20 Ağustos 2009 Perşembe

Fair Game

Ünlü ABD'li gazeteci ve yazar Bob Novak, 18 Ağustos günü beyin kanserinden vefat etti.

Ünlü ABD'li aktris Naomi Watts, 2010'da gösterime girecek "Fair Game" (Adil Oyun) adlı sinema filminde başrolü Sean Penn ile paylaşacak.

Bu iki alakasız gibi görülen haberin aslında son derece çarpıcı bir ortak noktası var: Yakın tarihin en ilginç siyasi skandallarından biri.

6 - 7 yıl öncesine dönelim:

ABD'nin 2003'te Irak'a açtığı savaşın en önemli gerekçelerinden biri, Irak'ın kitle imha silahları üretmeye çalıştığı iddiasıydı. ABD, Colin Powell'ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne sunduğu istihbarat raporlarını, Irak'ın dünya güvenliğine arz ettiği tehdidin kanıtı olarak sunmuş, bu ülkeye karşı çok uluslu bir kalisyon kurmaya çalışmıştı. Savaştan sonra bu istihbarat raporlarının neredeyse tamamının hatalı ya da uydurma olduğu, Irak'ın ciddi bir kitle imha silah imkân, kabiliyet ve potansiyeline sahip olmadığı ortaya çıkmıştı.

İşte bu hatalı / sahte istihbarat raporlarından biri, ABD'de ciddi bir siyasi skandala sebep olmuştu: Valeri Plame Skandalı.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nda 20 yıldan uzun bir süre çeşitli mevkilerde çalışan ve özellikle Afrika konusunda uzman olan Büyükelçi Joseph Wilson, "özel ama gizli olmayan" bir resmî görevle, 2002 yılında CIA aracılığı ile Nijer'e gitti. Görevi, Irak'ın bu ülkeden işlenmiş Uranyum aldığı iddialarının araştırılması ve bir rapor hazırlanması idi. Daha önce bu ülkede görevli bulunan, bölgeyi iyi tanıyan Wilson, Nijer devlet görevlileri, ülkedeki Uranyum madenlerini işleten yabancı şirketlerin yöneticileri, bu madenlerdeki cevher akışını kontrol eden IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı) yetkilileri ile görüştü. ABD'ye dönüşünde CIA'ye bir brifing veren Wilson, Irak'ın Nijer'den uranyum aldığına dair herhangi bir kanıt olmadığını, bu satışın gerek ülkedeki sıkı mevzuat gerekse uluslararası denetimler nedeniyle neredeyse imkansız olduğunu belirtti.

Ama sonradan anlaşıldı ki, Wilson'un görevi, Nijer'e gittiği gün zaten tamamlanmıştı.

Eylül 2002'de İngiliz hükümeti, yayınladığı bir raporda Irak'ın Afrika'dan uranyum almaya çalıştığını iddia etti. Daha sonra dönemin ABD Başkanı, aptallığı ile meşhur George W. Bush, Ocak 2003'te yaptığı bir konuşmada İngiliz istihbarat raporlarına atıfta bulunarak Irak'ın bir Afrika ülkesinden uranyum alma girişimlerinden bahsetti. Ancak zaten ABD Dışişleri Bakanlığı, Aralık 2002'deki bir raporunda bu ülkeyi Nijer olarak ifade etmişti.

Beyninden vurulmuşa dönen, ziyareti, temasları, raporları çarpıtılmış ya da belki en iyi ihtimalle görmezden gelinmiş olan Wilson, 06.07.2003 tarihinde, yani Irak Savaşı'nın sona ermesinden kısa süre sonra The New York Times gazetesinde "What I Didn't Find in Africa" (Afrika'da Ne Bulmadım?) başlıklı bir makale yayınladı. Makalede Wilson, Nijer seyahatinden, seyahat sırasındaki bulgularından, sonrasında hazırladığı rapordan ve ABD yönetiminin bulgularını görmezden gelmesi ve çarpıtmasından bahsetti.

Kıyamet de bundan sonra koptu.

Makalenin yayınlanmasından kısa süre sonra 14.07.2003 tarihinde, Bob Novak, The Washington Post gazetesindeki köşesinde "Mission to Niger" (Nijer Görevi) başlığı ile kaleme aldığı makalesinde, Joseph Wilson'ın Nijer'e gönderilmesini, CIA'de gizli ajan olarak çalışan eşi Valerie Plame'in üstlerine tavsiye ettiğini yazdı. Novak'ın makalesine göre Plame, özellikle silahlanma ve kitle imha silahları konusunda uzman bir ajandı.

Gizli bir istiharat görevlisini deşifre eden bu makale, ciddi bir suç unsuru taşıyordu. CIA hemen harekete geçerek ABD Adalet Bakanlığı'ndan olayı soruşturmasını talep etti. Adalet Bakanlığı da topu FBI'ya attı (kahrolası federaller!) Takip eden süreçte Valeri Plame'in neredeyse tüm CIA kariyeri, katıldığı operasyon ve görevler deşifre oldu, Plame CIA'den istifa etti. Dönemin Başkan Yardımcısı, haysiyetsizliği ile meşhur Dick Cheney'in başdanışmanı Lewis Libby hüküm giydi.

Olayın aslı sonradan çözüldü:

Bush hükümeti, savaş açma bahanesi olarak kullandığı Irak - Nijer komplosuna şiddetle muhalefet eden Wilson'u cezalandırmak için, eşini deşifre ve rezil etmek istemiş, bunun için de Dick Cheney, gazeteci Bob Novak'ı kullanmıştı.

İşte bu hikaye, Sean Penn ve Naomi Watts'ın oynayacağı "Fair Game" (Adil Oyun; aynı zamanda "avlanmasında sakınca olmayan av" anlamına gelen bir deyim - Plame'i tanımlamak için güzel bir seçim. Zaten bu ifade de soruşturma raporlarında geçmektedir) adlı sinema filminde anlatılacak. Film hakkında çok fazla detay yok, ancak siyasi görüşü ve muhalif tavrı bilinen Sean Penn'in oynuyor olması gözönüne alınırsa, dönemin ABD hükümetinin set biçimde eleştirileceğini bekleyebiliriz.

Ne dersiniz, belki de Fair Game, Obama hükümetinin günah çıkarma adımlarından birisidir?

Konu ile ilgili Wikipedia makaleleri:

http://en.wikipedia.org/wiki/CIA_leak_grand_jury_investigation
http://en.wikipedia.org/wiki/Plame_affair#cite_note-novakcolumn-9

Joseph Wilson'un The New York Times'da yayınlanan makalesi: What I Didn't Find in Niger



Not: Bu arada Naomi Watts'ın Valerie Plame'e benzerliği dikkat çekici...




Etiketler: , , , ,

08 Şubat 2009 Pazar

The Same Old Story...

Etiketler: ,

29 Eylül 2006 Cuma

Çin, Kürtler'e Destekle Tehdit Etti mi?


100% eminim ki politika uygulayıcılarımızın (asker, istihbarat, dışişleri bürokrasisi) Çin'deki kardeşlerimiz ile ilgili çeşitli eylem planları, vizyonları bulunmaktadır. Ancak Türkiye'deki hakim siyasal vizyon dünyayı halen Soğuk Savaş'taki gibi çift kutuplu (.ie "biz" vs "onlar") olarak algılamaya devam ettiğine ve roket, uzay vs konularında Çin ile işbirliği yaptığımıza göre uygulamada bir şey yoktur. Çünkü biz işbirliği yaptığımız ülkenin bir yandan altını oymanın nasıl bir şey oldğunu maalesef tam olarak bilmiyoruz. Bilsek de uygulayacak irademiz yok.

Meşhur bir vasiyet vardır hani, 7 düveli Türkler'e düşman olarak belletir.. O aklıma geliyor çokça. Sorarım: Türkiye Çin'den WS-1 almakla Sincan'daki kandaşlarını sattı mı şimdi? Çin hem füze satıp hem "bak Kürtler'i desteklerim haa!" deyince ne demek istiyor? Jeostratejik dangalaklıkta çığırlar açan sözde milliyetçi özde zilliyetçilerimiz, kof, şovenist, mastürbatif söylemlerini legalize etmek için yücelttikleri Çin'in, Kürt kozunu oynamasını nasıl karşılıyor acaba? "Çin gelecek ABD'nin tozunu atacak" hevesleriyle, sırf "düşmanımın düşmanı dostumdur" şiarından hareket edip hiç bir yere varamayan, kafaları sadece ikili sistemde, sıfır ve birlerle işlem yapan milliyetçilikten geçinen, milliyetçiyim diye geçinenlerimiz bu boruyu nasıl, nereye monte edecek? "Sıfır" ve "bir"lerin yanında bu "iki" nasıl duracak?


Çin, Kürtlere destekle tehdit etti mi?
Kuzey Irak’taki petrol ile çok yakından ilgilenen ve Kürt yönetimiyle temasa geçen Çin, Türkiye'yi sürgün Uygurlara zorluk çıkarmaması halinde Kürtlere destekle tehdit etti.
28 Eylül 2006 09:05

Çin Halk Cumhuriyeti’nin Kuzey Irak’taki petrol üretimi ile çok yakından ilgilendiği belirtilirken Çin hükümetinin, Türkiye’yi dolaylı yoldan sürgündeki Uygurlara zorluk çıkarmaması halinde Kürtlere destek vermekle tehdit ettiği de öne sürüldü.

ABD’nin önde gelen muhafazakar düşünce kuruluşlarından The Heritage Foundation tarafından yayınlanan, Çin’in Ortadoğu çıkarlarına ilişkin bir değerlendirmede Çin’in bölge konusunda olumlu emellerinin olmadığını öne sürerek şu iddiaya yer verildi: Question Exclamation

“Çin Halk Cumhuriyeti’nin terörü destekleyen devletler ile Hamas ve Hizbullah gibi terör örgütleri ile duygudaşlığı ve Türkiye’ye baskı amacıyla Kürt politikasını manipülasyonu, Beijing’in bölgeye ilişkin niyetlerinin iyi olmadığını gösteren birkaç uyarıcı işaretlerdir.”

Değerlendirmede Çin’in başta Kuzey Irak olmak üzere, Irak’ın petrol üretimiyle çok yakından ilgilendiği belirtilirken Çinlilerin “Irak’ın petrol rezervlerinin yüzde 40’ını oluşturduğu tahmin edilen, Kürtlerin zengin petrol alanlarına erişimi sağlamak için fırsat kolladığı savunuldu.

Çin ile Kürt bölgesel hükümet arasındaki üst düzey ziyaretlerine dikkat çekilen yazıda “Çinliler de, Kürtler olan ilişkilerini kullanarak Çin’in Sincan bölgesinden Türkçe konuşan Uygur mültecilerine desteği vermemesi için Türkiye’ye baskı yaptığı” iddiasına yer verildi.

