırarak o nihai “OK” işaretini verdi.

Güvenli bir mesafeden bu hazırlıkları izleyen general heyetinin kıpırdanmaları, sabırsızlanmaya başladıklarını gösteriyordu. Şef mühendis George Sanders bıyık altından gülümsedi, koca-kıçlı-bol-yıldızlı-az-akıllılar hiç bir zaman sabredemezdi. Ona göre rütbe arttıkça sabır, akıl, irade ve ahlak, eksponansiyel biçimde azalıyordu. Bu tespitini formülize edecek kadar çok koca-kıçlı-bol-yıldızlı-az-akıllı ile muhatap olduğunu düşünüyordu. Ekipteki Alman mühendis ve teknisyenleri her gördüğünde teorisine olan bağlılığı daha da artıyordu. Ailesini öldüren roketleri yapanlar şimdi ülkesinin imkanları ile el üstünde tutuluyordu. Böyle ani nefret patlamalarının sonunda kendisini bir Redneck gibi hissedip, garip bir pişmanlık hissine kapılıyordu. Ama bu, engel olabileceği bir şey değildi.

- Bay Sanders? Bayım?

- Buyrun?

Bu iyiydi, işte bu gerçekten tam zamanında yapılmış iyi bir müdahaleydi. Baş asistanı Walter daldığını görmüş, tam zamanında onu kendine getirmişti. Walter’a minnet duymayı başka zamana bıraktı ve çeklistin uygun sayfasını çevirerek telsizin mikrofonunu eline aldı.

- Günaydın Scott!

- Günaydın Şef.

- AKT-17 düzgün çalışıyor, tüm telemetri verileri normal görünüyor. Senden ricam, 3 numaralı uçuş bacağına vardığında, öncelikle ALQ-26 testini icra etmen. Biz buradan AKT’nin ilettiği telemetri verilerine göre hangi alt sistemlere yoğunlaşacağına karar verip sana bildireceğiz. Mekanik ve hidrolik sistem testleri planlandığı gibi. Meteorolojideki çocukların söylediğine göre kısa kesmemiz gerekebilirmiş. Eğer böyle bir ihtimal ortaya çıkacak olursa mekanik ve hidrolik bacağını kısa kesebilir veya en kötü ihtimalle pas geçebiliriz.

- Anlaşıldı Şef.

Şef’in son cümlesinde bahsettiği ve Papa Hotel Sıfır İki’nin “anladığı” ihtimalin gerçekleşmesi, proje teslim tarihine eklenecek 4 ay ve faturaya eklenecek yaklaşık 150 milyon dolar demekti. Convair’deki zeki çocuklar için sorun yoktu: Johnson kesenin ağzını açmıştı, füze krizinden sonra epeydir Ruslar’ın yeni bir oyuncak üzerinde çalıştıkları haberini almamışlardı ve proje hakkında dırdır eden senatörlerin “kulakları çekilmişti” (şey, birininki kopmuştu). Kennedy’nin ölümü ve Vietnam’daki kargaşa, projenin geleceği hakkında iyimser olanların elini kuvvetlendirmişti ve haklı olduklarını düşünmelerini sağlayan şey, tam karşılarında kükremeye hazır bekliyordu.

Kükreyecek ve kızıl kargaları gökyüzünden silecekti.

* * *

Annesi intihar ettiğinde Scott 13 yaşındaydı. Annesinin sıcak ilişkiler kurduğu yegane insanlar olan emekli karı koca komşuları onu, Oregon’daki bir yetimhaneye teslim etmişlerdi. Başlarda, 6 – 7 ay onu düzenli ziyaret etmişler, ihtiyaçlarını ellerinden geldiği kadar karşılamışlardı. Bir keresinde onu sirke bile götürmüşlerdi. Ancak önce ziyaretlerinin sıklığı azalmış, sonra ara sıra ve dönüşümlü gelmeye başlamış en sonunda da sadece mektupla yetinmişlerdi. Yetimhaneye verilişinin ilk yılının sonunda artık kimse Scott’ı görmeye gelmiyordu.

Sessiz ve içine kapanıktı Scott (diğerleri gibi), az konuşuyor, az gülüyor, sık sık dalıyordu (diğerleri gibi). Ama onu diğerlerinden ayıran bir özelliği vardı: Uzun saatler boyunca resim çiziyordu, resimlerinin tek konusu da savaş uçaklarıydı. Babası ile ilgili hatıralarını canlı tutmanın tek yolu buydu, kendini öldürerek ona ihanet eden, onu yapayalnız bırakan annesini hiç affetmiyor, ona dair hayatındaki tüm izleri silmeye çalışıyordu. Mavi okyanus üzerinde Japon uçaklarını düşüren lacivert renkli Amerikan uçağı, babasını her zaman ona hatırlatacaktı. Hem böylece, babasını düşüren çekik gözlülerden de intikam aldığını hissediyordu. O, babasının seyrüsefercisiydi.

Ama yanılıyordu. Gerçek seyrüseferci başkasıydı.

* * *

Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında hızla ilerleyen Chevrolet, sola sert bir dönüşle yönetim binasının önünde durdu. Arkadaki iri kıyım yolcu, ön kapıdan çıkmaya davranan askere eli ile “tamam, önemli değil” işareti yaparak kendi kapısını açtı. Elindeki evrak çantasını şapkasının üzerinde tutarak sokak lambasının aydınlattığı küçük merdivenlere doğru hızla yürüdü ve büyük yaylı kapıyı iterek içeri girdi. Daha önce mermilerden kendini nasıl başarıyla sakındıysa, şimdi de yağmurdan o denli başarıyla kendini korumuş, mavi üniformasını neredeyse hiç ıslatmamıştı.

- Selam Johnny

- Selam asker! Hoşgeldin! Bakıyorum yağmur sana dokunmamış, “Purple Heart”ın yanında şemsiye verdiklerini bilmiyordum.

John Skinner’ın yaptığı bu espriye yarım ağız sırıtışla cevap veren asker, içtenlikle dostunun elini sıktı. Skinner’ın bakışı, karşısındaki gri gözlü, uzun boylu adamın sırıtışındaydı. John buna “Birazdan-seni-öldüreceğim-orospu-çocuğu sırıtışı” diyordu ve eski silah arkadaşını çağırma sebebini bir an önce söylemezse bunun doğru bir tanımlama olduğunu anlayacağını tahmin ediyordu. Kendi yaptığı bu espriye kısa bir kahkaha patlattı. Karşısındaki koltuğa oturan dostunun yüzündeki sırıtışı çoktan silinmiş, meraklı ve sabırsız gri gözlerle kendine bakmaya başlamıştı.

Patavatsızlığı ve zevzekliğiyle muhteşem bir üne sahip olan Skinner, akıllıca bir şey yaptı ve dünyada bekletilmesi gereken en son insanlardan biri olan karşısındaki gri gözlü yakışıklı deve, onu davet sebebini açıklamaya başladı.

- Evet biliyorum, zamanlamam berbat. Zaten ne zaman iyi oldu ki? Bu yüzden kusuruma bakma lütfen, ama inan önemli olduğunu düşünmesem böyle apar topar çağırmazdım.

- Sorun değil Johnny, ama doğrusu epey merak ettim. Biliyorsun şu aralar başımız epey sıkışık. Bir yanda çekik gözlüler, diğer yanda Hunlar.

- Evet farkındayım, bu yüzden de hemen konuya girip seni fazla meşgul etmeyeceğim.

- Teşekkür ederim. Şimdi, nedir şu elindeki malzeme?

- Geçen ay Roberts’ın evindeki yemeği hatırlıyor musun? Hani bir ara üçümüz bahçeye çıkıp sohbet etmiştik?

- Evet, hatırlıyorum. Sen yine viski içmemiştin, halbuki o kadar da ısrar etmişti çocuk.

Durumun ne kadar önemli olduğunu ölçmek için söylediği bu son cümle karşısında Johnny’nin belli belirsiz bir sırıtışla cevap vermesi, subayı, durumun ciddiyetine ikna etti.

- Ah, evet... Şu bahsettiğin filo.. Ne demiştin ona? Hah, yetimler filosu. Sanırım bende tam ona uygun bir çocuk var.

- John, o filoya uygun adayların seçimi çok farklı bir prosedürle yapılıyor. Sendeki tüm çocuklar uygun olsa bile nasıl teklif edilebilirler ki?

- Bence önce şu dosyaya bir bakmalısın..

Subay, John’ın uzattığı koyu sarı renkli dosyayı aldı. Yetimhanedeki diğer çocuklarınkinden daha kalın bir dosyaydı bu. Kapağı kaldırıp ilk sayfayı açtı, isme baktı: Scott Robertson. 4 Mart 1930 Oregon doğumlu. Deniz Kuvvetleri’nde pilot bir baba ve muhasebe uzmanı bir annenin tek çocuğu. Annenin de babanın da hayatta akrabası yok, baba 2 sene önce Pasifik’te uçak gemisi Lexington’un güvertesinde ikmal alırken, uçağının yakıt deposunun infilak etmesi nedeniyle ölmüş. Anne ertesi sene, 1944’te bunalıma girip intihar etmiş. Yetimhaneye teslim eden karı koca düzenli biçimde ilgileniyormuş ancak sonradan uğramaz olmuşlar. 2 ay önce de evlerinde ölü bulunmuşlar. Yapılan tüm özel testlerden tam not almış. Etrafıyla ilişki kurmakta çekingen, sessiz, söyleneni yapan, itaatkar, aşırılıkları olmayan bir çocuk.