Değerlendirmede Türkiye’nin sadece “Silahlı Kürt ayrılıkçı hareketlerinin değil, aynı zamanda “sürgündeki Uygur ayrılıkçı militanları ve mülteci örgütlerinin oluşturdukları yükünü omuzlanmaya” mecbur kaldığı belirtildikten sonra şöyle devam edildi.

“Çin hükümetinin, dolaylı yolda Türkiye’yi, Ankara’nın sürgündeki Uygurlar için yaşamı zorlaştırmaması halinde Kürtleri desteklemekle tehdit ettiği öne sürülüyor.”

ANKA

Etiketler: , , ,

30 Temmuz 2006 Pazar

Kuzey Irak İyi Hoş da...


Son zamanlarda çatışma haberlerinin ekseriyetle hangi bölgelerden geldiğine dikkat çekmek isterim. Şahsi değerlendirmem, TSK'nın sınıra yaptığı büyük yığınağın ve son zamanlardaki sınır ötesi operasyon haberlerinin PKK üzerindeki baskısı nedeniyle, örgütün Kuzey Irak'taki unsurlarının İran'a doğru kaymaya çalıştıklarıdır. Irak - Suriye sınır hattı, direnişçilerin beslenmesini önlemek içn ABD kuvvetleri tarafından sıkı biçimde göz altında tuutlmaktadır. İran - Irak sınırının güvenliği görece daha zayıftır. Son zamanlardaki çatışma haberlerinin de Doğu Anadolu'dan gelmesi, bu kanıyı güçlendirmekte.

Duruma ilişkin iki teorim var:

1. İyimser senaryo: Son dönemde Kuzey Irak'a yönelik operasyon haberleri tamamen fabrikasyondur. Bu teoriye göre amaç, Kuzey Irak'taki PKK unsurları üzerinde yoğun bir baskı kurarak bölgeden uzaklaşmalarını, İran'a doğru kaymalarını sağlamaktır. Bu senaryo doğruluk payı içeriyorsa, önümüzdeki dönemde İran toprakları içinde Türk - İran müşterek operasyonu beklenebilir. Nükleer program ve Lübnan'daki duruma yoğunlaşmış konsanstrasyonu ve daralma tehlikesi taşıyan manevra alanı, İran'ı bu konuda işbirliğine açık hale getirmiş olabilir. Yani başka bir deyişle bu iyimser senaryoda Türkiye, uluslararası konjonktürün sağladığı uygun ortamdan faydalanmıştır.

2. Kötümser senaryo: Daha önceki değerlendirmemin bir uzantısı olarak, hükümetin basiretsizliği, iradesizliği ve popülizmi sonucunda PKK'ya karşı herhangi bir aktif politika yürütülememesi ve buna ilaveten yoğun operasyon haberleri sonucunda örgütün Kuzey Irak'tan bölgeye dağılması sonucu, bir harekat gerçekleşse bile etkisini büyük oranda kaybedecektir. Bu arada "aktif politika"dan kastımın sadece Kuzey Irak'a yönelik harekat olmadığını belirteyim. Bu senaryo, PKK'nın güney, güneydoğu sınırlarımıza ilaveten doğu sınırlarımıza da kayarak güvenlik sorunumuzun artması sonucunu doğurmaktadır.

Esasen benim vardığım sonuç, yukarıdaki iki senaryonun bir bileşimi niteliğinde. Ne de olsa bardağın yarısı boş, yarısı dolu.

Hatırlatma açısından hemen bir "flashback" yapalım:

18 - 20 Nisan: TSK'nın güneydoğuya geniş çaplı yığınağı.

21 Nisan: İran, Erbil'deki PJAK bürosunu bombaladı.

1 Mayıs: İran, Kuzey Irak'taki PKK / PJAK unsurlarını bombaladı.

8 Mayıs: İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani'nin Ankara ziyareti

24 Mayıs: İran'da yayınlanan günlük bir gazetede Azeriler'i aşağılayan karikatür ve yazıların yayınlanması. İran Azerileri'nin geniş çaplı protesto eylemleri. Eylemlere 1 milyondan fazla Azeri'nin katıldığı, çıkan olaylar sonucu çok sayıda ölü ve yaralı olduğuna ilişkin haberler.

29 Mayıs: Hakkari'de Türkiye - İran sınır güvenliği toplantısı.

7 Haziran: İran'dan Irak - Türkiye - İran sınırında PKK / PJAK unsurlarına karşı operasyon.



Bu da en son haber, Ağrı, Doğubeyazıt'ta Polis lojmanları taranmış:

PKK karakol taradı

Ağrı'nın Doğubayazıt ilçesinde terör örgütü PKK üyelerince polis lojmanlarına düzenlenen silahlı saldırıda, 6 polis ile bir vatandaş yaralandı.

Alınan bilgiye göre, Abdullah Baydar caddesindeki polis lojmanlarına akşam saatlerinde terör örgütü PKK üyelerince uzun namlulu silahlarla ateş açıldı, el bombası atıldı.

Açılan ateşe lojmanların güvenliğini sağlayan polislerin de karşılık vermesiyle çıkan çatışmada, 6 polis memuru ile Turgut Turhan isimli vatandaş yaralandı.

Yaklaşık 5 dakika süren çatışmanın ardından gecenin karanlığından faydalanarak kaçan teröristlerin yakalanması için çevrede geniş çaplı operasyon başlatıldı, ilçenin giriş ve çıkışları kapatıldı.

Saldırıda yaralananların, Doğubayazıt Devlet Hastanesindeki ilk müdahalenin ardından Ağrı Devlet Hastanesine sevk edildiği bildirildi.

http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=35013&uniq_id=1154889009



Ek olarak yine son dönemde Doğu sınırlamızdaki PKK aktivitesine dair Anadolu Ajansı kaynaklı iki haber:

Van'da Ölü Ele Geçirilen Terörist Sayısı 4'e Ulaştı
VAN - Van'ın Gürpınar ilçesinde devam eden operasyonda, ölü ele geçirilen terörist sayısının 4'e ulaştığı bildirildi.
21 Temmuz 2006Cuma -- 12:52:00

Hudut Karakoluna Ateş Açan Terör Örgütü PKK Üyeleri Geri Püskürtüldü
VAN - Van'ın Özalp ilçesinde Hudut Karakoluna ateş açan terör örgütü PKK üyeleri, geri püskürtüldü.
25 Temmuz 2006 Salı -- 15:01:00

Etiketler: , , , ,

29 Temmuz 2006 Cumartesi

TSK ve Ulusal Strateji: Amaç - Araç Uyumu Üzerine Bir Deneme


Clausewitz stratejiyi, "savaş hedefini elde etmek için, muharebeleri bir araç olarak kullanma sanatı" olarak tarif eder. Başka bir deyişle strateji, savaş planını oluşturur, savaşın da dahil olduğu çeşitli harekatların öngörülen akışını tasarlar ve bu seferlerin her birinde yapılacak muharebeleri düzenler.

Ölçeği ne olursa olsun, stratejinin başarılı olabilmesi, amaçlar ile araçların uyumlu olmasına bağlıdır. Yüksek stratejide bu araçlar askeri, ekonomik, sosyal, siyasal olabilir. Askeri stratejide ise değişik askeri araçlar. Ancak hiç bir zaman tek bir vasıtaya dayalı bir strateji kurulamaz. Değişik vasıtaların üzerine inşa edlmiş stratejide ise her bir elemanın eşit derecede önemi vardır.

Şahsi değerlendirmelerim ışığında örnekleyecek olursam:

Yunan anakarası - Girit - Kıbrıs hattı, Türkiye'nin Doğu Akdeniz, dolayısıyla Avrupa ile ulaşımı açısından hayati önemi haizdir. Bu hattın diğer bir önemi, Yunanistan'ın Kıbrıs ile bağlantısını kontrol etmesinden ileri gelir. Dolayısıyla bu hattın kontrolü ve üzerinde kurulacak baskı Türkiye'yi rahatlatacağı gibi, Kıbrıs - Yunanistan bağlantısını keseceği için, hasma zarar verecektir. Denizaltılar ve su üstü darbe yetenekli savaş uçakları bu açıdan stratejik önemi haiz unsurların başında gelmektedir. İlaveten stand-off hassa güdümlü mühimmat ile donatılmış darbe uçakları ile havada yakıt ikmal kabiliyeti, bu strateji içinde önemli bir yere sahiptir. Bu elemanların hiç birinin önemi diğerinden daha az değildir.

Almanlar 1940'da Fransa'yı işgal ederken Ardenler'in yoğun ormanlık arazisini kullandılar. Bu bölge müttefikler tarafından "geçilemez" varsayıldığı için savunulması göz ardı edilmişti. Ancak barış zamanı Almanlar bölgedeki ağaç yoğunluğu, ağaç tipi ve aralarındaki mesafe hakkında etaylı istihbarat topladığı için bölgenin zırhlı taarruza elverecek nitelikte olduğunu keşfettiler. Sonuç Belçika, İngiltere ve Fransa için felaket oldu. Alman ordusunun istihkamcılarının (günümüz ÖK unsurları gibi düşünelim) bu açıdan stratejik bir silah olarak rol oynadığını düşünebiliriz. Ancak PzKpfW-I/II tipi hafif tanklar olmasaydı bu strateji işe yaramayacaktı. Zira yoğun ormanlık araziden daha büyük ve ağır tankların geçişi bunlara oranla daha zor olacaktı, dolayısıyla saldırının momentumu düşecek, düşmana ilk şoku atlatıp toparlanma için fırsat verilmiş olacaktı. İstihkamcılar ile hafif tankların önemini ölçebilir miyiz bu durumda?

Öte yandan ilginç bir örnek olarak Azerbaycan'ın Azadlık Meydanı'nda 1 milyon kişiye yapılan Türk Yıldızları gösterisini sayabiliriz.

İran ile Azerbaycan'ın, Hazar Denizi'ndeki hak iddiaları nedeniyle artan gerilime sahne olan günlerde gerçekleşen gösteri, dış politikamız açısından çok önemli bir mesajdı. Bu gövde gösterisinden sonra İran geri adım attı, gerilim bıçak gibi kesildi. Türkiye'nin Kafkaslar-Orta Asya politikası açısından bir anda stratejik öneme sahip oluverdi emektar F-5'lerimiz.

Benzer şekilde Nisan ortalarında gazete ve televizyonlara çarşaf çarşaf görüntüleri yansıyan M-44, M-55, M-60'lar da dış politika açısından önemli araçlar olarak hizmet gördüler.

Hiç bir silah sisteminin diğerinden daha az stratejik önemi yoktur. Caydırıcılık öyle bir şeydir ki, bir ülkenin satın aldığı savaş uçağının yarattığı tehdidi bertaraf etmek için ille de uçaksavar füzesi değil, ama lafın gelişi tanksavar füze almanız bile yeterli olabilir ("dolaylı mütekabiliyet"). Kamuoyunda sıkça gündemde olan Yunanistan'ın S-300 füzelerine karşı Türkiye'nin Popeye-I füzeleri aldığı yorumu bu açıdan "kısmen" doğrudur. Zira güç dengesi, salt zehir-panzehir formülasyonu ile sağlanmaz.

Şunu da eklemek isterim ki:

Kendi topraklarından binlerce km ötede, başka hiç bir ülkeden destek görmeden tamamen kendi imkanları ile komple harekat icra edebilecek ülkelerin stratejik silahlarından bahsedilebilir. Bu konuda en güzel örnek, İngiltere'nin Falkland Adaları'nı geri almak için icra ettiği "Operation Corporate" harekatıdır, konunun ilgililerine şiddetle tavsiye ederim. Eğer Türk devletinin âli menfaatlerinin sınırları Balkanlar'dan Doğu Türkistan'a kadar uzanmaktaysa, Türk Ordusu'nun da stratejik silahları bu saha üzerinde her hangi bir yerde bağımsız harekat icra edebilecek olanlardır sadece. Ve bunlar arasında önem sıralaması yoktur.

Etiketler: , , , , , ,

21 Temmuz 2006 Cuma

Giriyor muyuz? Girdik mi? Girecek miyiz?

Girmiyoruz. Girmedik. [Epey bir süre] Girmeyeceğiz.

Ben böyle düşünüyorum.

Her şeyden önce Türkiye [Kuzey] Irak'ta söz sahibi olma, "borusunu öttürme" şansını 1 Mart 2003 günü yitirmiştir, o hayati önemi haiz inisiyatif o gün kaybedilmiştir. Geçmiş ola. Irak esaki Irak değil, Talabani eski Talabani değil, Barzani eski Barzani değil, ABD eski ABD değil.

Ama [halâ, maalesef] eski düşünce kalıplarına sıkışıp kalmış durumdayız. Bu kalıplardan kast ettiğim, Soğuk Savaş döneminde geçerli olan, Berlin Duvarı'nın yıkıntıları altında kalan kalıplardır. Dünyanın siyah ve beyaz renklerden ibaret olduğu, "iyi"nin "kötü"ye karşı durduğu, iki dünyanın demir bir perde ile birbirinden ayrıldığı ve art kalanların üçüncü dünyayı oluşturduğu o antik zamanlara ait, antik, küflenmiş, çürümüş düşünce kalıpları. "Ya benimsin ya kara toprağın", "ya bendensin ya ondan" lafları o zamanlara ait. İşte tam da bu yüzden oğul Bush'un bunları sarf etmesi bu kadar korkutucu.

Ortadoğu'da her şey, ama her şey 2003'te değişti. Bir daha eskisi gibi olmayacak. Eski politikalar, stratejiler, manevralar artık geçerli değil. Yenileri gerekiyor. Bunu görme vakti çoktan geçti. Göremeyenler her fırsatta "arabuluculuk" yapmaya çalışarak "bağımsız dış politika" icra ettiğini sanıyor.

PKK eylemlerinin hız kazanması sonucu hükümetin ses tonu son dönemde oldukça yükseldi. ABD Büyükelçisi Ross Wilson'la ufak bir atışma, "kimseyi dinlemeyiz", "dünya İsrail'e bir şey demiyor, bize neden yamuk yapıyor" gibi çıkışlar vesaire. Kendi içini bile doldurmaktan aciz söylemler, nerede kaldı bir anlamlarının olması...

Her şeyden önce şunu tespit etmeliyiz: Mevcut konjonktürde Irak'a yapılacak geniş çaplı bir harekat en başta Türkiye'ye zarar verir. "Mevcut konjonktür"ün altını kalın kırmızı kalemle çizeyim hemen. Bu, başka bir yazının konusu olsun.

26 yaşındayım, gencim ve politikaya, askeriyeye ilgi duyuyorum. Ve içtenlikle belirtmek istiyorum ki, AKP hükmetine minnettarlık duyuyorum.

"Kriz nasıl yönetilmez", "devlet yönetim kademesinde eşgüdüm nasıl sağlanmaz", "dış politikada manevra alanı nasıl kısıtlanır" konularında beni bilgilendirdikleri için.

Ben son dönemde birden alevlenen bu sınır ötesi harekat tartışmalarının nedenini, iki ayrı teorimin kombinasyonuna dayandırıyorum. Özetlemek gerekirse:

1. Hükümet bugün Cengiz Çandar'ın yazısında belirttiği gibi tabana yönelik popülizm yapıyor olabilir. Parti tabanından yükselen rahatsızlık sinyalleri, tabanı bir arada tutma ve ufuktaki genel seçim + Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi, özellikle İsrail karşıtı yoğun söylem ile puan toplama gayesi bulunabilir. Bu amaçlar, sert volümlü söylemlerin, yoğun [gibi görünen] diplomatik trafiğin nedeni olabilir.

2. Özellikle malum medya grubunda son zamanlarda harekata yönelik çok fazla "gaza getirici" haberler çıkıyor. Örneğin en son bugün Hürriyet'te yer alan ve bir internet forumundaki Google Earth kaynaklı yarı-amatör analizi, "istihbarat raporuna göre Kandili bombalamak 5 dakika!" diye sunan haber veya "Genelkurmay'a harekat planı yapması için yetki verildi" gibi saçmalık sınırlarını zorlayan haberler gibi. Kamuoyunun, gerçekleşmeyecek ya da en fazla hava saldırısı veya özel kuvvet cerrahi operasyonu gibi mahdut hedefli olacak bir harekata dair büyük beklenti içine sokulup, heyecanlandırılıp, beklentiler boşa çıkınca büyük hayal kırıklığına uğratılması hedeflenmiş olabilir. Bu durumda oluşacak büyük hayal kırıklığı, kısa sürede büyük nefrete dönüşerek hükümetin iktidarda kalmasını zorlaştırır ve [erken seçim olsun olmasın] AKP'nin tekrar iktidara gelmesini zora sokabilir. Hatta bu komplo teorisini biraz daha ileri götürerek cumhurbaşkanlığı seçimleriyle direkt alakalı olduğunu bile ileri sürebilirim. Erdoğan'ın parti tabanındaki hakimiyetinin ve prestijinin, bu bahsettiğim hayal kırıklığı sonucu sarsılması şaşırtıcı olmaz.

Hükümetin ölçüsüz, hesapsız ve zaman zaman mantık sınırlarını zorlayan söylemlerinin Türkiye'nin bölgedeki ağırlığına zarar vermesi, manevra alanını kısıtlaması ise en vahim durumdur. Bu da, başka bir yazının konusu olsun.

Ancak şu da var ki, rahatsızlık sinyali veren tek taban AKP'ninki olmayabilir.

Allah şu zor günlerde milletimize sabır, askerimize güç versin. Ne diyebilirim ki. Bu da geçer ya hû!

Etiketler: , , , , , ,

09 Haziran 2006 Cuma

Profil: Ebu Musab el Zerkavi


The image “http://www.ntvmsnbc.com/news/215693.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.

Irak'ta bugün öldürülen Ebu Musab el Zerkavi hakkında Foreign Policy dergisinin son sayısında "Bir Katilin Portresi" başlığı ile Loretta Napoleoni imzası ile ayrıntılı bir dosya yayınlanmıştı. Dergi birkaç gün önce piyasaya çıktı, ilginç bir tesadüf oldu bu yüzden. Makaleyi özetlemek gerekirse:

Dünya Zerkavi'nin adını ilk kez, ABD Dışişleri eski bakanı Colin Powell'ın 05.02.2003 tarihinde BM Güvenik Konseyi'nde yaptığı konuşmada duydu. Powell konuşmasında Irak rejimini, El Kaide ve El Kaide'nin işbirlkçisi Zerkavi'ye ev sahipliği yapmakla suçlamıştı.

Zerkavi Ürdünlü yoksul bir işçi aileden geliyor, eğitimini yarım bırakmış. Toplumda kendisini sıyıracak, ayırt edilmesini sağlayacak herhangi bir özelliği yok, bu yöönüyle de varsıl ve eğitimli Bin Ladin'in tam zıttı denilebilir. Powell'in BM konuşmasından yaklaşık 3 sene sonra da Bin Ladin, Zerkavi'yi El Kaide'nin Irak emiri ilan etti. O güne kadar radikal İslamcı hareket içerisinde belirgin bir rolü olmayan Zerkavi'nin bu dramatik yükselişi, El Kaide hareketinin yoksul alt sınıfa da hitap ettiği mesajını içermekte.

Babasının ölümünün ardından liseyi terk eden Zerkavi, suç oranı olağanüstü yüksek memleketi Ürdün'ün Ez Zerka kentindeki bir çetenin lideri oldu. Burada bol alkol ve uyuşturucu dolu bir şiddet hayatı geçirdi ve tecavüz suçuyla tutuklanarak cezaevine kondu. Zerkavi'nin radikal İslamcı hareket ile tanışması da hapishane günlerine rastlıyor. Burada ideolojik eğitim alan Zerkavi, hapisten çıktıktan sonra evlendi ve Ez Zerka'daki Hüseyin Ben Ali camii cemaatine katıldı. Buradaki cemaat vasıtası ile Afgan mücahid hareketi ile bağlantı kurdu ve 1989 baharında Afganistan'a gitti. Ancak o Afganistan'a ulaştığında Sovyet birlikleri çekiliyordu.

Bu durum Zerkavi için büyük bir handikap oldu, zira o Afganistan'da hiç bir savaş tecrübesi olmayan, savaşta "pişmemiş" bir gönüllüydü. Burada kişisel etki alanını genişletmek haliyle çok zor oldu.

Afganistan'dan Ürdün'e döndükten sonra bu ülkede radikal İslamcı hareket içerisinde etkin rol almaya başladı. Ancak 1994 yılında yasadışı Beyat el İmam örgütü üyesi olmak suçundan 15 yıla mahkum edilerek cezaevine kondu. Mahkumiyeti süresince çok ağır işkencelere maruz kaldı. Zerkavi bir yandan da mahkumiyeti süresince kendisini fiziki ve zihni yönden geliştirmeye, etki alanını olağanüstü şekilde genişletmeye başladı.

Zerkavi'nin mahkumiyeti, 1999 yılında çıkarılan genel bir af ile sona erdi. Kısa süre sonra Çeçenistan'a geçmek için Pakistan'a hareket etti. Ancak vize problemi sebebiyle Pakistan'da tutuklandı ve daha sonra tekrar Afganistan'a gitti. Bu, Zerkavi için dönüm noktası oldu, çünkü 2000 yılında Kandahar şehrinde Usama bin Ladin ile tanıştı.