Kafasını dosyadan kaldırdı. Kendisini meraklı gözlerle süzen John’a baktı.

- Evet, iyi görünüyor. Ancak baştan söyleyeyim, şansı pek yok bence.

- İyi mi görünüyor? İYİ Mİ GÖRÜNÜYOR?!!! Lanet olsun! O bulabileceklerinizin en iyisi. Aylardır ülkenin altını üstüne getirdiğinizi biliyorum. Peki kaç tane “iyi” aday buldunuz? On? Yirmi? Halime bak kahrolası! Bu geri zekalı savaş yetmezmiş gibi dünyayı iki kere daha savaşa sokacak bilgiyi sattım size! Ne karşılığında? Üç yüz tane piçin bekçiliği! Ah ama bunu anlayabilirim, saf değiştirenler sevilmez. Peki tamam. Ama şimdi? Ya şimdi?! Hizmet ediyorum orospu çocuğu, aptal planlarınız için bir asker sunuyorum size, işlemeniz için bir maden cevheri! Anlamıyor musun? Vicdanımı temizlemem lazım, üzerimdeki bu yükten kurtulmam lazım!

Subay sabırla dinlemeye devam etti. Tarafsız bir ilgiyle, sanki odanın yukarılarındaki sihirli bir görünmez gözmüşçesine tüm sahneyi, karşısında histeri krizinin eşiğinde dolanan orta boylu kel adamın haykırarak, tükürükler saçarak konuşmasını gözledi. Dışarıda deli gibi yağan yağmurun sesini gözledi. Durumu gözledi. Aynı cephede yaptığı gibi. Tüm algıları sonuna kadar açıktı; zaman yavaşlamış, renkler berraklaşmış, sesler netleşmişti. John’un daha da çözülmesini bekleyecek, sonra darbeyi indirecekti.

- Bak dostum, meselenin sadece kurulacak araştırma üssü için test pilotu toplanması olmadığını ikimiz de biliyoruz. Üstlenecekleri görevlerin vicdani sorumluluğunu kolaylıkla taşıyabilecek, emirleri sorgulamayacak ölüm melekleri yetiştireceksiniz. Belki uzaya üsler kurulacak, belki de Tanrı bilir ne biçim uçan araçlar inşa edilecek. Bu piçler de sizin mükemmel pilotlarınız olacak. Böyle bir piçi keşfetmiş ve size kazandırmış olmak bana her açıdan yetecektir sanırım. Hep hayalim oğluma iyi bir gelir ve onurlu bir soyadı bırakmak olmuştu. En azından birincisini gerçekleştirmek istiyorum artık.

Sesi titreyen John başını iki elinin arasına aldı. Subay cebinden bir gümüş sigara tabakası çıkararak John’a uzattı, kılıç armalı Zippo’suyla ikisinin de sigarasını yaktı. Derin bir nefes alıp yere doğru üfleyerek (önemli kararlar veya konuşmalar arifesinde hep böyle yapardı) konuşmaya başladı:

- Geçen sene New York’ta görülen uçağı hatırlıyor musun? Şu rotasını kaybetmiş B-17 açıklamasını?

- Evet, yere bir kaç futbol topu attığı dedikoduları çıkmıştı? Sarhoş mürettebatın işi idi sanırım?

- Evet o olay. Ancak mürettebat sarhoş değildi, yere atılanlar futbol topu değildi ve o uçak da bir B-17 değildi. Dahası o, bir Amerikan uçağı bile değildi.

- Ne? Nasıl? Hiç bir şey anlamıyorum?

- O, bir Alman ağır bombardıman uçağı idi. Hunlar yeni geliştirdikleri 6 motorlu bir yüksek irtifa uçağının ilk operasyonel testini New York üzerinde gerçekleştirdi. Attıkları ise bir düzine kadar.. şey... bir çeşit eğitim bombası idi. Üzerlerinde bir jiroskop ve bir telsiz alıcı - vericisi olan küçük bombacıklar. Bir çeşit güdümlü bomba için eğitim prototipleri olduklarını düşünüyoruz. Hemen hemen hepsi Manhattan civarına düştü ve derhal toplandı.

John uzun süre açık kalan ağzından sigarasını düşürdü.

- O uçağın neden o kadar kolay bir biçimde New York’a gelebildiğini biliyor musun? Almanlar yeni bir motor geliştirmişler, bir çeşit jet motoru. Boyutları daha küçük, çok daha verimli, yani çok daha az yakıt harcıyor ve karşılığında çok yüksek itiş gücü sağlıyor. B-29’larımızdan bile yüksek irtifalara ulaşabiliyor. Dünyadaki hiç bir avcının yetişemeyeceği bir bombardıman uçağı... Bir düşün: Dünyanın en hızlı ve en yüksekten uçan uçağı, dahası, taşıyacağı bombalar, istedikleri yeri, istedikleri noktasından vurabilecek kadar hassas. Ve Hunlar büyük ihtimalle atom silahları üzerinde de çalışıyor.

- Ama bir dakika, bu heriflerin ordusu çökmek üzere değil mi? Normandiya ne halt etmeye yapıldı o zaman? Her gün gelen haberler, teslim olan SS’ler, ilerleyen Kızıllar?

- Doğru, haklısın. Bu genel durum işleri bir miktar değiştirdi. Bir olasılık, Almanlar yer altı fabrikalarında bu uçaklardan üretiyorlar, ama gerektirdiği pahalı ve komplike materyal ve teçhizattan dolayı üretim hızının düşük olacağı hesaplanıyor. Ama asıl önemli olan, taraf değiştiren mühendisler. Gün geçtikçe Alman elitinin savaşa ve Hitler piçine bağlılığı azalıyor. Yavaş yavaş çözülüyorlar. Çoğunlukla sağlayacakları bilgi karşılığında sığınma hakkı, güvenlik gibi şeyler talep ediyorlar. İşte bunlardan biri geçen sene Ağustos’ta, Fransa’daki birliklerimize teslim oldu.

- Dur tahmin edeyim: Şu esrarengiz uçağın projesinde çalışmış bir inek?

- Daha fazlası. “V” roketlerinde de önemli görevler üstlenmiş. Son işi o uçakmış. Uçağın planlarını teslim etti, karşılığında da kendisine sığınma hakkı verildi. Yeni oluşturulan şehirde bir araştırma merkezinin başına geçirilecek. Yetimler filosu işte burada devreye giriyor: Burada yapılacak uçakları uçurmak.

- Ama anlamıyorum.. Almanlar mahvolmak üzere, Japonlar da yavaş yavaş eriyorlar. Kime karşı uçacak bu uçaklar?

- Hiç belli olmaz.. Belki Ruslar’a karşı, hatta belki Fransızlar’a. Özellikle Ruslar’ın, Alman projelerini ele geçirmek için son dönemde yoğun çabası var. Almanya batmakta olan bir hazine gemisi sanki, herkes bir şeyler yağmalamaya çalışıyor.

Sigarasından derin bir nefes daha çekip dumanı yere doğru üfleyen subay devam etti:

- Aslında yetimler filosunun tüm potansiyel adayları aşağı yukarı belirlenmiş durumda. Ancak şu çocuk.. Scotty, gerçekten iyiye benziyor. Onu izlemesi için iki kişiyi görevlendireceğim. Buraya öğretmen olarak tayin olurlar, bu zaten belli bazı prosedürler için de gerekli.

Derin bir nefes alan John belli belirsiz gülümsedi.

- Teşekkür ederim dostum. İnan bana, bu çocuk bulabileceklerinizin en iyisi. Pişman olmayacaksın.

Subay içinden, “ama sen olacaksın” diye geçirdi.

Yağmur hafiflemişti. Emir subayı, kapıda komutanını görünce hemen sigarasını yere atıp söndürdü ve koşarak arabanın başına geçti, selam durup kapıyı açtı. Komutanı dalgınca selam vererek Chevrolet’e bindi, aklı elindeki klasörlerdeydi. Koltuğa oturur oturmaz en üstteki sarı renkli ve diğerlerinden daha ince olan dosyayı açtı. Almanca’sı hiç bir zaman İtalyanca’sından daha iyi olmamıştı, ancak en tepedeki el yazısıyla yazılmış “Haftalık Olağan Rapor” kelimelerini kolayca seçti. Bir taşla iki kuş vurmuştu o gece. Çift (üç? dört?) taraflı bir ajanın işini, kullanım tarihi sona erdiği için bitirmiş, Phoenix için de yeni bir potansiyel aday bulmuştu. Scott’un dosyasını incelemeyi ertesi güne bıraktı. O anda tüm dikkati, John’un Roosevelt’in sağlık durumuyla ilgili hazırladığı rapordaydı.

Chevrolet, Flanders Yetimhanesi’nin bahçesinden çıkarken yağmur tamamen kesilmişti.

* * *

Gaz kolunu nazikçe ileri itti. O ana kadar mırıldanan motorlar uğuldamaya başladı. Gaz kolunu en ileri pozisyona oturttuğunda ise uğultu tiz bir çığlık sesine dönüştü. Scott P & W-XJ-345 Atlas’ın art yanıcılı sesini kızılderililerin savaş çığlıklarına, seyir esnasındaki sesini ise bariton bir “o” sesine benzetiyordu. İlahi bir gücü hatırlatıyordu o davudi bariton ses; sanki motor ve kanatlarla değil, sesle uçuyordu. Ama o büyülü sesi dinlemesine daha az bir süre vardı. Şimdi cehennemden serbest kalan zebanilere yakışacak çığlık seslerine kumanda etmeli, bulutları yakmalıydı.