Zerkavi, bin Ladin'in hareketine katıldıktan sonra çoğu uzmana göre onun sadık ve sıkı bir takipçisi olmadı. Bin Ladin ile pek çok konuda görüş ayrılıklarına sahip olduğu kanısı hakim. Zaten kısa süre sonra da örgütün liderlerinden Saif el Adel'İn tavsiyesiyle İran sınırındaki Herat şehrine giderek, Taiban desteği ile kendi eğitim kampını kuruyor. Bu kampın kuruluş amacı, Ürdün'de eylem yapacak militanların eğitilmesiydi. Ancak ABD'nin Afganistan harekatı sırasında Zerkavi Kuzey Irak'a kaçtı ve burada yeni kamplar kurdu.

İşte ABD istihbaratının Zerkavi'den haberdar olması da, bölgedeki Kürt unsurlar vasıtası ile 2001 sonlarına rastlıyor. Kısa süre sonra ABD istihbaraı, Ürdün yetkilileri ile temasa geçerek kendisi ile ilgili ortak bir soruşturma yürütüp geçmişteki eylemleri ve bağlantılarını saptamaya çalışıyorlar. Bu çalışma sırasında pek çok eylemi planladığı ya tespit ediliyor ya da bu kanıya varılıyor. Sonuçta 2002 civarında ABD gzli servisinde oldukça kabarık bir Zerkavi dosyası oluşuyor. Bundan sonra da Powell'ın meşhur konuşması ile birlikte gündeme gelmesi ve 11 Eylül sonrası hemen hemen tüm El Kaide eylemlerinin odak noktasına oturtulması var.

Kendisi hakkında genel kanı, tüm bu eylemleri planlamış olsun olmasın, kendisini ABD ile mücadeleye hazırlamış olduğu. Dolayısıyla 2003 işgali, onun için sürpriz değildi. İşgalin sonrasında planladığı eylemlerde ise iki genel amacı olduğu değerlendiriliyor: Koaslisyon güçlerine ve Şii nüfusa karşı baskı oluşturmak. Sünni - Şii çatışmasının, Zerkavi'nin ana amacı olduğu değerlendiriliyor. Kendisinin bin Ladin ile gerçekleştirdiği yazışmalarda bu husustan sıkça bahsetmesi bu tespitin dayanağı.

Zerkavi'nin, Sünni - Şii çatışmasını bu kadar arzulamasının sebebi ise, Irak'a dair sofistike bir analiz: Eğer Irak'taki Sünni ve Şii gruplar aralarındaki farklılıkların üstesinden gelip ulusal bir kimlik ("Iraklılık" bilinci) oluştururlarsa, Koalisyon güçlerine yönelik direniş milli bir nitelik kazanır, ve dışarıdan gelen "cihatçılar"a karşı bir tavır oluşma ihtimali artar. Bu da Zerkavi ve benzeri grupların Irak'ta tutunmasını imkansız kılar. Makalede, Zerkavi çapında bir kişinin bu kompleks analizi tek başına yapmış olmasına şüpheyle yaklaşılıyor.

İşte bu ortamda, bin Ladin ile yazışmalarında (Nisan 2004 civarı), bin Ladin'e iki seçeneği olduğunu yazıyor Zerkavi: Ya Irak'tan ayrılacak, ya da Irak'ta kendisine muhalif edenlerle çatışacak. Bundan sonra da Aralık 2004'te Usama Bin Ladin, Zerkavi'yi El Kaide Irak sorumlusu ilan ediyor, ve tüm grupların kendisine biat etmesini istiyor. Bunu da, internetten yayınlanan infaz görüntüleri, artan intihar eylemleri ve adam kaçırmalar takip ediyor.

http://www.ntvmsnbc.com/news/177738.jpg

Etiketler: , , , ,

24 Mayıs 2006 Çarşamba

Saldırı Helikopterleri: Nereden Nereye?


Zırhlı birlikleri durdurmanın en etkili yolu nedir?

"Tanka karşı en etkili silah başka bir tanktır" mottosunu, tümüyle reddetmeksizin, bir kenara bırakmalıyız. Zira Soğuk savaş yıllarında Avrupa ovalarına akmaya hazır onbinlerce Varşova Paktı tank ve zırhlı aracı hazır bekliyordu. On binlerce "Kızıl Zırhlı"nın karsısında 90, 105, 120mm çapında on binlerce namlu yoktu. Dolayısıyla onları hızlı biçimde durdurmanın yegane yolu tanksavar füzeleriydi. Füze ise, onu ateşleyecek ve güdecek bir fırlatıcıya ihtiyaç duyar.

Bu durumda su soruya yanıt aramalıyız: Füzeyi en etkili hangi fırlatıcıdan fırlatırız?

1. Kamyon ve jeep'lerin kasasına monteli lançerlerden: Ucuz çözüm. Mekanize piyade ile birlikte hareket eden araçlar. Yola bağımlıdırlar, arazi kabiliyetleri düşük veya hiç yoktur. Ucuzluk ve basitlikleri sebebiyle çok sayıda temin edilebilirler

2. Zırhlı ve paletli araçlara monteli lançerler: Nispeten pahalı çözüm. Mekanize piyadelerle birlikte her türlü arazi koşulunda tam zırh korumasında anti tank görevi görebilirler. Bir önceki çözümden nispeten pahalıdırlar, nispeten az sayıda üretilirler, ancak tank birlikleri ile es güdümlü hareket edebilmeleri sebebiyle zırhlı savaş doktrinine uygundurlar.

3. Helikopterlere monteli lançerlerden: saldırı uçaklarını saymazsak en pahalı çözüm. Helikopterin uçuş masrafı, pahalı aviyonik ve alt sistemlerin idame maliyetleri ve harekatlarının hava koşullarına bağımlı olması eksi özellikleridir. Ancak sürat ve kesinlik sağlarlar.

1 numaralı opsiyon Land Rover ve Mercedes jeep kasasına monteli Milan ve Hot ile HMWVV tavanına monteli TOW'lari,

2 numaralı opsiyon Warrior, Bradley, Marder gibi top + güdümlü füze kombinasyonuna sahip, paletli, zırhlı ve piyade taşıyan araçları doğurmuştur.

3 numara için ise farklı alt-opsiyonlar gerçekleşmiştir:

3a. "Dedicated" tanksavar helikopterleri

3b. Tanksavar helikopterine dönüştürülen genel maksat - hafif helikopterler

Dikkat edilecek olursa Tiger, A-129 Mangusta ile birlikte Avrupa'da üretilen ilk "dedicated" saldırı / tanksavar helikopteridir. Bu iki helikoptere kadar Avrupa'daki NATO ülkeleri Gazelle, BO-105, Lynx gibi genel maksat helikopterlerine hedef tespit - teşhis sistemi ile TOW / HOT gibi tanksavar füzeleri entegre ediyorlardı. Kargo kompartmaninda yedek füzeler de taşıyan bu helikopterlerin bakim ve idamesi, "dedicated" saldırı helikopterlerine göre daha kolay ve ucuzdu. kısa sürede çok sayıda füzeyi, "dedicated" tanksavar helikopterleri kadar olmasa bile oldukça etkili biçimde ateşleyebiliyorlardı ve hepsinden önemlisi fazla pahalı değillerdi (bu özellik hatırı sayılır ihracat başarısı kazanmalarını da sağlamıştır - fakir adamın saldırı helikopteri).

Pahalı sensör ve aviyoniklere sahip saldırı helikopterlerinin isletmesi ve harekatı gerçekten zor ve masraflıdır. ABD Kosova'ya Apache filosu gönderirken (yanılmıyorsam 24 adetti), risk analizinde tüm pilotları kaybedebileceğini hesaplamış, Apache'lerin harekat bölgesini "yumuşatmak" için MLRS bataryası konuşlandırmış, bölgedeki olası hedefleri ve tehdit alanlarını tespit için bir E-8 JSTARS'ı görevlendirmiş, bölgeye (sayısını hatırlayamadığım) tank tabur(ları) kaydırmış, C-17'lerle lojistik destek amaçlı 160 sorti uçuş yapmıştır. Sonuç? Harbe hazırlık oranı 60%'dan düşük olmuş, AH-64'ler hiç bir muharebe görevine çıkamamış, ilk uçuşta iki pilotun kaybedildiği bir kaza yaşanmıştır. "Maliyet - etkinlik öyküleri" kitabına girmeyi pek haketmeyen bir sicil...[1]

Bu, AH-64'ün kötü, basarisiz bir helikopter olduğu anlamına gelmiyor. AH-64 gibi "dedicated" bir saldırı helikopterini doğuran ihtiyaçlar ile doğrudan ilintili. ABD'nin Varşova Paktı zırhlılarını imha etmek için helikopterlere ağırlık vermesinin nedeni, ABD Kara Kuvvetleri, Kara Havacılığı doktrininde gizli. Su satırlara bakalım [2]:

Army operations require worldwide strategic mobility. Given this requirement, Army forces must have the capability to conduct operations in any environment under any conditions. These conditions include war and other operations. Army aviation doctrine focuses on the integration and synchronization of aviation forces within the framework of the operational concepts of the land component commander. The ability to successfully fight and/or conduct other operations depends on the correct application of the five basic tenets of Army aviation doctrine.

Air assault division aviation brigade. The primary mission of the air assault division aviation brigade is to deploy worldwide on short notice; plan, coordinate, and execute aviation operations as an integrated element of an air assault combined arms team; and find, fix, and destroy enemy forces in joint, combined, or unilateral operations.

Normalde zırhlı araçlara karşı en optimum çözüm yine zırhlı araçlarken, ABD'yi pahalı, sofistike, bakim ve idamesi masraflı ve zahmetli saldırı helikopterlerine yönelten koşul budur: hareketlilik. Herhangi bir kriz anında stratejik nakliye uçaklarıyla çok sayıda saldırı helikopteri ve destek ekipmanı taşınabilir, ancak ayni sayıda zırhlı savaş aracının kısa sürede taşınması mümkün değildir.

Yer ateşine karsı dayanıksız (ya da dayanıklılığı düşük diyelim) helikopterlerin olabildiği kadar fazla sayıda düşman zırhlı aracını bertaraf etmesinin yolu, onları uzun menzilden tespit ve teşhis etmesi, yine uzun menzilden füzelerini ateşleyebilmesidir. Tel güdümlü füze kullanılamaz, zira uzun menzilde tel güdümü, uzun hover süresi, dolayısıyla savunmasızlık demektir. Bu durumda at - unut tipi füzelerin kullanılması gerekecektir. At - unut tipi uzun menzilli tanksavar füzelerinin geliştirme ve üretim süreçleri zahmetli ve pahalıdır, karmaşıktırlar (bkz: Hellfire). ABD savaş sanayii, hele 80'lerdeki aşırı agresif Reagan politikalarının da yardımıyla bu tür bir yükü kaldırabilecek kapasitedeydi; sonuçta AH-64 + Hellfire kombinasyonu ortaya çıkabildi.