- Kalkış sorunsuz, irtifa 10 metre ve yükseliyorum, iniş takımları içeri alındı.

- Anlaşıldı Papa Hotel Sıfır İki, kalkış onaylandı.

Yarısına kadar toprağa gömülü beton kontrol kulübesinin penceresinden kalkışı izleyen Sanders derin bir nefes aldı. Prototip kalkışlarından hep çok korkardı, ona göre iyi bir kalkış, başarılı bir testin yüzde ellisiydi.

- Kalkış bacağı tamamlandı. Baş 125, irtifa 5.

- Oskar Alfa Sıfır Bir ve Oskar Bravo Sıfır Bir ile buluşma bacağına geçince rapor edin.

- Anlaşıldı, tamam.

Bu esnada 036 pistinden önce bir F-104, hemen ardından da bir B-52 gözlem uçakları havalandı. Havalanıp pozisyon alması uzun süren B-52’yi havada daireler çizen Starfighter sabırsızlıkla bekliyor gibiydi. Etrafta gözlem ve arama kurtarma görevleri için havada tutulan UH-19’lar da eklenince, 78 Numaralı Hava Kuvvetleri Araştırma Merkezi’nin pisti, postmodern bir arı kovanını andırıyordu.

- Beşik, Oskar Alfa Sıfır Bir. Kalkış tamamlandı, buluşma bacağına geçildi.

- Oskar Alfa Bir, Beşik. Anlaşıldı.

- Beşik, Oskar Bravo Sıfır Bir. Kalkış mükemmeldi, umarım randevum da mükemmel olur, bu sıcak yavruyu dikizlemek için sabırsızlanıyorum.

B-52’nin patavatsız pilotunun verdiği durum raporu kontrol kulesinde sinirleri gerilmiş personeli kahkahaya boğdu. Berlin üzerinde 15 sorti uçmuş, her defasında en az bir motoru parçalanmış ancak mürettebatının her zaman sağ salim eve dönmesini sağlamış Mark “Aygır” Fitzpatrick’in, ayrıcalıklı bir yeri olması doğaldı. Onun gibi “kafayı bombalamış” (Sanders’ın kendi kendini tanımlayan, dahiyane terimlerinden birisi daha) pilotlara asla kızılmaz, muzırlıkları ve ufak delilikleri hoş görülürdü. Her ne kadar normal insan davranış marjininin bir miktar dışında olsa da, Fitzpatrick bu gibi ciddi ve riskli görevler için biçilmiş kaftandı. Projedeki tüm personel gibi.

- Oskar Bravo Sıfır Bir, Beşik. Elini çabuk tutmazsan ona daha çok muhtaç kalacaksın. Bebek seni beklemekten sıkılmışa benziyor.

- Beşik, Papa Hotel Sıfır İki. Kesinlikle doğru, şimdiden yanımda bir yakışıklı görüyorum. Çevik bir aygır gibi.

- Ha ha ha ha! Oskar Bravo Sıfır Bir, Oskar Alfa Sıfır Bir. Önce gelen malı götürür. Biz iki hızlı genç takılırken sen arkada bizi izle bakalım.

- Herkes dinlesin, Tango Hotel Sıfır Üç konuşuyor. Bu kadar sohbet yeter. Artık işimize bakalım. Bu gün keyif uçuşu yapamayacağınızı bildirmekten zerre kadar üzüntü duymuyorum. “Aman-ne-kadar-güzel-bir-gün” uçuşları geride kaldı, aynı Kansas gibi, sizi metal Oz büyücüsü bozuntuları!

Yarbay Hikes konuştuğunda herkes susardı, bunun istisnası Alman pilotlarıydı ve hepsi de bedelini ödemişti. Çift kişilik F-106’nın arka koltuğunda testin uçuş kısmına komuta edecekti.

- Şimdi, liseli kızlar gibi kikirdeşmeyi bırakın da işimize bakalım. Bugün test programı epey yoğun ve hava da bir azizlik yapacak gibi görünüyor. O yüzden elimizi çabuk tutmalıyız. Mühendis çocuklar bizden epey veri bekliyor, onlara sağlam bir yığın hazırlayalım. Papa Hotel Sıfır İki, 2 numaralı uçuş bacağına ulaşınca APG-11’yi devreye sok, bakalım bu kuşun gözleri ne kadar keskinmiş.

- Anlaşıldı Tango Hotel Sıfır Üç.

Phoenix yaklaşık 15 derecelik tırmanma açısı ile irtifa kazanırken yavaşça sağa doğru burnunu çevirdi. Bu manevrası, sağ kanadının yaklaşık 750 metre gerisindeki F-104 pilotunun gözlerinin kamaşmasına sebep oldu, Phoenix’in parlak gümüş renkli kanatları güneş ışığını daha bir cüretkar yansıtıyordu.

Randevu bacağının yaklaşık 2 mil kuzey batısında, 10 bin fit irtifada dört uçak da (Phoenix, F-104, B-52 ve Hikes’ın F-106’sı) formasyona geçtiler. F-104, Robertson’ın kanat adamı olarak daima sağ arkasındaydı; B-52, güçlü kameraları ve kayıt cihazları ile sol arka tarafta ve biraz daha yüksekteydi. F-106 ise yaklaşık 1 mil geride ve B-52 ile aşağı yukarı aynı irtifada idi. Tüm test boyunca bu formasyon korunacaktı.

Üç numaralı uçuş bacağına ulaştığında Robertson, APG-11A-0 atış kontrol radarının ana devre anahtarını kapattı. Önündeki yuvarlak ekran bir saniyeliğine hiç tepki vermedi. Neden sonra önce bir kaç çizgi titreşti ve hemen ardından siyah ekran koyu yeşil renge büründü ve açık sarı çizgiler dans etmeye başladı. Çizgilerin dansına küçük sarı daireler ve kareler de eşlik ediyordu. Bir iki saniye sonra radar tam performansına ulaştı ve dans sona erdi. APG-11A-0 mükemmel bir biçimde çalışıyordu.

- Beşik, Papa Hotel Sıfır İki. Gözlerim görüyor.

- Papa Hotel Sıfır İki, Beşik. Anlaşıldı harika. Tamam.

Kontrol kulübesinin içinde belli belirsiz bir sevinç dalgası yükseldi ve generallerin mırıldanmaları sonucu yavaş yavaş söndü. Mühendisler neredeyse telepatik bir biçimde anlaşarak bunun şerefine sarhoş olmayı o akşama ertelediler. 7 yıllık çalışma sonunda meyvesini vermişti. 18 yıllık emek uçuyordu ve daha test edilmesi gereken bir yığın “emek meyvesi” vardı. Ama en zoru başarılmıştı, “göz” artık görüyordu.

Kızıl kargaları avlayacak kartal, artık görüyordu.

* * *

- Günaydın komutanım.

- Günaydın Marten. Nedir görüşmek istediğin mesele?

- Komutanım, bu sabah OKB-3’teki ajanımızdan bir mesaj aldım.

- OKB-3... Şu Wolfgang Grün-bilmemnenin ekibinin olduğu üs değil mi?

- Evet efendim, orası. 45’te çizim masasında kalan bir kaç projeyi orada hayata geçirdiklerinden şüpheleniyorduk, anlaşılan korkularımız doğru çıktı... En azından birisi.

Albay Matthews, Yüzbaşı Marten’in uzattığı raporu ve iki fotografı inceledi. Bir yığın teknik detay vardı, ancak onlar arasında işine yarayacak bilgileri kolayca ayıkladı: 7500 km menzil, 19 bin metre servis tavanı, saatte yaklaşık 2800 km sürat, 6 turbojet motoru, tahmini 15 bin kg veya daha fazla bomba yükü. Yeni geliştirilen bir havadan karaya uzun menzilli roketten 12 adet taşıyabiliyordu. Matthews’in gözü bu bilginin altındaki bir başlığa takıldı, kırmızı ile yazılmıştı: “Sokol-1P”

- Nedir bu Sokol?

- Komple bir atış kontrol sistemi efendim. Radar, atış kontrol bilgisayarı, güdüm bilgisayarı, jiroskop ve bunun gibi alt sistemlerden oluşuyor. Roketlere güdüm bilgisini ve uygun fırlatma noktasını hesaplıyor. İlaveten seyrüsefer için de entegre bir bilgisayar taşıdığını düşünüyoruz.

- Nasıl yani? Bu uçağın taşıdığı füzeler güdümlü mü?

- Evet efendim, tahminlerimize göre yaklaşık 200 metre yanılma payı ile uygun hedeflere yönlendirilebiliyorlar.

- 200 metre mi? O kadar tekno-bla-bla ile ancak 200 metre mi? Kore’de benim Dresden yorgunu B-26’cılarım 5 metreyi başarmıştı!

- Şey efendim, füzelere nükleer başlık takılabiliyor.

- Ne kadar nükleer Marten?

- .......

- Lanet olsun orospu çocukları!

Albay’ın yüzünün rengi soldu. Roketsiz ve bilgisayarsız bile bu uçak yeterince kötüydü, ama bu yıkıcı darbe olmuştu. Kendini derhal toparladı ve interkomun düğmesine bastı.

- Janine, bana derhal Hava Kuvvetleri bakanı ile bir randevu ayarla. Çok acil olduğunu söylersin.

- Marten, bunu derhal ayrıntılı bir rapor haline getir ve sunuş yapılabilecek şekle sok. Bu iş berbat görünüyor.

- Derhal efendim.