Peki Avrupa’yı "dedicated" tanksavar helikopteri arayışına iten sebep nedir?

Öncelikle şurada bir es verelim: Tiger tasarım felsefesi olarak "dedicated" bir tanksavar helikopteri değildir. Birden fazla tipte göreve uyarlanabilecek sensör ve silah konfigürasyonuna sahip olmak üzere tasarlanmıştır. Tespiti zor, tespit edilse bile vurulması zor (ince silüet, aktif - pasif koruma tedbirleri, diğer muharebe unsurları ile entegre bilgi dağıtım sistemi gibi), hızlı bir helikopter üzerine, eskort, hafif destek ve tanksavar görevleri için farklı sensör ve silah yüklerinin taşınabilmesi amaçlanmıştır. Tiger, olası bir savaşta ön hatların gerisine hızlıca sarkıp tabiri caizse "pinpoint" saldırılar yapıp ayni süratle geri dönmek için tasarlanmıştır, diğer görevleri arasında NATO zırhlı ve mekanize konvoylarına refakat, hafif silahlı kesif bulunmaktadır. Bu görev yelpazesi AH-64 için düşünülmemiştir örneğin, Apache'nin görevini belirleyen kıstaslar incelenirse aradaki fark anlaşılacaktır.

Altını çizmek isterim: A-129 Mangusta'nın başlangıçta makineli topsuz olarak üretilmesin de sağlayan etkenler benzerdir. Çünkü kısa / orta menzilli tel güdümlü tanksavar füzeleri taşıyan, manevra kabiliyeti yüksek olmayan genel maksat helikopterlerinin, gelişmiş mobil Sovyet alçak irtifa / kısa menzil hava savunma sistemleri karsısında sansı yoktu. Bir tanksavar helikopterinin makineli top kullanacak kadar Sovyet ileri hatlarına yaklaşabilmesi olanak dışıydı. Tek amaç vardı: hızlı ol - vur - hızlıca kaç.

Soğuk savaş sona erip üstüne 1991 Körfez Savaşı’nda AH-64'ün üstlendiği görevler görülünce saldırı helikopteri doktrininin değişime uğraması kaçınılmaz oldu.

Körfez'de Apache'ler tanksavar rolünün yanında sabit üs ve tesislerin imhası, hafif zırhlı ya da zırhsız düşman hareketli unsurlarının vurulması gibi görevlerde sıklıkla kullanıldılar. makineli top ve güdümsüz roket gibi başlangıçta ikincil olarak düşünülen silahlara çok fazla is düştü.

Somali, Kosova, Afganistan ve en nihayetinde (tekrar) Irak, saldırı helikopterleri için yeni test alanları oldular.

Saldırı helikopterlerinin görev alanı geniş Avrupa düzlüklerinden dağlık, ormanlık, bazen çöl arazilere, ama ekseriyetle şehirlere, meskun mahallere kaydı. Helikopterler, Shilka'larla, Tunguska'larla değil, Doçka'larla, RPG'lerle, SA-7'lerle, PKM'lerle boğuşmaya başladılar. Pahalı sensörlerin yapacağı fazla bir şey yoktu, çünkü onları taşıyan helikopterler 12.7, 14.5mm çapındaki mermilere belli bir seviyeye kadar tahammül edecek şekilde tasarlanmıştı.

Aşağıdaki alıntıya dikkat çekmek isterim [3]:

As for tactical changes, AH-64D missions reverted to traditional close support air operations, while deep penetration attacks were to be fiown only within the new "joint tasking" network. Indeed, only two days after 24 March, APACHEs carried out another deep penetration raid already using these new tactics. The attack was preceded by thorough reconnaissance flown by fixed-wing and unmanned surveiliance platforms, pinpointing hi-risk threat zones. Further, to support the mission a security "ring of steel" was formed around the key terrain to neutralise ali identified threat positions before the arrival of the APACHEs, This included a four-minute artillery bombardment (directed by UAVs) securing a 2km-dia. circle around the objective. Once inside the "Red Zone", the AH-64Ds shifted immediately to an outer ring launching their armament against the pre-designated targets. Once the combat zone was secure, the ground forces moved in, while the APACHEs protected their flanks from an 8km-wide perimeter. The entire mission was coordinated with a flight of US Navy F/A-18 which were cruising overhead, on stand-by call to be directed on to "pop-up" targets by CAS controllers. While this mission itself was not particularly spectacular in results, all of the choppers returned safely to their desert base, clearly proving that these ad-hoc combat adapted tactics were sound. In half a dozen such missions which followed, AH-64Ds destroyed some 200 Iraqi air defence systems, AFVs and artillery pieces, firing 40,000 rounds of 30mm ammunition and over a thousand HELLFIRE and 2.75" HYDRA rockets. Close air support functioned perfectly using the "over-the-shoutder" attack method being "on call" from the ground troops to attack designated targets.

The new tactics also proved themselves adequately in later urban warfare conditions, where AH-64D's flew combat patrols low over the rooftops in southern Baghdad supporting advancing ground forces fighting below.

F/A-18'ler, İHA'lar, bu pasajda geçmeyen ama "olmazsa olmaz" kabilinden OH-58D Kiowa Warrior'lar... "Pahalı" kelimesini tekrar tartışalım mı? Bir helikoptere "pahalı" demek, diğerinin "paha"sını görmezden gelmek olmamalı...

Devam edelim [4]:

Both in Central Europe and the Middle East, the perspective of massed armoured clashes led to the development of dedicated anti-tank helicopters performing the role of specialised flying tank destroyers. In recent years, however, the new emphasis on limited conflicts and "robust" peacekeeping operations on the one hand, and the emergence of the Network Centric Warfare (NWC) mantra on the other have caused attention being rather shifted towards more flexible designs. While anti-tank missions remain important, so now are armed recce, anti-guerrilla warfare and increasingly also operations in urban areas. As a direct consequence of this evolution in roles and missions, the threats which attack helicopters face are aiso changing. More precisely, threats can now assume various forms and be much less predictable than it was previously the case in the framework of a conventional conflict. The US Army has lost a few AH-64s in Iraq, but none of these iosses was due to the main threat - the ZSU-23-4 SHILKA SPAAG - that the APACHE was originally expected to encounter while operating against massed Soviet Army armour at the Fulda Gap. It is the whole issue of helicopter vulnerability and survivability that needs to be critically reassessed.

En son Irak harekatı ve akabinde tırmanan direniş hareketinin doğurduğu taktik ihtiyaçlar göstermiştir ki, güdümsüz roket ve makinalı top taşıyan saldırı helikopterleri, asimetrik savaş ortamında oldukça etkili olabilmektedirler. Yer ateşine karşı dayanıklılık hala çözülmesi gereken bir sorundur ve bu, Apache için bile çözülebilmiş değildir. AH-64'ün personel koruması yüksek seviyededir, ancak kendisi bir "uçan tank" da değildir. Bir helikopter her türlü harekat şartında istenen harbe hazırlık oranını yakalayamıyor, yani başka deyisle istenilen zamanda uçamiyorsa, varsin rotoru bile zırhlı olsun, pek fark yaratamaz.

[1]: http://www.globalsecurity.org/military/library/report/call/call_01-14_intro.htm

[2]: http://www.transglobal-aerospace.co.uk/1-111/chp-1.htm

[3]: “Combat Helicopter Survivability”, Sergio Coniglio, Military Technology: 3 / 2005

[4]: a.g.e

Etiketler: , , , , , , , ,

15 Nisan 2006 Cumartesi

For Iraqi Students, Hussein's Arrival Is End of History



By Jonathan Finer
Washington Post Foreign Service
Saturday, April 15, 2006; A01

BAGHDAD -- The two-year-old modern history textbook used at Baghdad's Mansour High School for Boys doesn't mention the U.S.-led invasion that toppled Saddam Hussein from power in Iraq in 2003.

There's not a word about Iraq's annexation of -- and subsequent expulsion from -- Kuwait in 1990 and 1991, or its grinding eight-year war with Iran in the 1980s that took the lives of a generation of young men.

Perhaps most conspicuously absent from the book, earlier versions of which were packed with florid praise for Hussein, is any reference to the former dictator. For the purposes of instruction at Mansour High, and most schools across Iraq, history ends in 1968, before the bloodless coup that swept the Baath Party to power.

U.S.-sponsored reconstruction efforts have renovated or rebuilt nearly 3,000 Iraqi schools, retrained 55,000 teachers and administrators and -- under the supervision of the government's de-Baathification commission -- revised or redacted millions of textbooks that glorified 35 years of tyrannical rule. Dozens of schools named for Hussein were reflagged, and once-mandatory courses in nationalism and Baathist ideology were scrapped.

But Iraq's updated history books now contain no information on the pivotal events of the past three decades and more, a fact some teachers and politicians say will handicap students and delay Iraqi society in coming to terms with a long period of uninterrupted trauma.

Education officials said they decided soon after Hussein fell from power that the wounds of his rule were so fresh -- and the potential for retaliatory violence so great -- that the subject was best omitted from school texts, at least for now. This year, a committee of experts selected by the Education Ministry will launch an ambitious overhaul of school curricula. The goal is to produce the first broadly accepted history of Iraq's troubled recent past, a formidable challenge in a country split along ethnic and sectarian lines.

"It will be very, very, very hard to represent all the viewpoints. It cannot be viewed as something imposed by the strongest," said an Education Ministry official who will head the new curricular development committee and is already reviewing nominations for roughly 40 other positions. He agreed to be interviewed on the condition that he not be named because of the sensitivity of the job.

"The former regime used the curriculum as a mouthpiece for its own political interests," he continued. "We have to be careful. We have to be tactful. We need to make books that are acceptable for a Kurd from the north, a child from Ramadi and a girl in Basra."

The committee will begin more or less from scratch. Hussein's ongoing trial -- which is being broadcast in its entirety on local satellite channels -- has helped educate a public starved for accurate information about the former government. A private foundation is planning a museum to document the atrocities committed during his rule, but it may not open for years. In the absence of a comprehensive effort to educate young Iraqis, few educators feel such advances are enough.

"This is a part of Iraq that we are denying. Saddam Hussein is in the people's minds, even if he is removed from the book," said Yahia Abbas, 53, a history teacher at Mansour High, one of Baghdad's most respected schools. "You can't just make 35 years disappear."

On a recent weekday in a shabby, stone classroom, Abbas lectured to about 35 students on the British invasion of Iraq in the 1940s. Eager pupils strained from their seats, arms extended to draw his attention.

"Why did the British attack Baghdad?" Abbas asked, and hands shot up before the words were out of his mouth.

"Sir, sir, sir, sir," begged a hefty 15-year-old. "Because the revolution was demanding independence and because it was supported by Germany and Italy, sir," the boy continued, without pausing for break.

"And remember where the spark for independence came from?" Abbas asked. "Woodrow Wilson, after World War I," three voices seemed to say at once.

On this day, the discussion never strayed into the modern period. When it does and students ask about Hussein, such as during a class this year in which someone compared him to Adolf Hitler, "I dance around the question," Abbas said. "It could be trouble for me."

Jamal Khalid Amin, principal of Mansour High, where about half of the 1,000 students are Sunni Muslims and half are Shiite Muslims, said educators have been intimidated into silence, and not just by government bureaucrats. "This is Iraqi society now -- if you say anything good about Saddam, you will be killed. If you say anything bad, you will be killed by someone else," he said. "We used to be only afraid of Saddam. Now there are many people to fear."

Some additions to the curriculum have already been made. The Shiite politicians who surged to power after Hussein fell insisted that books on Islamic history be infused with more information about figures revered by Shiites, such as Imam Ali, cousin and son-in-law of the prophet Muhammad. They also removed all references to the "Persian enemy," the once-mandatory description of Iran, a Shiite theocracy.

But the silence of the history texts on the subject of Hussein's rule remains a particular concern, educators say. So far, it has meant different lessons taught in different regions, cementing already pronounced fissures.

In the semiautonomous Kurdish region in the north, where Hussein's army carried out a brutal campaign of killings and forced relocations in 1988, teachers lecture freely on the atrocities committed against their relatives.

But in Tikrit, the hub of the area north of Baghdad where Hussein was born, history teachers take a starkly different approach. "We clarify for them that some of the information they get is incorrect and not precise," said Khaldoon Yunis, who teaches history at a local boys' school. "We tell them the reality of how the Persians are the enemy and hate the Arabs. And of how Saddam is a historical leader for the entire Arab nation."

Mohammed Abdul Rahman, a provincial education official in Anbar province, a restive, Sunni Arab-majority swath of western Iraq, said the different teachings were "the start of separation among the people, especially the youth."

"You have the Sunni teacher telling his students that the war with Iran was honest and that Iran is the enemy," he said. "On the other hand, the Shiite teacher tells his students that the war was caused by the Saddam regime against a friendly country and that Iraq lost."

In mixed areas such as Baghdad, teachers say they mostly follow the letter of the text, sometimes confounding students.

"I have so many questions," said Ali Muhammad Dawoud, 14, a student at Mansour who will take his history exams in two months. "Right now the only answers I get are from my friends, my parents or on television."

Special correspondents Omar Fekeiki and Naseer Nouri contributed to this report.

http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/content/article/2006/04/14/AR2006041401591.html

Etiketler: ,

26 Mart 2006 Pazar

İran - Irak Savaşı


Şii Fars - Sünni Arap tarihi düşmanlığı bir yana, savaşın görünürdeki sebebi, iki ülke arasındaki Şatt-ül Arap su yoluna bağlı olan sınır anlaşmazlığıdır. Buna ilaveten iki ülke arasındaki kara sınırı boyunca da çeşitli bölgeler üzerinde anlaşmazlıklar bulunmaktaydı, ki bu bölgeler Kuzey Irak'a kadar uzanmaktadır.

Bu arada Saddam Hüseyin'in savaş kararını bir hafta sonu tatilinde, yeğeni ile ayak üstü tartışarak aldığı söylenir. Saddam'ın liderlik yaptığı dönemdeki icraatlarına bakılacak olursa, çok da absürd bir iddia değildir bu.

İngiltere'nin 1970'lerin başında Körfez'den çekilmesi, iki ülke arasındaki güç dengesini değiştirmişti. 1970'lerin başlarında sınır boyunca zaman zaman sınırlı ölçekte çatışmalar yaşandı. İran'ın bazı kritik petrol bölgelerini ele geçirmesi, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkileri de gerginleştirdi. Irak, Şah karşıtlarını, İran da Kuzey'deki Kürtler'i el altından desteklemeye başladı (gerçi İran'ın Kürtler'e olan desteğinin başlangıcı 1960'lara dayanır). 1973'teki Yom Kippur Arap - İsrail Savaşı bu çekişmeyi bir süre dondurdu, ama savaştan sonra her şey kaldığı yerden - artarak- devam etti. Gerginliğin hat safhaya ulaştığı 1975'te iki ülke anlaşmazlığı çözmek üzere masaya oturdu: Bunda Şah İran'ının ABD desteği ile askeri açıdan büyük ölçüde güçlenmesinin de etkisi vardır.

1975'teki anlaşma sınır anlaşmazlığını tam olarak çözmese de, dondurdu denilebilir. Bu anlaşma ile Şatt-ül Arap'ın yarısı İran'a, yarısı Irak'a verildi ve bir nevi uluslararası su yolu haline geldi. Bu anlaşma Irak ve dolayısıyla Baas rejimi için bir yenilgi idi. Irak bunun üzerine Şatt-ül Arap'a olan bağımlılığını azaltmak için alternatifler aramaya başladı, Kerkük - Yumurtalık ve Suriye üzerinden geçen boru hatları, bu alternatiflerdendir.

1975 anlamasının bir etkisi, iki ülkenin de Körfez'deki petrol sevkiyatı ve bölgedeki petrol tesislerini korumak için silahlanmaya ve üs inşasına ağırlık vermesidir. Irak ordusunun topçu ve roket ağırlıklı yapılanması bu dönemde hız kazanmıştır.

Savaşın bir başka esas sebebi ise İran'daki İslam Devrimi'dir. Bu devrim, diktatör / tek adam yönetimine dayanan bölge Arap devletlerini tehdit ediyordu. Zira devrimi ihrac etmeyi planlayan İran'dan etkilenen / destek alan bölge halkları, tabandan gelen bir hareket ile yönetimleri devirebilirdi. Ayrıca nüfusunun 60%ı Şii olan Irak için, komşu İran'daki devrim, hayati tehlike arz etmekteydi.

Devrim ile birlikte personelinin önemli bölümü idam edilen ya da hapse atılan İran ordusunun gücü son derece zayıflamıştı. Dolayısıyla darbeye en açık konumdaydı. İran'daki iç karışıklık 1975 anlaşmasının gurur kırıcı sonuçlarını bertaraf etmek, ilave kazanımlar elde etmek ve Arap dünyasında prestij kazanmak için kaçırılmayacak bir fırsat olarak görünüyordu. Saddam Hüseyin'in kesin bir zafer kazanmak için kendisine güven duyması makul olarak kabul edilebilir sanırım.

Burada enteresan bir not düşmekte fayda var: İslam Devrimi sırasında Humeyni'ye destek olan İran Kürtleri (KDPI), devrimden sonra Humeyni'nin hiç bir şekilde otonomi veya benzeri haklar vermeyeceğini açıklaması üzerine ve Irak örtülü desteği ile, İran'a karşı ayaklandılar. Ayaklanmanın odak noktasında meşhur Mahabad kenti vardı (hani şu 1920'deki ömrü bir seneyi geçmeyen Kürt Devleti'nin kurulduğu kent).

İran Devrimi'nden sonra 1979 yılı, iki tarafın karşılıklı diğer tarafın muhalif gruplarını desteklediği bir "ayaklanmacılar savaşı"na sahne olur. Suikast girişimleri, sınır çatışmaları, bombalaalar "vaka-i adiye" haline gelir. Irak Şah Devrimi'nden kaçanlara kucak açar, İran Kürtleri'ni silahlandırır, İran ise Irak Şiileri ve Kürtleri'ni... Bu sırada 1979 sonlarında Ayetullah Humeyni'nin bir radyo yayınında Irak ordusuna Saddam'ı devirme çağrısı yapması tansiyonu yükseltir. Irak, sınırdaki bazı İran kentlerini bombalayarak ve Şii cemaat içinde büyük çaplı tutuklamalar (tutuklama = idam) gerçekleştirerek cevap verir.

1980 yazı boyunca Kasr-ı Şirin merkezli olarak cereyan eden çatışmaların boyutu giderek büyür. Bu aşamada geniş ölçekli bir savaş hala uzaktadır, ancak Saddam İran'ı işgal kararı alır. Bu kararı almasındaki gerçek etkenler hala tam olarak bilinmiyor, ancak aşağıdakiler genel olarak fikir verebilir:

1. Baas rejimini İran İslam Devrimi'nin yıkıcı etkisinden korumak

2. 1975 anlaşması uyarınca İran'ın Irak'a devretmeyi vaat ettiği ancak devretmediği toprakları ve mümkünse daha fazlasını ele geçirmek.

3. Irak'ın Şatt-ül Arap su yolu üzerindeki tam hakimiyetini tekrar kazanmak.

4. Ezeli rakip İran'ın askeri gücünü ezmek ve gelecekte tehdit olmasının önüne geçmek.

5. Humeyni'nin devrilmesini sağlayacak ortamı hazırlamak, İran muhaliflerini organize etmek.

6. Geniş petrol yataklarına sahip olan Kuzistan'ı ele geçirmek.

7. Kazanılacak zaferle Arap dünyasında prestij ve liderlik elde etmek. İsrail'le barış imzalayarak Arap dünyasında saygınlığını büyük ölçüde yitiren Mısır ve zayıflamış Suriye'nin önüne geçmek ve Baas rejiminin ülke içindeki otoritesini kuvvetlendirmek.

Savaş başlarken İran'ın durumu ise oldukça karışıktı. İran'daki halk ayaklanmasının Irak'a ve oradan bölgeye yayılacağına dair umut vardı; bu, Humeyni'nin aşırı saldırgan söylemlerinin de sebebidir. Ordu üzerinde tam hakimiyet elde etmek için geniş çaplı tutuklama ve idamlar gerçekleştirildi. Özellikle daha modern görüşlere sahip hava ve deniz kuvvetleri yetişmiş personel bakımından zafiyete uğramış durumdaydı. Rejim bir yandan da kendi güvenilir ordusunu kurmaya girişti: Devrim Muhafızları böyle ortaya çıktı.

22 Eylül 1980'de Saddam Hüseyin 1975 anlaşmasının artık geçerli olmadığını ve Şatt-ül Arap'ın tekrar Irak egemenliğine girdiğini ilan etti. Aynı gün Irak güçleri, hava kuvvetlerinin de desteği ile odak noktası Kuzistan olan geniş çaplı bir saldırı başlattı.

İran, 1981 başlarındaki karşı saldırısı ile Kuzistan'ın tekrar ele geçirdi.