Ertesi gün öğleden sonra Savunma Bakanlığı’nın 3 numaralı konferans salonu, alışılmadık bir hareketliliğe sahne oluyordu. Salonun kapısının iki yanında beyaz miğferli ve tüfekli askeri polisler heykelcilik oynuyor, beyaz miğfersiz askeri polisler bir bir, ellerine kelepçeli çelikten yapılmış gibi görünen çantalarla içeri giriyordu. Derken birdenbire hareketlilik kesildi ve içerideki tüm askeri polisler, bu sefer kelepçesiz ve çantasız dışarı çıktılar. Koridorun ucunda bir güruh belirdi; yarısı takım elbiseli, yarısı mavi üniformalı yığın homurdanarak konferans salonuna girdiler. Kapıdaki askeri polisler, duydukları homurtulardan bunun Süveyş’teki durumla ilgili bir toplantı olduğunu düşünecekti.

- Evet beyler isterseniz hemen başlayalım. Albay Matthews konunun acil olduğunu söyledi. Buyrun Albay.

- Teşekkür ederim efendim. Baylar, dün Yüzbaşı Marten’in bana sunmuş olduğu bir istihbarat raporu, Sovyetler Birliği’nin yeni bir uzun menzilli, ağır bombardıman uçağı geliştirmekte olduğunu ortaya koyuyor. Teknik özelliklerini incelediğimde şu sonuca vardım ki, tamamlandığında bu uçak, ABD’nin herhangi bir bölgesini, şu anki savunma olanaklarımızla engelleyemeyeceğimiz bir biçimde vurabilecektir. Müsaade edersseniz ayrıntılı bilgi vermesi için sözü Yüzbaşı Marten’e vereyim. Buyrun Yüzbaşı.

- Teşekkür ederim efendim. Bilindiği gibi İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra Sovyetler Birliği pek çok Alman bilim adamı ve mühendisi, aileleri ile birlikte ülkesine aldı. Bu aileler için bir kısmı Ural Dağları’nın doğusunda olmak üzere şehirler kurdu; hiç bir haritada yer almayan, varlığını sakinlerinden başka tüm ülkede bir avuç insanın bildiği şehirlerdi bunlar. Bu şehirlerde yaşayan mühendis ve bilim adamları aynı zamanda şehirlere yakın bölgelerde kurulan araştırma merkezlerinde çeşitli projelerde çalıştırılmaktadır. Büyük çoğunluğu savaş bittiği sırada çizim masasında veya prototip aşamasında olan bu projeler, genelde havacılık ve roket bilimleri alanlarındadır. Şehirlerin ismi, Rusça “Araştırma Geliştirme Ofisi” kelimelerinin kısaltması olan “OKB” ve bir sıra numarasından oluşmaktadır.

Bu şehirlerde, takdir edersiniz ki, güvenlik en üst düzeydedir. Sakinlerin, şehir sınırlarının dışına çıkmasına kesinlikle izin verilmemekte, her ihtiyaçları anında karşılanmaktadır. Ancak büyük şans eseri, bu şehirlerin birisinden idealist bir bilim adamı, bir yolunu bulup, Moskova’daki bir ajanımızla temas kurdu. Epey heyecanlı olan bu hikayeyi, zamanımızın darlığından dolayı şu anda aktaramayacağım.

Kod adı “OKB-3” olan bu şehirdeki bilim adamı bir aerodinamik uzmanı. Kendisinin ajanımıza aktardığı bilgi ve dokümanlara göre bu şehirde uzun süredir yürütülen ve önemli mesafe kat edilen bir bombardıman uçağı projesi var. Albay Matthews’ın özet bilgilerini verdiği bu uçağın orijininin, savaşın son dönemlerinde Focke Wulf tarafından geliştirilen ancak rüzgar tüneli testleri aşamasında kalan Focke Wulf EF- 230 olduğunu sanıyoruz. Aslında bu uçak istihbarat birimlerimize yabancı değil. Zira EF-230’un tasarım açısından ağabeyi sayılabilecek EF-130, 1944’te New York semalarında kısa bir süre uçmuş ve yere test amaçlı bir kaç adet patlayıcı olmayan eğitim bombası bırakmıştı.

Marten, heyetin hayret dolu gözlerine ve sinirli mırıltılarına aldırış etmeden yansıyı makineye yerleştirdi. Geçmişe dönük detaylı açıklama yapmak için vakit yoktu, hem yeterinden fazla bilgi ellerindeki dosyalarda mevcuttu. İsterlerse zahmet edip okuyabilirlerdi.

- Bu çizimde bir EF-130 görüyorsunuz. OKB-3’ten aldığımız bilgiler ışığında görsel olarak bundan çok da farklı bir uçak olduğunu sanmıyoruz. Esas farklılık motor tipi, performans ve kullanılan aviyoniklerdedir.

Genel görünüm olarak uçan kanat olarak tabir edilen bir formu var. Uçağın orta hattının hemen sağ ve solunda üçer motor bulunmakta, ki bu, EF-130’dan görsel olarak ayrıldığı neredeyse tek nokta; 130 dört motorlu idi. Mürettebatının 6 ila 8 arası olduğunu sanıyoruz. Çok büyük bir ihtimalle savunma amaçlı makineli tüfeklerin konumları henüz netleşmedi, buna göre mürettebat sayısı 2 – 3 kişi daha artabilir.

Kokpite ev sahipliği yapan su damlası şeklideki yapının hemen bittiği noktadaki şu eliptik çıkıntı, “Sokol-1P” adı verilen atış kontrol ve seyrüsefer sisteminin radarı, “Almaz-S”. Sokol, son derece sofistike ve kompleks bir sistem. Doğrusunu söylemek gerekirse, Kore’de karşılaştığımız MiG-15’lerin teknolojik seviyesini gördükten sonra, böyle bir sistem bizim için büyük bir sürpriz oldu.

Sokol hem uçağa gerekli seyrüsefer verilerini sağlayan, hem de saldırı için gerekli parametreleri kontrol edip silahlara komuta eden kombine bir sistem. Görev planlaması esnasında yerde bilgisayara gerekli veriler yükleniyor. Bilgisayar uçuş esnasında bu verilere göre bir şekilde uçuşu yönetiyor ya da denetliyor. “Bir şekilde” kelimesini kullandım, çünkü bu konuda henüz tam net bir bilgimiz bulunmamakta.

Bu uçağın, henüz resmi proje kodunu bilmiyoruz o yüzden bundan sonra ofisimizin vermiş olduğu “Karga” ismini kullanacağım. Karga’nın bir diğer üstün yanı performansı. 19 bin metre irtifada saatte yaklaşık 2800 km sürat yapabildiğini ve 7500 km menzile ulaşabildiğini hesapladık. Biz sabahtan akşama kadar kızıllarla muhatap olduğumuz için metrik sisteme alışığız, sizin için raporlarda imperyal ölçü birimlerini de sunduk.

Raporlara eğilen kafaların (çoğu keldi) taşıdığı gözler (çoğu gözlükler arkasındaydı) faltaşı gibi açıldı.

- Beyler, bunu söylemekten acı duyuyorum ancak ne yazık ki elimizdeki hiç bir füze ya da av uçağı Karga’yı önlemeye muktedir değildir.

Raporlara eğilmiş durumda bulunan kafalar bir anda sanki serbest kaldı ve homurtular çıkarmaya başladılar. Omuzları yıldızlı kafalardan daha az homurtu ancak daha fazla somurtma yayılıyordu. Takım elbiseli kafalar bir sağdaki kafaya bir soldakine homurdanıyordu. Yüzbaşı Marten bu kafa senfonisine sadece bir tanesinin katılmadığını gördü: Salondaki en arka koltukta oturan bir Hava Kuvvetleri albayının. Loş ışıkta gri gözleri parlıyor, kel kafasına yansı makinesinin ışığı çarpıyordu. Sessizdi gri gözlü albay ve gözlerini dikmiş, sabit bir biçimde Marten’e bakıyordu.

- Efendim müsaade ederseniz devam edeyim.... Teşekkür ederim. Evet, şu anda bu uçağa karşı elimizde yeterli önlem bulunmamakta. Ancak önümüzde bir miktar zaman ve olası çözüm alternatifleri bulunmakta. Öncelikle Karga’nın prototip aşamasına geçmesi için 2 ila 3 yıllık bir zamana ihtiyaç duyulduğunu hesapladık. Hizmete girmesi için ise 7 ila 9 sene gereklidir diye düşünüyoruz. Bu sürenin, elimizdeki alternatifleri olgunlaştırmak için yeterli olduğu kanısındayız.

- Nedir bu alternatifler Yüzbaşı?

Soruyu soran gri gözlü albaydı.

- Efendim ilk olarak düşündüğümüz, performans olarak Karga’dan daha üstün bir av – önleme uçağı. Bu konuda Convair ve Lockheed’in belli bir birikimi bulunmakta.

- Convair şu Alexander Lippisch’i çalıştıran firma değil miydi? Delta Dagger, Delta Dart falan?

Gri gözlü anlaşılan dersine iyi çalışmıştı.

- Evet efendim, Lippisch’in delta kanat tasarım tecrübesinden faydalanarak bir dizi tasarım geliştirmişlerdi. Bunlardan ikisi de saydığınız uçaklardır. Zaten az önce belirttiğim alternatiflerden birisi de yine delta kanatlı, yüksek süratli, yüksek irtifadan uçabilen bir önleme uçağı. Projeleri henüz resmiyet kazanmadı, o yüzden bir “F” numarası yok, ancak Convair’dekiler kendisine Phoenix diyorlar. Aynı zamanda Lockheed de, Poseidon isimli bir yüksek irtifa av uçağı tasarımı üzerinde çalışmakta. Eğer geliştirme çalışmalarını zamanında tamamlayabilirlerse Phoenix ile yarışacak konuma gelebilirler. Bu iki uçağa ilaveten bir diğer alternatif ise yüksek irtifalara ulaşabilen güdümlü füzeler. Biliyorsunuz bu konudaki bazı araştırma çalışmaları, geçen seneki bütçe kısıntıları sebebiyle rafa kaldırılmıştı.

Bir kaç takım elbiseli kafa, iğneleyici bu sözün ardından yarım ağız ile gülümsedi. İçlerinden biri söz alarak Marten’e sordu:

- Benim anlamadığım bir şey var: Şimdi Ruslar bu Karga haltı için uzun süredir çalışmakta, burada öyle yazıyor. Biz bunu daha yeni öğrendik, ve siz diyorsunuz ki bu uçağa karşı geliştirilen av uçağı projeleri var. Bu nasıl oluyor? Daha önceden bilmediğimiz bir tehdide karşı nasıl bu hazırlıkları yaptık? Bunların onayı nasıl verildi?

Gelecekte, başka bir ortamda, sorduğu soruları azaltması gerektiğini acı şekilde öğrenecek olan bu bürokrata Marten sabırla cevap verdi.

- Efendim, Phoenix ve Poseidon esasen av değil, bombardıman uçağı olarak planlanmışlardı. Av versiyonları uzun vadeli planlar arasındaydı. Ancak Karga ile ilgili ilk duyumlar yaklaşık 4 ay önce elimize ulaştığında, henüz teyit edilmeden yani, av versiyonlarına öncelik verilmesi için adı geçen firmalara üstü kapalı telkinlerde bulunuldu.

- Yani şu anda Ruslar’ın yaptığını biz daha önce yapmaya çalışıyorduk öyle mi? Bu durumda kızıllar bizden bir adım öne geçmiş durumdalar.

- Ben bir gol öne geçtiklerini düşünüyorum efendim. Bu uçaklar sayesinde biz Ruslar’a 4 – 5 gol atacağız.

Bu öngörü, odadaki üst düzey yetkililere, stratejik av - önleme uçağı projesi olan “B01 – 312”ye start verilmesi için gerekli tüm motivasyonu sağladı. Marten uzun ve ayrıntılı raporlarla yaralamış, risk ve tehdit tespiti ile parçalamış, futbol esprisi ile fethetmişti. Odadaki Savunma bakanlığı bürokratlarının yedisinin lisede futbol oynamış olmasının bunda Tanrı bilir ne kadar rolü vardı...

* * *

- Radar ALM açık. ALM Telemetri açık.

- Anlaşıldı Papa Hotel Sıfır İki. Radarımızdan sana hedef kerteriz bilgilerini göndermeye başlıyoruz. Aldığın verileri rapor et.

- Beşik, Papa Hotel Sıfır İki. Temas alındı: 230 baş, 10 irtifa.

- Beşik, Papa Hotel Sıfır İki. Otomatik ateş modu açıldı, önleme bacağına geçiyorum.

Robertson’un, kontrol kulübesindeki sevinç çığlıklarını o irtifa ve süratte duyması mümkün değildi. Phoenix’in, yer kontrol radarından otomatik olarak hedef bilgisini alıp yine otomatik olarak saldırabilmesini sağlayan atış kontrol sistemi başarıyla çalışıyordu. Bu sayede farklı yön ve yüksekliklerden gelen Sovyet bombardıman uçaklarının uzun menzillerden önlenmesi mümkün olabilecekti, uçağın radar menzili devasa yer radarlarınınki kadar artmış oluyordu.

Bir sonraki uçuş bacağına geçmek için gaz kolunu sonuna kadar ileri itti. Motorların sesi bariton “O” uğultusundan, kesintisiz kızılderili savaş çığlığına dönüştü. Aynı sinemadaki Siyular gibi çığlık atıyordu Phoenix. Sadece bu ses bile düşman için yeterince ürkütücü olmalıydı. Aslında bir kızılderiliden çok bir zebani gibi böğürüyordu uçak. Ve ne kadar çok gür böğürürse o kadar hızlı gidiyordu. Evet, uçağı (ah, uzay uçağı!) gerçekten sesle uçuyordu!

Saniyeler (saliseler?) içinde 30 bin feet’e tırmandı. Etraftaki uzay – zamanı büktüğünü hissediyordu. SciFi World’daki öykülere yakışacak bir uçuştu. Kısa süre sonra hedef dronu kendi radar ekranında gördü: küçük yeşil bir nokta. Nişan hattı takip çizgisini hedefin üzerine yerleştirdi, otomatik takip ve saldırı modunu açtı. Dördüncü bir motor kadar yer kaplayan atış kontrol bilgisayarının işini iyi yapmasını umarak önüne baktı. 45 dakikalık uçuşun kalkış kısmı sayılmazsa ilk kez kokpitten dışarı bakıyordu.

Ay’ı gördü, gökyüzünde dev bir ısırılmış donut gibi görünen Ay’ı. “Sana da sıra gelecek koca peynir” dedi içinden ve gülümsedi. Sağ dizinin hemen yukarısındaki bir alarmın devreye girmesi, Robertson’u daldığı düşüncelerden söküp çıkardı.

- Lanet! Bu da ne?!

3 numaralı elektrik güç kaynağına giden akım durmuştu. Bu, atış kontrol radarını besleyen jeneratörün güç kaynaklarından birisiydi. Kısa süre sonra otomatik takip modu devreden çıktı. Radar yarım güçle çalışıyordu.

- Beşik, Papa Hotel Sıfır İki. 3 numaralı jeneratörde arıza raporu. ATATS devre dışı, radar sinyalinde güç kaybı. ALM devre dışı.

- Papa Hotel Sıfır İki, APU’yu devreye sokun.

Yedek güç ünitesini açtı. Radar tam güce ulaştı ama hedef takip sistemi ATATS cevap vermedi. Alarm sesi kulağını eriten bir tizlikle ötmeye devam ediyordu; birkaç saniye sonra bu iğrenç sese bir ikincisi eklendi. 2 numaralı jeneratör de susmuştu.

- Ne?! Nasıl?!

Seyrüsefer sistemi karardı. Hemen ardından ikinci APU da devre dışı kaldı. Kokpitte alarm ışıkları resmen dans ediyor, alarm bipleri bu dans için eşsiz bir müzik yaratıyordu.

- Beşik, 2 numaralı jeneratör gitti, yedek APU gitti, seyrüsefer sistemi devre dışı, radar güç kaybı arttı, hedef temasını kaybettim.

- Papa Hotel Sıfır İki, Beşik. Acil durum bacağına geçin. Telemetride sorun görünmüyor. Sistem test prosedürünü uygulayın.

“Test prosedürünü bir tarafına sok!” diye geçirdi Robertson. Elektrik sisteminde şimdiden yüzde kırk kayıp vardı. Bir şeyler fena halde ters gidiyordu, test iptal edilmeliydi ama aşağısı bunu görmezden geliyordu. Ah, test iptal olursa neler olurdu sonra? Savunma Bakanlığı’na nasıl hesap verirlerdi? Zaten bütçe kotasının dibini görmeye başlamışlardı, bir de bunun üzerine “kusura bakmayın, elektrik tertibatında bir yalıtım hatası olmuş. Düzeltmek için 4 ay ve 75 milyon dolarcığa daha ihtiyacımız var” mı diyeceklerdi? Bu test bugün bitmek zorundaydı ve bunu tüm Convair inekleri biliyordu. 3 ve 4 yıldızlılar böyle buyurmuştu çünkü.

- Beşik, Papa Hotel Sıfır İki. Sistem test tamamlandı. 3 no’lu jeneratör halen devre dışı, 2 no’lu APU geri döndü. Seyrüsefer yarı kapasiteyle çalışıyor. Radar yüzde otuz güçte, hedef temasını güçlükle koruyorum. Telemetri iyi görünüyor ama ikide bir kapanıyor. Oksijen sisteminde düşük miktarda güç kaybı var. Hidrolikler normal, yedek hidrolikler normal, silah atış kontrol normal, ATATS devre dışı, ALM devre dışı.

- Anlaşıldı Papa Hotel. 035’ye yönelin ve komut bekleyin.

035.. Onu tekrar test bacağına yönlendiriyorlardı. Test devam edecekti, ne pahasına olursa olsun.

- Oskar Alfa Sıfır Bir, Beşik. Bravo Yedi Üç sektöründe Papa Hotel Sıfır İki ile buluşun. Yakın gözlem formasyonunda uçun.

- Anlaşıldı Beşik.

- Ne yapacağız Bay Sanders?

- Orospu çocuğunun dehasını konuşturması için dua edeceğiz. O, bu tür belaları çözmek için yetiştirildi.

Yukarıdaki orospu çocuğu gaz kolunu yüzde yetmiş seviyesine kadar düşürdü. Motorlar bariton uğuldamalarına geri döndüler. Alarm seslerini teker teker susturdu. Alarmların loş kırmızı ve sarı ışıkları kokpitin karanlığında kötücül gözler gibi parlıyordu; aydınlatma sistemi de gitmişti.

- Hey Robertson, nasıl gidiyor ahbap? Ben Luke.

- Seni görmek güzel Luke. Burada işler sarpa sardı.

- Merak etme. Dört yönündeyim, seni yakından izliyorum. Aşağıdan teste devam emri geldi, 5 numaralı bacağa yöneleceğiz şimdi.