1982 - 1984 arası, iki taraf da karşılıklı saldırılar ile birbirini yıprattı. "Somme v2.0, Middle East Edition"

Bu esnada savaş özellikle Körfez'de kızışmaya başladı. İki taraf da, hasmının savaşa devam etme kabiliyetini sekteye uğratmak için ekonomik hedeflere yöneldi. "Tanker Savaşları" olarak adlandırılan dönem başladı. Savaşın 1984 - 1987 arasındaki periyodunda cereyan eden ve iki tarafın karşılıklı Basra Körfezi'ndeki petrol trafiğine saldırılarının gerçekleştiği Tanker Savaşları, İran - Irak Savaşı'nın etkilerinin küresel ölçeğe genişlemesine ve savaşa dolaylı da olsa büyük güçlerin müdahil olmasına sebep olmuştur. Bu dönemde ayrıca dünyadaki petrol fiyatları artmıştır.

İlk olarak Irak, Mayıs 1981'de Basra Körfezi'nin büyük kısmını tek taraflı olarak açık bölge ilan etmiş ve buraya giren tüm gemileri vuracağını ilan etmiştir. İran için hayati öneme sahip petrol nakliyatı bu bölgeden gerçekleşmektedir, bu nakliyatın devamı İran'ın korkunç maliyetleri bulan savaşı finanse etmesi için gereklidir. 1981'den 1984'e kadar olan safhada Irak tarafından daha ziyade kısıtlı ölçekte saldırılar gerçekleşmiş, bazı İran petrol platformları ve limanları vurulmuştur.

Mart 1984'te Irak, açık bölgenin sınırlarını tüm körfezi kapsayacak ölçüde genişletmiş ve Fransa'dan yeni savaş uçakları (kiralık Super Etendard'lar ve daha sonra Mirage F1'ler) ve güdümlü füzeler (Exocet) satın almıştır. bu dönemde Irak tarafından İran'a giren ve bu ülkeden ayrılan petrol tankerlerine karşı yoğun bir saldırı dalgası başlamıştır. Hedefler arasında tankerlere ilaveten nakliye gemileri de bulunmaktadır. Irak saldırıları İran'ın petrol ihracatını yarı yarıya düşürür, İran da karşılık olarak Körfez'e giren ve Irak'a doğru yol alan petrol tankerlerine saldırmaya başlar. Arada pek çok sivil veya başka ülkelerden gemi isabet alır, bazıları batar: Tanker savaşı yavaş yavaş kontrolden çıkmaktadır.

Bunun üzerine iki taraf arasında BM hakemliğinde bir moratoryum imzalanır ve karşılıklı sivil hedeflere saldırılmayacağı garantisi verilir. Ancak bir süre sonra Irak bu moratoryumu ihlal etmeye başlar. Deyim yerindeyse yüzen her şeye saldırmaya, füze sallamaya başlar. Bunun üzerine İran da gemi azıya alır. Artık bir nevi hedef gözetilmeden karşılıklı atış yapılmaya başlanır ve pek çok tarafsız petrol tankeri batar, bunun da etkileri petrol fiyatlarında görülmeye başlar. Burada da devreye ABD, SSCB, Japonya ve pek çok Avrupa devleti girer. Anılan ülkeler Körfez'e giren tankerleri kendi korumaları altına alır ve kendi bayraklarını çeker. Yani söz gelimi ABD bayrağı çekmiş bir tankere saldırmak ABD'ye saldırmak anlamına gelecektir.

Bu sırada enteresan bir şey olur.

Bir Irak Mirage F1 savaş uçağı bir Exocet anti gemi füzesi ateşler. Hedefi bir petrol tankeridir, en azından Iraklı pilot öyle sanmaktadır. Ancak füze vura vura USS Stark adlı ABD fırkateynini vurur! 37 denizci ölür. ABD esip gürler, ama Irak'a karşı değil.

Saldırıdan İran'ı sorumlu tutar ABD. Buna göre İran bu tür saldırıları provoke etmektedir.

İran altta kalır mı? o da ABD'ye esip gürler. Yetmez Körfez'e daha fazla mayın yerleştirir. O da yetmez ABD bayrağı çekilmiş petrol tankerlerine ve ABD devriye gemilerine vur kaç saldırıları yapar.

ABD de bunun altında kalmaz. ABD özel timleri bir kaç İran petrol platformuna operasyon düzenler, platformları tamamen imha eder.

İran bunun altında kalır.

Öte yandan 1984'e kadar olan süreçte kara savaşındaki "berabere"lik ve Irak'ın başlangıçtaki kazanımlarını teker teker kaybetmesi, Saddam Hüseyin'i İran'la ateşkes zemini aramaya iter. Baas rejiminin görüşme teklifleri Tahran tarafından reddedilir.

1987'ye kadar sayısız "Şafak" ve "Kerbela" harekatında insan dalgaları, motosikletli Besic militanları kullanılır. Mevziler sık sık el değiştirir, iki taraf da hiç bir pozitif gelişme gösteremez. TRT-1'deki akşam haberlerinde sık sık topçuları, BM-21 Grad roketlerini, Kalaşnikofları veya G-3'leriyle bel hizasından hedef gözetmeksizin ateş eden askerleri görürüz. İranlı ortaokul çocukları insan dalgası ("human wave") taktikleriyle Irak cephelerine saldırtılır, Irak, İran şehirlerine uzun menzilli füzeler atar, İran da tabi bunun altında kalmaz, petrol fiyatları artar... Derken iki taraf da "artık yeter" demeye karar verir. Yıl 1988 olur. İran Irak savaşı sona erer...

Sonuçta ne olur?

- Irak'ın anormal artan borçları ekonomik olarak onu en az 20 yıl geriye götürür. Bunda tanker savaşları süresince sekteye uğrayan petrol sevkiyatının büyük etkisi vardır. Öyle ki 1988'den sonra tüm petrol gelirlerini olduğu gibi altyapı yatırımına harcasa bile, bir 20 yıl daha savaştan önceki durumuna ulaşamayacaktır. Sonuçta borç yiğidi sağlam kamçılar, Kuveyt'e saldırır Saddam.

- İran'ın petrol gelirleri ve enerji altyapısı çöker. Ekonomik kriz ülkeyi boğar. Irak'tan farklı bir durum söz konusu değildir. Ayrıca Körfez'deki petrol nakliyatını kontrol etmek için güdümlü füzelere ve mayınlara inanılmaz yatırım yapılmaya başlanır.

- ABD, bölgedeki petrol sevkiyatının hem kendisi hem de küresel satranç oyunu üzerindeki önemini anlar. Bölgeye daha fazla yerleşir. 1991'deki Körfez Savaşı da bunun tuzu biberi olur. 2003'deki İkinci Körfez Savaşı ise creme de la creme.

Askeri veya siyasi açıdan daha yazacak çok şey var bu savaşla ilgili ama değer mi, bilemiyorum.. Tıpkı her ölümün erken olduğu gibi, her savaş saçmadır. Ama İran Irak Savaşı, "Saçma Savaşların Anası"dır[*] benim gözümde...






Not: USS Stark daha sonra tamir edilir. Şu anda Polonya donanmasında hizmet vermekte.





[*]: Nasıl analoji yaptım ama Saddam'ın "Tüm Savaşların Anası" söylemini kullanarak :)

Etiketler: , , ,

21 Şubat 2006 Salı

Örgütsel Ölüm


DR. NİHAT ALİ ÖZCAN


Örgüt için stratejik öncelik değişiyor. Stratejik öncelik, ideolojinin belirlediği hedefler olmaktan çıktı ve örgütü bir arada tutma, “dağıtmama” ve başkalarına “kaptırmama” olarak şekillenmeye başladı. Bu da terör örgütünün içinde bulunduğu kriz sarmalını gösteriyor...

Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesinin üzerinden 7 yıl geçti. Tartışmaların bu olay ve ardından yaşananlar ile bağlantılı olması beklenirken Kuzey Irak’tan gelen bir haber tartışmaların merkezine oturdu. Bir dönem PKK’nın Avrupa sözcülüğü ve “Cephe” sorumluluğunu üstlenmiş olan Kani Yılmaz bir arkadaşı ile birlikte patlayıcılar kullanılarak suikasta uğradılar ve öldüler. Ancak hafızalarımızı yokladığımızda gördüğümüz şuydu: İlk defa saldırıya uğrayan “PKK sözcüsü ve Avrupa sorumlusu” Kani Yılmaz değildi. Nitekim, Soğuk Savaş döneminde (1989) benzer görevi üstlenen Avukat Hüseyin Yıldırım da hainlikle suçlandıktan kısa süre sonra Hollanda’da silahlı saldırıya uğramıştı. Ancak Yıldırım, Yılmaz’dan daha şanslıydı. Öyle ki 17 yerinden kurşunlanmasına rağmen hayatta kalmayı başardı ama büyük bir korku ile yaşadı/yaşıyor. Bu yazı “Avrupa sorumlularının” özel durumlarını ve önümüzdeki dönem olabilecekleri mercek altına almayı amaçlıyor.

Terör örgütü, kriz sarmalında

Niteliği ne olursa olsun, PKK da tüm örgütler gibi kendisini kuşatan sosyal, politik ekonomik, hukukî, coğrafî ve güvenlik koşulları ile şekillenen bir eko-sistem içinde yaşamaktadır. Nitekim, Irak’ı elinde tutan ABD ile Barzani’nin KDP’si ve Talabani’nin KYP’si bu eko-sistemin en önemli öğeleri durumundalar. Yine PKK’nın çatıştığı İran başka bir eko-sistemi oluşturuyor. Para ve insan kaynağı olmaya devam eden AB ülkeleri ise daha farklı koşullara sahip. Türkiye açısından ise durum daha da karmaşık görünüyor. Aynı coğrafyada, aynı zaman diliminde farklı koşullar söz konusu. Nitekim örgütün dağdaki silahlı militanından, şehirdeki cephe çalışanına kadar her mensubu farklı koşullara tabi ve değişik yelpazede varlık gösteriyor. Böylesine karmaşık bir ortamda örgütü yönetmek onu çevreleyen eko-sisteme uygun davranmasını sağlamak ciddi zorluklar içermektedir.

PKK’nın her geçen gün daha fazla kriz sarmalına girmesini iki nedenle açıklayabiliriz. Birincisi; krizleri yönetebilecek cezaevindeki liderin iletişim kanallarının son dönemde kapanmış olması ve yerini alacak çapta liderlerin olmaması. Öcalan; geçen haziran ayına kadar devlet kurumları arasındaki iletişimsizlik ve hukuk sistemindeki boşluktan faydalanarak örgüt stratejisini belirlediği gibi, zaman zaman taktik düzeyde de talimatlar verebildi. Ancak örgütle bağları kesilince çözüm bekleyen sorunlar krizleri tetiklemeye başladı. Öte yandan otuz yıllık örgüt tarihinde Öcalan’a meydan okuyabilecek tüm potansiyel lider adayları elimine edildi ve sadece kendisi ayakta kaldı. Bu mekanizma artık çalışmamaktadır. Yeni lider, ya da lider adayları sular sakinleşinceye kadar örgüt içinde amansız bir liderlik savaşına tutuşmuş durumdalar. Bu mücadelede rakiplere karşı kullanılan en etkili araç ise “şiddet ve terördür”. Bu seçim örgüt kültürü ile de uyumludur ve sürpriz değildir. İkinci neden; örgütün kendisini kuşatan karmaşık bir eko-sistemle uyumlu ve krizlere cevap verebilecek yeni bir yapıya dönüşememesidir. Bu nedenle de kendisini kuşatan dış çevreyi, geniş bir alana yayıldığından denetlenmesi zor ve sürekli değişen iç yapıyı analiz edemeyen, çözüm üretemeyen “yeni liderler” bu noktada da kolaycı çözümlere yönelmektedirler. Çözüm olarak gördükleri ise “bastırmacı”, “cezalandırıcı” tutum, şiddet ve kör terör uygulaması olmaktadır.

Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesinin ardından örgütten irili ufaklı çok sayıda kopuş yaşandı. Fakat bu kopuşlardan hiçbirisi 2004 kongresindeki kadar etkili olmadı. Üst yönetimde yer alanların kopuşunun en önemli nedenini liderlik mücadelesi oluşturmakla birlikte bu durum kendisini eko-sistemde olup bitenleri yorumlama ve bunlara verilecek cevap olarak göstermektedir. Nitekim örgütün başında kalan grup, yaşanan gelişmeleri bir beka sorunu olarak görmeye başladılar. Artık olayların merkezinde geçmişin “ideolojik hedefleri” yerine kendileri var. Nitekim bu noktadan itibaren örgüt için stratejik öncelik de değişmeye başladı. Sonuçta stratejik öncelik, ideolojinin belirlediği hedefler olmaktan çıktı ve örgütü bir arada tutma, “dağıtmama” ve başkalarına “kaptırmama” olarak şekillenmeye başladı.

PKK açısından “beka” öncelikli ve stratejik amaç olunca, bu amacı gerçekleştirecek araçların seçimi çok da zor olmamaktadır. Çünkü, şiddet ve terörü yöntem olarak seçen ve bunu hayata geçirmek için kurgulanan örgüt açısından “kurbanların” ve “hedeflerin” kimliği çok da önemli değildir. Şiddet ve terör, örgüt bütünlüğü açısından iki yönlü işlev üstlenmiştir. Bir yandan, örgütün iç sorunlarına yöneliktir, onu erteler, bastırır. Böylece bir yandan “hainlere” haddini bildirerek onları potansiyel tehdit olmaktan çıkartır, bir yandan da “hainliği” aklından geçirenlere ders ve ibret olur. Sonuçta “şiddet” işe yarar “meşru” bir tasfiye aracıdır. Eylemlerin ikinci etkisi ise geride kalanları birbirine bağlamasıdır. Eylemler sayesinde bir yandan “dağdakilerin” sadakati sağlanır, bir yandan da dağdakiler “meşguliyetle” bir arada tutulabilir.

PKK’nın son dönem stratejisi bu faktörler altında şekillenince önümüzdeki süreçte olabilecekleri de tahmin etmek kolaylaşmaktadır. Bu anlamda eylem yoğunlukları ve türleri birbirinden farklı üç alanın varlığından söz edebiliriz. Birincisi; denetimin çok sıkı olduğu hiyerarşik yapının sert olduğu dağdaki militan yapıdır. Örgüt içi temizlik, rekabet ve çatışmaların “saray darbeleri” tarzında yürümesi ancak ve ancak alt kadroların eylemlerle meşgul edilmesi ile mümkündür. Bu nedenle çatışmaların mevsimsel döngüsüne de bağlı olarak önümüzdeki bahar sürecinde eylemlerin artarak sürmesi muhtemeldir.

Kani Yılmaz suikastının anlamı

İkinci grubu, silahlı militanlara göre daha gevşek yapıdaki “cephe” örgütü oluşturmaktadır. Türkiye içinde legal ve illegal alandaki bu yapı, silahlı militanların “cezalandırıcı” denetimi altındadır. Örgüt sözünü ettiğimiz bu yapıyı, bir yandan silahlı eylemlere destek amacıyla “sokak gösterileri” tarzında harekete geçirirken bir yandan da “sürekli eylem” ile sadakati arasında bir korelasyon öngörmektedir. Ancak sözünü ettiğimiz kitlenin eylemlere itibar etmesi, sürekliliği, yoğunluğu ve sonuçları ile de yakından ilgili olacaktır. Son alan, Avrupa’daki cephe teşkilatıdır. Bu yapının iç denetimi gittikçe zorlaşmaktadır. Nitekim kırılganlığın en fazla olduğu bu alan aynı zamanda da örgütü parçalanmaya götürebilecek en öncelikli yapıdır. Yeni dönemin meşru aracı olan “sivil siyaset”, para, insan kaynakları ve “diplomatik ilişki” bu bölgede düğümlenmektedir. Burada başlayacak kitlesel kopmalar PKK’nın dar bir alana sıkışmasına, eski usul örgüte dönüşmesine neden olacaktır. Nitekim “Kani Yılmaz”ın sonunu hazırlayan da elinde tuttuğu bu güç ve örgütün bu alandaki stratejik zayıflığıydı. Son tahlilde, ABD’nin politikaları, Irak, İran ve Türkiye’de yaşananlar örgütün dağdaki ömrünü uzatmak için yeni fırsatlar sunmaktadır. Ancak tüm örgütler doğar, büyür, gelişir ve tabii ki ölürler. Bu ölüm dönüşemeyen, sorunları bastıran, dağ başlarında yalnız kalanlar da daha dramatik olur.



http://www.zaman.com.tr/?bl=yorumlar&alt=&trh=20060221&hn=257985

Etiketler: , , ,

02 Ocak 2006 Pazartesi

Why Do They Hate Us? Not Because of Iraq



By OLIVIER ROY

Published Ne York Times: July 22, 2005

Paris

WHILE yesterday's explosions on London's subway and bus lines were thankfully far less serious than those of two weeks ago, they will lead many to raise a troubling question: has Britain (and Spain as well) been "punished" by Al Qaeda for participating in the American-led military interventions in Iraq and Afghanistan? While this is a reasonable line of thinking, it presupposes the answer to a broader and more pertinent question: Are the roots of Islamic terrorism in the Middle Eastern conflicts?

If the answer is yes, the solution is simple to formulate, although not to achieve: leave Afghanistan and Iraq, solve the Israel-Palestine conflict. But if the answer is no, as I suspect it is, we should look deeper into the radicalization of young, Westernized Muslims.

Conflicts in the Middle East have a tremendous impact on Muslim public opinion worldwide. In justifying its terrorist attacks by referring to Iraq, Al Qaeda is looking for popularity or at least legitimacy among Muslims. But many of the terrorist group's statements, actions and non-actions indicate that this is largely propaganda, and that Iraq, Afghanistan and Palestine are hardly the motivating factors behind its global jihad.

First, let's consider the chronology. The Americans went to Iraq and Afghanistan after 9/11, not before. Mohamed Atta and the other pilots were not driven by Iraq or Afghanistan. Were they then driven by the plight of the Palestinians? It seems unlikely. After all, the attack was plotted well before the second intifada began in September 2000, at a time of relative optimism in Israeli-Palestinian negotiations.

Another motivating factor, we are told, was the presence of "infidel" troops in Islam's holy lands. Yes, Osama Bin Laden was reported to be upset when the Saudi royal family allowed Western troops into the kingdom before the Persian Gulf war. But Mr. bin Laden was by that time a veteran fighter committed to global jihad.

He and the other members of the first generation of Al Qaeda left the Middle East to fight the Soviet Union in Afghanistan in the 1980's. Except for the smallish Egyptian faction led by Ayman al-Zawahiri, now Mr. bin Laden's chief deputy, these militants were not involved in Middle Eastern politics. Abdullah Azzam, Mr. bin Laden's mentor, gave up supporting the Palestinian Liberation Organization long before his death in 1989 because he felt that to fight for a localized political cause was to forsake the real jihad, which he felt should be international and religious in character.

From the beginning, Al Qaeda's fighters were global jihadists, and their favored battlegrounds have been outside the Middle East: Afghanistan, Bosnia, Chechnya and Kashmir. For them, every conflict is simply a part of the Western encroachment on the Muslim ummah, the worldwide community of believers.

Second, if the conflicts in Afghanistan, Iraq and Palestine are at the core of the radicalization, why are there virtually no Afghans, Iraqis or Palestinians among the terrorists? Rather, the bombers are mostly from the Arabian Peninsula, North Africa, Egypt and Pakistan - or they are Western-born converts to Islam. Why would a Pakistani or a Spaniard be more angry than an Afghan about American troops in Afghanistan? It is precisely because they do not care about Afghanistan as such, but see the United States involvement there as part of a global phenomenon of cultural domination.

What was true for the first generation of Al Qaeda is also relevant for the present generation: even if these young men are from Middle Eastern or South Asian families, they are for the most part Westernized Muslims living or even born in Europe who turn to radical Islam. Moreover, converts are to be found in almost every Qaeda cell: they did not turn fundamentalist because of Iraq, but because they felt excluded from Western society (this is especially true of the many converts from the Caribbean islands, both in Britain and France). "Born again" or converts, they are rebels looking for a cause. They find it in the dream of a virtual, universal ummah, the same way the ultraleftists of the 1970's (the Baader-Meinhof Gang, the Italian Red Brigades) cast their terrorist actions in the name of the "world proletariat" and "Revolution" without really caring about what would happen after.

It is also interesting to note that none of the Islamic terrorists captured so far had been active in any legitimate antiwar movements or even in organized political support for the people they claim to be fighting for. They don't distribute leaflets or collect money for hospitals and schools. They do not have a rational strategy to push for the interests of the Iraqi or Palestinian people.

Even their calls for the withdrawal of the European troops from Iraq ring false. After all, the Spanish police have foiled terrorist attempts in Madrid even since the government withdrew its forces. Western-based radicals strike where they are living, not where they are instructed to or where it will have the greatest political effect on behalf of their nominal causes.

The Western-based Islamic terrorists are not the militant vanguard of the Muslim community; they are a lost generation, unmoored from traditional societies and cultures, frustrated by a Western society that does not meet their expectations. And their vision of a global ummah is both a mirror of and a form of revenge against the globalization that has made them what they are.




Olivier Roy, a professor at the School for Advanced Studies in the Social Sciences, is the author of "Globalized Islam."

Etiketler: ,