- Tamam Luke, 5 numara. 12 mil sonra manevraya başlıyorum.

Robertson bir yandan da elektrik sistemi kontrol paneline yoğunlaşmış durumdaydı. Anahtarları açıyor, anahtarları kapatıyor, küçük vanaları çeviriyordu. Sol kolu elektro mekanik panelin organik bir uzantısı gibiydi sanki. Böyle anlarda kendisini pilot gibi değil, bir “uçuş kontrol sistemi” gibi hissediyordu. Uçağa kumanda eden bir insan değildi sanki, uçağın bir parçasıydı. Ve bundan nefret ediyordu.

Uçak, Robertson’un düşüncelerini sezmiş ve buna kızmış gibi, “uçuş kontrol sisteminin” hiç bir çabasına cevap vermedi. Hiç bir değişiklik olmadı, hiç bir devre dışı sistem çalışmaya başlamadı. Robertson’un alnındaki terlerin arasında ilk soğuk olanlar belirmeye başladı. Parmaklarının hareketi hızlandı, gözler göstergeler arasında daha hızlı gidip gelmeye başladı.

Hiç bir şey. Hiç bir şey değişmedi. Bir tane bile alarm ışığı sönmedi.

- Lanet olsun! Beşik, Papa Hotel Sıfır İki. Cevap vermiyor, elektrik sistemi hiç bir komutuma cevap vermiyor.

- Anlaşıldı Papa Hotel. Rotanızı koruyun, komut bekleyin.

- Beşik! Burada bir şeyler ters gidiyor ve düzeltemiyorum! Bu sistem tekrar devreye girmeden testi devam ettirmemiz mümkün değil. Dönüş izni istiyorum.

- Negatif Papa Hotel Sıfır İki. Şimdilik iptali gerektirecek kadar büyük görünmüyor. APU’ları tekrar deneyin.

Robertson öfkeden titremeye başladı. Aşağıdakiler inanılmaz bir vurdumduymazlık gösteriyordu. “Sadece bir bacak, sadece bir kaç test daha.. Sonra bitecek ve döneceğim” diye geçirdi içinden. Az önceki ufak çıkışı Test Merkezi’ndeki kariyerini sona erdirmişti, ama buna üzülmeyi sonraya bıraktı. Zaten önünde yanıp sönen lambalar yeteri kadar dikkatini işgal ediyordu. Kendini birden, hayatında ilk olmayan ama kesinlikle en şiddetli biçimde, yapayalnız hissetti. Ne arkasındaki F-104, ne güvenli mesafedeki B-52 ve F-106, ne de aşağıdakiler (özellikle Sanders) gerçekten onun yanındaydı. Yapayalnızdı, ve içinde bulunduğu beladan kurtulması, sadece kendi maharetine ve şansına bağlıydı.

Robertson bu durum muhasebesini yaparken yeni bir alarm ötmeye başladı. Bu seferki en kötüsüydü, pilotun kulağını tırmalıyor, ışığı gözlerini kamaştırıyordu. Ana hidrolik sistemi besleyen jeneratör devreden çıkmıştı. Yedek hidrolik sistem yarım kapasiteyle devredeydi. Bunun anlamı, Phoenix’in dizginleri ele almasıydı. Artık inisiyatif test pilotunda değil, altındaki gri dev uçaktaydı (Ah, Uzay-Uçağı!).

- Beşik, Papa Hotel Sıfır İki! Ana hidrolik besleme sistemi devre dışı. Hidrolik güç kaybı! Yedek hidrolikler yarım kapasitede. Kumanda kaybı, tekrar ediyorum kumanda kaybı!

Aşağıdan, sonsuzluk kadar uzun geçen bir kaç saniye boyunca cevap gelmedi. Sessizliğin sebebi aşağıdakilerin acımasızlığı değil, işlerin ne derece berbat bir rotada seyrettiğinin farkına varmış olmalarının yarattığı şoktu. Kendini toparlayıp telsize ilk sarılan Sanders oldu.

- Scott, ben Sanders. Telemetri arızayı gösterdi. Diğer arıza sinyalleri de geliyor. Bu sorunu birlikte halledeceğiz evlat.

Bir miktar olsun ferahlayan Robertson, minnetle “Anlaşıldı” diye cevap verdi. En azından biri, hem de en güvendiği kişi, onu geç de olsa anlamış, yardım etmişti. Daha doğrusu yardım etmeyi vaat etmişti. Bu da bir şeydi. Umutsuzluğa düşen insan her şeyden biraz ışık çıkarmaya uğraşır ne de olsa…

Levyeyi hafifçe sola kırdı: Cevap yok. Normal, kontroller hassasiyetlerini büyük ölçüde kaybetti. Daha fazla tazyik uyguladı: Cevap yok. Sonuna kadar sola yatırdı: Hala cevap yok. Uçak dümdüz, burnu 5 derece yukarıyı gösteren bir biçimde irtifa alıyordu. Phoenix Robertson’a küsmüştü.

Robertson’un nefes alış verişleri hızlandı (telemetri bunu görmedi). Levyeyi bu sefer sağa kuvvetle kırdı (telemetri bu kumanda değişimini de görmedi). Diğer sistemlerden yedek hidroliğe güç aktardı, seyrüsefer sistemini, otomatik iniş sistemini kapattı (telemetri bunları da görmedi, çünkü telemetri cihazı testin başından beri bozuktu. Kontrol üssüne hatalı veri iletiyordu). Levyeyi tekrar sola kırdı: 5 derecelik, cılız bir cevap.

- Scott, ben Luke. iniş bacağına geçmiyor musun?

- Luke, kumandalar cevap vermiyor! Beşik, kumanda cevap vermiyor, kumandaları kaybettim!

- Robertson, burası Beşik. Buradan kumandalar normal görünüyor, yedek hidrolikte yeterli güç olması lazım.

- Sıçtırtma telemetrine! Ben buradayım, sen ise aşağıda kahve makinesi kılıklı ama bir boka yaramayan makinelerin arasındasın. Ve ben sana KUMANDALARI KAYBETTİM DİYORUM! (Robertson bu son telsiz mesajıyla askeri havacılık kariyerini tamamen sona erdirmişti)

Kontrol kulübesinde Sanders, proje ekip liderleri ve Hava Kuvvetleri’nden üç albay hararetli bir tartışmanın içerisindeydi. Convair tarafı ile subaylar iki ayrı safa ayrılmış, sanki sözleriyle düello yapıyorlardı.

- Bay Sanders, bu şartlar altında teste devam etmek mantıklı görünmüyor. Phoenix’in çağrılması gerekir.

- Bakın, bu uçağın her vidasını biliyorum ben. Ortada bir sorun olduğu muhakkak, ancak Phoenix bu gibi sorunlarla baş edebilecek şekilde tasarlandı. Her sistemin en az ikişer adet yedeği var. Bu, uçuşu sonlandırmaya yetecek kadar büyük bir sorun değil. Sistemime güveniyorum.

- Anlıyorum, ancak bu aşamada bu boyutta bir aksaklık projeyi etkileyecek ölçüye ulaşabilir. Henüz hiç bir atış kontrol ve görev aviyoniği test edilemedi ve en temel uçuş sistemi arıza yaptı. Şu aşamada test planlandığı şekilde tamamlansa bile bu bir şey ifade etmez. Oraya gelene kadar çözülmesi gereken başka sorunlar olduğu görülüyor.

- Albayım, Bay Sanders aslında farklı bir şeyden bahsetmiyor ki? Tabi ki uçuş sonunda elektrik ve uçuş kontrol sistemleri kapsamlı bir gözden geçirmeye tabi tutulacaktır. Ancak proje takvimine göre önümüzde fazla zaman yok. En azından atış kontrol ve radar testlerini tamamlayabilirsek, zaman açısından büyük ölçüde rahatlarız.

- Baylar, ben bir pilot ve komutan olarak öncelikle emrim altındakilerin güvenliğini düşünmek durumundayım. Bu alan, tesisler ve pilotlarımızın emrinize geçici olarak, proje kapsamında verilmiş olduğunu hatırlatırım. Tesisler bir yana, pilotlarımın hayatını riske atmanıza asla izin veremem. Ortada uçuşu tehdit edecek derecede büyük bir sorun var ve bu....

Göbeğinin büyüklüğü rütbesi ve ne kadar zamandır karargahta görev yaptığı konusunda yeteri kadar bilgi veren albayın sözü, telsiz hoparlöründen gelen çığlıkla kesildi. Sanders bir ok gibi, o ana kadar sözlerle düello yapan küçük grubu yardı ve kontrol masasına koştu. Diğerleri de koşar adımlarla Sanders’ı takip ettiler. Telsiz mikrofonunu eline alan Sanders nefes nefese konuştu:

- Scott, cevap ver Scott. neler oluyor oğlum?

Sessizlik..

- Scott? Scott? Oskar Alfa, Oskar Bravo, rapor verin, neler oluyor?

- Beşik, Oskar Alfa Sıfır Bir. Phoenix bir kaç saniye önce buluta girerek görüş alanımdan çıktı. Radarımda göremiyorum.

- Beşik, Oskar Bravo Sıfır Bir. Olumsuz.. Göremiyorum..

- Papa Hotel Sıfır Bir, Beşik. Lütfen durumunuzu bildirin.

Sessizlik.. Cızırtılar... Sessizlik...

Yukarıda işler tamamen Robertson’ın kontrolünden çıkmış durumdaydı. Uçak 10 derece açıyla tırmanıyor, motorların çığlığı gitgide daha da uğursuzlaşıyordu. Gaz kolunu geriye çekti. Çığlık tekrar gür, davudî bir uğuldamaya dönüştü. Bu hiç değilse bir miktar sakinleştirici etkiye sahipti; tıpkı umutsuzluğa düşüldüğünde dua etmek gibi.

Telsizi kontrol etti, çalışmıyordu. Elektrik paneli: Hala devre dışıydı. Alarm ışıkları yanıp sönmekten vazgeçmemişti. Önüne, kokpit camından dışarıya baktı. Kesif bir bulut tabakasından başka hiç bir şey yoktu. Sanki hiçliğin içinde askıda duruyordu; uçtuğunu hissettirebilecek hiç bir nirengi, belirti yoktu. Levyeye ve pedallara asıldı, hiç bir şey değişmedi. Yedek hidrolikleri tekrar denedi; hidroliklerde güç kalmamıştı. Ana panel üzerinde gezinen parmaklarının hareketleri gittikçe hızlanmaya başladı. Nefes alış verişleri sıklaştı, alnından aşağı süzülen ter damlacıklarının sayısı arttı. Titremeye başlayan parmakları düğmeleri zorlukla çeviriyordu. Prosedürde ilk hatasını titremelerin başladığı an yaptı; devreleri açma – kapama sırasını karıştırmıştı. Tekrar baştan başladı, yine karıştırdı. Bir daha.. Titremeler arttı, parmaklarını kontrol etmekte artık daha da zorlanıyordu. Gözleri, alnından sızan terler yüzünden yanmaya başladı. Dudakları kurumuştu.. Uçuş tulumunun içi sırılsıklamdı. O sırada, o kokpitte gerçekleşenler inanılır gibi değildi.

İnanılır gibi değildi, çünkü binlerce uçuş saatine sahip, Kore Savaşı’nda defalarca en zor durumlardan kurtulmayı başarabilmiş seçkin test pilotu Scott Robertson paniğe kapılmıştı. Gençliğinden beri sadece uçaklar ve uçmak için yetiştirilmiş, en zorlu fiziksel ve zihinsel testleri başarıyla geçmiş, onlarca farklı uçakla yüzlerce tehlikeli test uçuşu yapmış Scott “Merlin” Robertson ne yapacağını bilemez durumdaydı.

***

Siyah Chevrolet Whiter Plaza’nın önünde durduğunda yağmur yeni çiselemeye başlamıştı. Güneş yeni batmış, Washington, gecenin hafif bulutlu lacivert öncüsü ile yeni buluşmuştu. Chevrolet’den inen siyah takım elbiseli, iri adam, kendisine açılan cam kapıdan içeri girmeden önce sol omzunun üzerinden gökyüzüne baktı: Bulutlu, ama çok sakindi. O nisan gecesindeki her şey gibi. Sükunet çok güzel bir battaniyeydi, her şeyi örten ve ısıtan...

Bordo renkli duvar kağıtlarıyla kaplı koridordan geçerek resepsiyona ulaştı. Kısa boylu, ancak sanki boyundan daha büyükmüş gibi görünen bir sırıtışa sahip bir şef kendisini karşıladı. Ağır İtalyan aksanına sahip şef garsonun dalkavuk sırıtışı, karşısındaki donuk gri gözleri görünce silindi.

- Hoşgeldiniz efendim, bu akşam sizi burada görmek büyük şeref. Size nasıl hizmet edebilirim?

- Bay Mendez adına bir rezervasyon olacaktı.

- Ah evet, Bay Mendez erkenden geldi, sizi bekliyor. Buyrun efendim, buyrun bu taraftan.

Kısa boylu, biryantin fıçısına batırılmış gibi görünen kısa siyah saçlara sahip şef önde, donuk gri gözlü, uzun boylu takım elbiseli adam arkada restoranın ana salonuna girdiler. İçeride yaklaşık yarısı dolu yirmi kadar daire şeklinde masa vardı. Masaların hemen hemen tamamındaki müşteri profili aynıydı: Erkekler çoğunlukla siyah takım elbiseli, kadınlar zevksiz abiyeli, zevksiz makyajlı, zevksiz saçlı. Gri gözlü adam hiç birine bir kaç saniyeden fazla ilgi göstermedi. Kendi kadınının duru güzelliğini özlemişti.

Restorandaki ölü ve donuk müşteri yığını içerisindeki tek istisnai masaya yöneldiler. Masanın mavi gömlek giymiş, karışık saçlı ve uzamış sakallı sahibi dalgın bir biçimde dışarıyı seyrediyordu. Oturduğu, pencereye en yakın, en güzel manzaralı masaydı. Potomac ve Washington bütün güzelliği ile bir dekor gibi masayı süslüyordu. Bir kadeh viski içmek için de, badem soslu ördek yemek için de ideal bir masaydı. O gece konuşulacaklar için ise en ideali...

Masanın dalgın sahibi gelenleri fark edince yüzüne geniş bir gülümseme yerleştirdi ve ayağa kalktı. İkilinin birbirini uzun zamandır görmemiş olduğunu düşünen şef, isabetli bir biçimde o sahnede işinin bitmiş olduğunu düşünerek aradan çekildi.

- Hoş geldin dostum. Ben de erkenden gelip viski eşliğinde gün batımının çıkarıyordum.

- Merhaba Carlos, seni gördüğüme sevindim. Güzel masa seçmişsin. Manzara çok etkileyici.. Uzun zamandır görmüyordum seni, yıllar fazla dokunamamış sana, ha?

Oturdular. Mendez her zamanki gibi oturmadan önce koltuğun üzerindeki hayali tozları eliyle süpürdü. Küba’dan kalma garip alışkanlıklarının bir tanesiydi bu. Alnındaki saçsız açık alanın yüzölçümü artmış, saç ve sakalları arasındaki beyazlıklar çoğalmıştı. Kemikli ve solgun yüzündeki kırışıklıkların gerçek hikayesi, anlattıklarından daha fazlası idi. Sert bir hareket yapsa kırılıverecekmiş gibi görünen parmakları gömleğinin üst cebinden bir sigara çıkardı ve yaktı. Gözlerini kısarak manzaraya baktı ve derin bir nefes çekti. Uzun konuşmalar yapmadan önce hep sigarasından bir kaç nefes çekerdi. Karşısındaki dinleyici için bir tür sabır sınavı gibi olurdu bu sigara nefesleri. Ama Mendez’in karşısındaki bu tür sınavları çoktan geçmişti.

- Güzel haberlerim var dostum. Bu yüzden bu yemeği bir tür kutlama olarak da kabul edebilirsin.

Gri gözlü, parmaklarını “devam et, dinliyorum” dercesine oynattı.

- İşler tam istediğimiz gibi gelişti, hatta bu kadar pürüzsüz olacağını ben bile beklemiyordum –ki bilirsin normalde çok ihtiyatlıyımdır. Dostlarımız zokayı tamamıyla yutmuş görünüyorlar. Sonrası için her şey ayarlandı. Bu büyük bir iş olacak, her şey yolunda. Senin hakkındaki raporuma cevap geldi. Dostum, seni büyük ödüller bekliyor... Ah, bak Gloria Glamor.. Bu kadın için “sesi gece rengindedir” derler.

Sesi gece renginde olan siyah ince kadın, cılız ama ağırbaşlı alkışlar eşliğinde sahneye geldi. Arkasındaki orkestra üyeleri de, her hareketlerini ezberden yapıyormuşçasına yerlerini aldılar. Kısa süren sessizlikten sonra “When Night Goes By”a, Mendez’in en sevdiği şarkılardan birine başladılar. Piyanonun notaları geceyi ve manzarayı tamamlıyordu sanki. Glamor’un sesi ise o bulutlu gecede kadife gibi yanklandı.

- When night goes by....

Gri gözlü adam, kafasının iki yanındaki kısacık kesilmiş kır saçları eliyle sıvazladı. Suratındaki ifade değişmemişti, ancak Mendez heyecanlandığını anlamıştı: Asker normalde elini yüzüne hiç dokundurmazdı. Mendez daha dikkatli bakabilse, gri gözlerin aşağısındaki dudağın köşesinde bir anlık titreme görebilirdi.

- When darkness fade away...

- Evet ne diyorsun?

- Bu harika Carlos. Artık bunaldım buradan. Dönmek istiyorum, geri dönmek istiyorum.

- Seni anlıyorum kardeşim, inan çok iyi anlıyorum. Ama dişini biraz daha sıkmalısın. Çok az işimiz kaldı. Gerçi kalan kısmın çoğu mühendis işi, ancak senin de üst kademelerde halletmen gereken işler var. Sonra gerekenler için ben devreye girerim.

- Şu anda prototip üretim hattında, bir kaç aya kadar uçuşa hazır hale gelir sanırım. Ancak geliştirme sürecinde bazı aksaklıklar çıktı ve bu büyük ihtimalle takvimde kaymaya sebep olacak. Bu da doğal olarak ek ödenek demek, ancak bir iki albay ödenek konusunda çok hassas. Yeteri kadar ikna edilmeden böyle riskli bir işe para yatırmaya pek niyetli değiller. Malum, Vietnam şu aralar gündemin değişmez maddesi.

- Anladım. Ben kaygı uyandıracak bir iki haber çıkarttırırım. Bu onları ödenek ayarlamaları için tetikler herhalde?

- Haberi benim çocuklar verirse kesinlikle tetikler. Şu aralar tepelerde epey çekişme var, herkes diğerinin açığını yakalamaya çalışıyor, Pentagon’un içinde bizim bariz üstünlüğümüz var. Bu yüzden haberlerin benden gelmesi daha etkili olur. Yalnız sadece haberler yeter mi emin değilim.

- Neden?

- Karga’nın test uçuşu için öngördüğümüz tarih geçileli üç ay oldu. Yarbay Hikes geçenlerde bundan bahsetti. Bu konuda da önlerine bir şeyler koymalıyız. Hikes önemli konumda, onun merakları özellikle doyurulmalı.

- Hımmm... Bu biraz zorlayıcı olabilir. Belki bir model ya da planör uçurup fotograflarını çekeriz. Veya birebir maket yapıp yerde test uçuşuna çıkmaya hazırlanıyormuş gibi bir sahne kurarız.. Bunu hatırlattığın iyi oldu, bunun üzerine biraz düşüneyim.

- When my dreams turn into blue....

İki adam konuşmaya ara verip manzarayı seyretmeye daldılar. Piyano ve basın dingin notaları, kadının duru sesiyle birlikte gecenin tüm dekorunu tamamlıyordu. Potomac, üzerine çarpan ışıklarla yıkanıyor gibiydi, bulutlar dağılmaya başlamış, yağmurun çiselemesi duralı çok olmuştu. Gece, olması gerektiği hale dönüyordu. Her şey olması gerektiği gibiydi.

Kısa süren sessizliği ilk bozan Mendez oldu.

- Söylesene, bütün bunları hiç sorgulamadılar mı? Hiç enine boyuna düşünmediler mi?

- Bunu ben de çok düşündüm, “acaba bize oyun mu oynuyorlar” diye çok endişelendim. Ancak özellikle üst kademeler öyle bir halde ki, Sovyetler hakkındaki en ufak, en alakasız bir rapor bile büyük etki yaratabiliyor. Büyük bir paranoya hakim. Karga’yla ilgili ilk raporlara tekrar bakıyorum da, bu kadar korkacaklarını, bu kadar sorgusuz sualsiz balıklama atlayacaklarını ben bile hayal edemezdim.

- Korkularının esiri olmuş gibiler.

- Kısmen. Biraz da şirketler bu korkuyu besliyor. Devamlı yeni sistemler, yeni tehdit analizleri, karşılaştırmalar, sunumlar için geliyorlar. McNamara üzerinde müthiş baskı var; aslında o da kendisi zaman zaman karşı ataklar yapıyor. Ancak oyundaki değişmez silah Sovyet tehdidi. Herkes kendi çıkarı için kullanıyor sanki. Bu Karga işi özellikle Hava Kuvvetleri’nde tuz biber oldu.

- Bazen planladığından daha fazla kazanç sağlarsın. Bu bence her zaman iyi bir şey değildir, olayların akışı üzerindeki kontrolünü yitirmene neden olabilir. Şu an bizim durumumuz da buna benziyor. Şimdiye kadarki süreç beklediğimizden çok daha başarılı oldu. Meğer ufacık kıvılcım yetermiş, biz korkularını ateşlemek için meşale kullanmışız. Operasyonun sonuna kadar kontrolü korumamız için senin varlığın şart.

- Evet Mendez, ama ilticalar konusunda henüz hiç bir ilerleme kaydedemedim.

- Sen şimdilik o konuyu dert etme Anatoly. Şimdi odaklanman gereken şey, gerekli kişilerin Convair’de işe girmesini sağlamak. Her şeyin sırası var.. Önce kuşumuzla ilgilenelim.

- I only think about my love.. When night goes by....

***

Felaketler çoğunlukla çok kısa sürede cereyan ederler, her şeyin olup bitmesi kim zaman birkaç saniyeyi bulmaz bile. Onları asıl felaket yapan, takip eden olaylar silsilesi, yani o birkaç saniyenin doğurduğu sonuçlardır. 1963’ün o güneşli haziran gününde de olanlar aynen bu şekildeydi...

Robertson bir saniyeliğine gözlerini kapadı. Derin derin nefes aldı. En azından nefesini kontrol altına almak istiyordu. Sakinleşmesi ve kendini toparlaması için bu şarttı. Bu gibi sayısız berbat durumun içinden sıyrılmıştı, o, böyle işler için eğitilmişti. Uçmaktan, başkalarının uçurmaya cesaret edemeyeceği oyuncaklarla oynamaktan başka şey yapamazdı (çünkü sanki sadece buna programlanmıştı). Şimdi de kendini toparlayacak, ve bu yaralı kuşu sağ salim yere indirecekti. Sonra da muhtemelen Jim’in yerine gidip sabaha kadar içecekti. Ama önce hidrolikleri düzeltmeliydi.

Yedek hidrolik ana güç valfini açtı. Işık yandı, bu iyi.. Elevatörlerin açısını değiştirmek için levyeyi hafifçe oynattı. Tepki alıyordu, bu da iyiydi. Sanki derin nefes almadı hidroliklere güç vermiş gibiydi. Uçağın yükselmesi yavaş yavaş azaldı, sonunda düz uçuşa geçti. Sonra uçağı dönüş bacağına geçirmek için sola dönüş verdi, levyeyi nazikçe sola kırdı. Uçak buna da aynı nezaketle cevap verdi, burnunu yavaşça sola döndürdü. İki ya da üç saniyelik bir dönüşten sonra Robertson uçağı tekrar düz uçuşa geçirmek için levyeyi düzeltti. Ancak uçak hiç bir tepki vermedi, aksine sola yatışına devam etti. Uçak giderek artan bir hızla sola devriliyordu. Robertson tüm gücüyle levyeye sarıldı, ancak hiç bir cevap alamadı. Uçak sola yatışının ardından hızla dalışa geçti. Artık bir vida gibi dönerek yere pike yapıyordu. Robertson gücü tükenene kadar levyeye ve pedallara asıldı, ancak nafile, hiç birşey değişmiyordu. Kokpit camının etrafındaki beyaz bulutlar giderek seyreldi ve çılgın bir hızla dönmekte olan dağlar görünmeye başladı. Sanki dünya uçağın burnundaki bir eksen etrafında dönüyordu. Kokpitteki tüm göstergeler de değişen yön ve hızlarda bu dönüş dansına katılmıştı. Bu dansa ilk pes eden yağ manifold basınç göstergesi oldu. Patlayan göstergenin camları Robertson’un eldivenini parçalayarak elinden ince damlalar halinde kanların kanopi camına sıçramasına sebep oldu. Bir süre sonra bir numaralı motorun devir göstergesi büyük bir gürültüyle patladı ve hızla uçan gösterge kalibrasyon düğmesi, kaskının camına çarparak geniş bir çatlak açtı. Bu ikisinin ardından kokpitteki hemen hemen her parça çatırdamaya, çatlamaya ve kırılmaya başladı. Aslında tüm uçak çatırdıyor, çatlıyordu. Robertson’un yüzü son haddine kadar gerilmiş, gözlerinden, burun ve kulaklarından oluk oluk kan fışkırıyordu. Ve uçak Robertson’un bu ızdırabını sona erdirmek istercesine, çılgın dalışına son vermeye başladı. Önce sol kanat büyük bir cayırtıyla gövdeden koptu; bu uçağın dalışını dik açıdan yaklaşık 45 dereceye çevirdi. Ardından iki numaralı motorun türbinleri teker teker motor ana ekseninden ayrılarak inanılmaz süratlerle uçağın arka gövdesini biçtiler. Bu da bu ihtişamlı pikeyi bitirmek için gereken patlamayı tetikledi. Önce ana yakıt deposu, hemen ardından sağ kanat deposu alev aldı. Ve milisaniyeler sonra tüm uçak bir ateş topuna (daha doğrusu ateş topları kümesine) dönüştü (Oskar Alfa, Oskar Bravo ve Tango Hotel, uçağı bu esnada fark ettiler). İrili ufaklı sayısız gövde parçası, gökyüzünden yere doğru uzanan bir pençe gibi arkalarında kahverengi dumandan izler bıraktılar. Bulunacak en büyük parça, bir motor türbin pali olacaktı. Bu, Phoenix projesinin sonuydu. Yıllarca süren ve yüz milyonlara mal olan proje, yanan milyonlarca parça olarak gökyüzünden yağmaktaydı. Convair’deki ve Hava Kuvvetleri’ndeki depremi düşünmek için şimdilik erkendi. Ayağı kayacak bürokratlar, istifa edecek (ettirilecek?), erken emekli olacak (olmaya zorlanacak?), ortadan kaybolacak (öldürülecek?) kişileri belirlemek şu anın işi değildi. OKB-3’deki projenin, Sokol’un, EF-230’un birer balon olduğunun öğrenilmesi de şu an için gerekli değildi. Yıllardır Phoenix projesi ile ilgili her türlü dokümanın birer kopyasının Tushino’daki enstitüde incelenmekte olduğunu bilmek de şu an için bir şeyi değiştirmezdi. Phoenix ile ilgili tüm bilgilerin hasır altı edileceğini, stratejik av uçağı projesinin rafa kaldırılıp, kilit noktadaki tüm çalışanların işlerine son verileceğini, projeyle ilgili tüm dosya, doküman, ekipman ve sistemin imha edileceğini öngörmek bu şok anında mümkün değildi. Şu anda tüm dikkatler gökyüzündeki ateş ve dumandan oluşan dev pençedeydi. Teknolojinin sunabildiği tüm olanakları kullanana mükemmel bir tasarım bir kaç saniyede buhar olmuştu. Bu, muhteşem bir andı ve şahit olma ayrıcalığına erişen herkes tadını çıkarmaya çalışıyordu.

- SON -

Etiketler: