07 Nisan 2009 Salı

Haftalık Bakış #4: Saldırı Helikopterleri: Quo Vadis?


Saldırı Helikopterleri: Quo Vadis?

126 adet çok rollü savaş uçağı ihalesi ile askeri havacılık çevrelerinin ilgisinin üzerinde olduğu Hindistan, Mart ayının son haftasında bir başka önemli projeyi –şimdilik- iptal ettiğini duyurdu.

İptal edilen proje, Hint Hava Kuvvetleri (HHvK) envanterindeki Mil Mi-35 Hind’lerin yerini almak ve özellikle sorunlu Keşmir bölgesinde silahlı devriye görevlerini ifa etmek üzere, yüksek irtifa kabiliyetini haiz saldırı helikopterlerinin tedariğini kapsamaktaydı. Toplam 22 helikopter için yaklaşık 550 milyon Dolar’lık bir bütçe ayrılmıştı. Hint Savunma Bakanlığı’ndan 21 Mart günü yapılan açıklama, projeye teklif veren adayların hiçbirinin, şartname isterlerini karşılayamadığı, yeni bir teknik şartname ile tekrar ihaleye çıkılacağı şeklinde.

Teslimatların 3 yıl içerisinde tamamlanmasının öngörüldüğü projede en son üç aday yarışmaktaydı: Kamov Ka-50; EADS Tiger ve AgustaWestland AW-129 Mangusta. ABD’li üreticiler Bell (AH-1Z King Cobra) ve Boeing (AH-64D Apache Longbow) geçtiğimiz sene Ekim ayında, şartnameyi öne sürerek ihaleden çekilmişlerdi. Hazırlanacak yeni şartnamenin, ABD’li şirketleri tekrar sürece dahil edecek şekilde tadil edilmesi beklenebilir.

Hindistan’ın ayrıca geniş ölçekli bir genel maksat helikopter tedarik süreci devam etmekte: Rus Rosoboronexport firmasından yaklaşık 1 milyar Dolar tutarında 80 adet Mi-17IV alınacak. Ayrıca hava ve kara kuvvetleri için iki pakette toplam 300’den hafif genel maksat helikopterinin tedariği gündemde. Hava kuvvetleri için 134, kara kuvvetleri için 64 adet genel maksat helikopterini kapsayan ilk paket için Teklife Çağrı Dosyası 24.07.2008 tarihinde yayınlandı. Agusta-Westland, Bell (Bell 407), Eurocopter (AS-550C-3), Kazan, Kamov ve McDonnell (MD-500) teklif sundu. İkinci pakette ise, Hindustan Aeronautics Limited (HAL) tarafından geliştirilecek bir helikopter tedarik edilecek.

Hindistan’ın iptal ettiği ihale üzerinden, küresel saldırı helikopteri piyasasındaki mevcut sistemlere, bu sistemlerin nasıl bir evrim geçirdiklerine göz atalım.

Saldırı helikopterlerinin üç ana görevi vardır:

1. Tanksavar,
2. Yerdeki dost birliklere yakın hava desteği,
3. Keşif.

"Tanka karşı en etkili silah başka bir tanktır" sloganı, zırhsavar ve insansız araç teknolojilerindeki gelişmeler nedeniyle eskisi kadar güçlü değil. Ancak yine de güncelliğini uzun süre koruyacak gibi görünüyor. Ne var ki yaklaşık 20 sene öncesine kadar, yani halen piyasadaki tüm saldırı helikopterlerinin ya seri üretimde ya da tasarım masasında olduğu bir dönemde, Avrupa ovalarına akmaya hazır onbinlerce Varşova Paktı tank ve zırhlı aracı hazır bekliyordu. Bu onbinlerce "Kızıl Zırhlı"nın karşısında, NATO’nun 90, 105, 120mm çapında on binlerce namlusu yoktu. Dolayısıyla onları hızlı biçimde durdurmanın yegâne yolu tanksavar füzeleriydi. Füze ise, onu ateşleyecek ve güdecek bir fırlatıcıya ihtiyaç duyar.

Bu durumda şu soruya yanıt aramalıyız: Füzeyi en etkili hangi fırlatıcıdan fırlatırız?

1. Kamyon ve jeep'lerin kasasına monteli lançerlerden: Ucuz çözüm. Mekanize piyade ile birlikte hareket eden araçlar. Yola bağımlıdırlar, arazi kabiliyetleri düşüktür veya yok denecek kadar azdır. Ucuzluk ve basitlikleri sebebiyle çok sayıda temin edilebilirler.

2. Zırhlı ve paletli araçlara monteli lançerler: Nispeten pahalı çözüm. Mekanize piyadelerle birlikte her türlü arazi koşulunda tam zırh korumasında anti tank görevi icra edebilirler. Bir önceki çözümden nispeten pahalıdırlar; nispeten az sayıda üretilirler, ancak tank birlikleri ile eşgüdümlü hareket edebilmeleri sebebiyle mekanize savaş taktik ve stratejilerine daha uygundurlar.

3. Helikopterlere monteli lançerler: A-10, AMX, Su-25 gibi saldırı uçaklarını saymazsak en pahalı çözüm. Helikopterin uçuş masrafı, pahalı aviyonik ve alt sistemlerin idame maliyetleri ve harekatlarının hava koşullarına bağımlı olması eksi özellikleridir. Ancak sürat, elastikiyet ve kesinlik sağlarlar.

1 numaralı seçenek Land Rover ve Mercedes jeep kasasına monteli Milan ve HOT ile HMWVV tavanına monteli TOW'ları,

2 numaralı seçenek Warrior, Bradley, Marder gibi top + güdümlü füze kombinasyonuna sahip; paletli, zırhlı ve piyade taşıyan araçları doğurmuştur.

3 numara için ise farklı alt-seçenekler gerçekleşmiştir:

3a. "Dedicated", yani adanmış tanksavar helikopterleri,

3b. Tanksavar helikopterine dönüştürülen hafif genel maksat helikopterleri

Dikkat edilecek olursa Tiger, A-129 Mangusta ile birlikte Avrupa'da üretilen ilk "dedicated" saldırı / tanksavar helikopteridir. Yani başlangıçtan itibaren salt tanksavar / saldırı görevleri için tasdarlanmışlardır. Bu iki helikoptere kadar Avrupa'daki NATO ülkeleri Gazelle, BO-105, Lynx gibi hafif genel maksat helikopterlerine hedef tespit - teşhis sistemleri ile TOW / HOT gibi tanksavar füzeleri entegre ediyorlardı. Kargo bölümünde yedek füzeler de taşıyan bu helikopterlerin bakım ve idamesi, safkan saldırı helikopterlerine göre daha kolay ve ucuzdu. Kısa sürede çok sayıda füzeyi, safkan tanksavar helikopterleri kadar olmasa bile oldukça etkili biçimde ateşleyebiliyorlardı ve hepsinden önemlisi fazla pahalı değillerdi. Nitekim bu özellikler hatırı sayılır ihracat başarısı kazanmalarını da sağlamıştır (“Fakir adamın saldırı helikopteri”!).

Ne var ki, safkan saldırı helikopterleri, pahalı sensör ve aviyoniklere ihtiyaç duymaktadırlar; işletme ve idameleri pahalı, zordur. ABD Kosova'ya AH-64 Apache filosu gönderirken, risk analizinde tüm pilotları kaybedebileceğini hesaplamış, Apache'lerin harekat bölgesini "yumuşatmak" için MLRS bataryası konuşlandırmış, bölgedeki olası hedefleri ve tehdit alanlarını tespit için bir E-8 JSTARS'ı görevlendirmiş, bölgeye bir miktar tank birliği kaydırmış, C-17'lerle lojistik destek amaçlı 160 sorti uçuş yapmıştır. Sonuç? Harbe hazırlık oranı 60%'dan düşük olmuş, AH-64'ler hiç bir muharebe görevine çıkamamış, ilk uçuşta iki pilotun kaybedildiği bir kaza yaşanmıştır. "Maliyet - etkinlik öyküleri" kitabına girmeyi pek haketmeyen bir sicil...

Bu tabi ki, AH-64'ün kötü, başarısız bir helikopter olduğu anlamına gelmiyor. Bu durum, AH-64 gibi "dedicated" bir saldırı helikopterini doğuran ihtiyaçlar ile doğrudan ilintili. ABD'nin Varşova Paktı zırhlılarını imha etmek için helikopterlere ağırlık vermesinin nedeni, ABD Kara Kuvvetleri, Kara Havacılığı doktrininde gizli. Şöyle ki:

ABD Kara Kuvvetleri, doktrinlerini dünya çapında harekât icra etmek üzere şekillendirmiştir. Bu resmin odağında ise, dünya çapında herhangi bir bölgeye lojistik destek ve imkânların hızlı ve etkin bir şekilde yönlendirilebilmesi bulunur. Savaş ya da savaşı dışı harekâtlarda kullanılacak kara havacılık unsurları, aynı zamanda diğer havacılık birimleri ile eşgüdümlü hareket etmek zorundadır. ABD, Somali ve Kosova’da bu doktrini test etmiş, çıkarılan dersleri, 2001 Afganistan ve 2003 Irak’ta uygulamaya koymuştur. (Kosova’daki Allied Force harekâtına ilişkin ABD Kara Kuvvetleri “Center for Army Lessons Learned” [Kara Kuvvetleri Öğrenilen Dersler Merkezi] komutanlığı tarafından hazırlanan “Tactics, Techniques and Procedures from Task Force Hawk Deep Operations” başlıklı doküman, önemli bilgiler içermekte)

Dolayısıyla, normalde zırhlı araçlara karşı maliyet – etkinlik bazında en optimum çözüm yine zırhlı araçlarken, ABD'yi pahalı, sofistike, bakım ve idamesi masraflı ve zahmetli saldırı helikopterlerine yönelten koşul budur: Hareketlilik. Herhangi bir kriz anında stratejik nakliye uçaklarıyla çok sayıda saldırı helikopteri ve destek ekipmanı taşınabilir, ancak aynı sayıda zırhlı savaş aracının kısa sürede taşınması mümkün değildir.

Yer ateşine karsı dayanıksız (ya da dayanıklılığı düşük diyelim) helikopterlerin olabildiği kadar fazla sayıda düşman zırhlı aracını bertaraf etmesinin yolu, onları uzun menzilden tespit ve teşhis edebilmek, yine uzun menzilden füzeleri ateşleyebilmekle mümkündür. Tel güdümlü füze ideal değildir, zira uzun menzilde tel güdümü, uzun hover süresi, dolayısıyla düşman ateşine maruz kalma tehlikesi demektir. Bu durumda at - unut tipi füzelerin kullanılması gerekecektir. At - unut tipi uzun menzilli tanksavar füzelerinin geliştirme ve üretim süreçleri zahmetli ve pahalıdır, karmaşıktırlar (bkz: Hellfire). ABD savunma sanayii, hele 80'lerdeki aşırı agresif Reagan politikalarının da yardımıyla bu tür bir yükü kaldırabilecek kapasitedeydi; sonuçta AH-64 + Hellfire kombinasyonu ortaya çıkabildi.

Peki Avrupa’yı "dedicated" tanksavar helikopteri arayışına iten sebep nedir?

Burada Eurocopter Tiger’a bakalım: Tiger, sadece bir tanksavar helikopteri değildir. Birden fazla tipte göreve uyarlanabilecek sensör ve silah konfigürasyonuna sahip olmak üzere tasarlanmıştır. Tespiti zor, tespit edilse bile vurulması zor (ince silüet, aktif - pasif koruma tedbirleri, diğer muharebe unsurları ile entegre bilgi dağıtım sistemi gibi), hızlı bir helikopter üzerine, eskort, hafif destek ve tanksavar görevleri için farklı sensör ve silah yüklerinin taşınabilmesi amaçlanmıştır. Tiger, olası bir savaşta ön hatların gerisine hızlıca sarkıp tabiri caizse "pinpoint" yani nokta saldırılar yapıp ayni süratle geri dönmek için tasarlanmıştır. Diğer görevleri arasında NATO zırhlı ve mekanize konvoylarına refakat, hafif silahlı keşif bulunmaktadır. Bu kadar geniş bir görev yelpazesi, başlangıçta AH-64 için düşünülmemiştir örneğin: Apache, Fulda Ovası’nda Sovyet / Varşova Paktı zırhlılarını vurmak için doğmuştur.

İtalyan A-129 Mangusta'nın başlangıçta makineli topsuz olarak üretilmesini de sağlayan etkenler benzerdir. Çünkü kısa / orta menzilli tel güdümlü tanksavar füzeleri taşıyan, manevra kabiliyeti yüksek olmayan genel maksat helikopterlerinin, gelişmiş mobil Sovyet alçak irtifa / kısa menzil hava savunma sistemleri (örneğin ZSU-23-4 Shilka) karşısında fazlaca şansı yoktu. Bir tanksavar helikopterinin makineli top kullanacak kadar Sovyet ileri hatlarına yaklaşabilmesi olanak dışıydı. Tek amaç vardı: hızlı ol - vur - hızlıca kaç.

Demir Perde’nin öte yanında da farklı ihtiyaçlar farklı çözümleri dikte ettirmekteydi.

Sovyetler Birliği’nde Mi-24 (NATO kod adı Hind) saldırı helikopterinin yerini alacak yeni nesil saldırı / tanksavar helikopteri projesi için, iki Rus helikopter üreticisi, tasarım özellikleri açısından önemli farklılıklar arzeden iki aday sundular: Mil Mi-28 (NATO kod adı Havoc) daha klasik bir görünümdeyken, Kamov Ka-50 (NATO kod adı Hokum) koaksiyel rotoru, tek kişilik kokpiti ile daha sıradışı bir konfigürasyona sahip idi. Bu iki helikopterin de geliştirilmesine 1970’lerin ortalarında SSCB Savunma Bakanlığı’nın aldığı karar doğrultusunda başlanmıştı. Mi-28’in ilk versiyonu “Proje-280” Aralık 1976’da, Ka-50’nin ilk modeli V-80 ise Ocak 1977’de ortaya çıktı.

Kamov Ka-50 tasarlanırken aslında üç farklı rotor konsepti düşünülmüştü: V-50 (zıt yönlerde dönen yan yana iki rotorlu), V-80 (eşeksenli / koaksiyel) ve V-100 (bir adet ana rotor ve bir adet itici rotor). Kamov firması mühendisleri koaksiyel rotor tasarımı konusundaki tecrübelerine binaen V-80 çözümünü tercih ettiler. Hokum’un bir başka karakteristik özelliği olan tek kişilik kokpit ise taktik bir yorumun sonucuydu. Kamov tasarımcılarına göre bir saldırı helikopteri hedef veya harekât bölgesine gidene kadar tespit edilmemek ve / veya vurulmamak için çok alçak (5-50 m) irtifalardan uçmak zorundaydı. Bu alçak uçuş esnasında silah operatörünün her hangi bir fonksiyonu bulunmuyordu. Hedef / harekât bölgesine gelindiğinde ise saldırı helikopterleri genelde aniden irtifa kazanıp atış pozisyonuna geçiyor, silah atış parametrelerini sağlamak için uygun pozisyon paternine giriyordu. Uçuşun bu aşamasında da pilotun uçuştaki dominant etkisi azalıyordu. Bu tespitlerinin ardından Kamov mühendisleri iki pilotun işini kombine edebilecek bir konfigürasyon tasarlamak üzerinde yoğunlaştılar, bu biraz da teknik bir zorunluluktan kaynaklandı, çünkü koaksiyel rotor düzeninden dolayı helikopterin ağırlığı bariz biçimde artmıştı, bu ağırlığı yeterli performansta uçurmak için de daha büyük (ve dolayısıyla daha ağır) motor takılması gerekmişti. Tek mürettebatlı saldırı helikopteri için otomatik hedef tespit teşhis sistemleri gerekliydi ve bir yandan da bu sistemler tasarlandı.

İhtiyaçların özgünlüğünün çözümlerin özgünlüğünü doğurmasına güzel bir örnek...

Ne var ki Soğuk Savaş sona erip üstüne 1991 Körfez Savaşı’nda özellikle AH-64'ün üstlendiği görevler görülünce saldırı helikopteri doktrininin değişime uğraması kaçınılmaz oldu. Saldırı helikopterlerinin tanksavar ve keşif ile birlikte başat görevlerinden olan yakın hava desteğinin önemi ve kapsamı arttı; arttığı yetmezmiş gibi karmaşıklaştı.

Körfez'de Apache'ler tanksavar rolünün yanında sabit üs ve tesislerin imhası, hafif zırhlı ya da zırhsız düşman hareketli unsurlarının vurulması gibi görevlerde sıklıkla kullanıldılar. Makineli top ve güdümsüz roket gibi başlangıçta ikincil olarak düşünülen silahlara çok fazla iş düştü. T-72, BMP, BTR’lerin yanı sıra hedef vizörüne makinalı tüfek monte edilmiş Toyota arazi araçları, bir apartmanın bodrum katındaki cephanelik, ara sokakta pusu hazırlığındaki sivil giyimli şahıslar girmeye başladılar. Üzerinde uçulan bölgeler geniş Avrupa düzlüklerinden dağlık, ormanlık, bazen çöl arazilere, ama ekseriyetle şehirlere, meskûn mahallere kaydı. Helikopterler, Shilka'larla, Tunguska'larla değil, Doçka'larla, RPG'lerle, SA-7'lerle, PKM'lerle boğuşmaya başladılar. Pahalı sensörlerin yapacağı fazla bir şey yoktu, çünkü onları taşıyan helikopterler 12.7, 14.5mm çapındaki mermilere belli bir seviyeye kadar tahammül edecek şekilde tasarlanmıştı.

Artık modern orduların saldırı helikopterleri, İHA’lar, taktik savaş uçakları, yerdeki keşif veya muharip unsurlar ile eşgüdümlü hareket etmek zorunda. Taktik veri linkleri, güvenli uydu veri terminalleri, müşterek muharebe sahası resmi, C4ISR (Command, Control, Communications, Computers, Intelligence, Surveillance, Reconnaissance; Komuta, Kontrol, Muhabere, Bilgisayar, İstihbarat, Gözetleme, Keşif) gibi kavramlar, “mantra” haline geldi: Ne kadar çok söylenirlerse o kadar güçlü ve büyülü oluyorlar. Ancak bu durum, “ağ”ın önemini azaltmıyor.

Her bir unsur, ancak diğer unsurlar ile bu ağ içerisinde uyumlu çalışırsa etkin olabiliyor.

Ve özgün ihtiyaçlar, özgün çözümleri gerektiriyor...


Etiketler: , , , , , , , , ,

30 Mart 2009 Pazartesi

Haftalık Bakış #3: EMB-314 ve Yakın Hava Desteği

EMB-314 ve Yakın Hava Desteği

Özellikle turboprop motorlu uçaklar alanında pazarda büyük yer sahibi Brezilyalı uçak üreticisi Embraer şirketi, 23 Mart günü yaptığı açıklamayla Ekvador Hava Kuvvetleri’ne (Fuerza Aérea Ecuatoriana; FAE) 24 adet EMB-314 Super Tucano satışını teyid etti.

Satışa ilişkin 2008 yılında imzalanan sözleşme, 24 adet EMB-314 Super Tucano eğitim ve saldırı uçağı, bir adet simülatörü de kapsayan entegre eğitim ve görev destek sistemini (Training and Operation Support System; TOSS) içeriyor. Embraer’in açıklamasında satışın mali boyutuna ilişkin bilgi yok, ancak önceki satışlardan hareketle 230 – 240 milyon Dolar civarında olduğu tahmini yapılabilir.

FAE, Super Tucano’ları ağırlıklı olarak sınır devriye ve pilot eğitimi görevlerinde kullanacak. Teslimatların 2009 ortalarında başlaması bekleniyor. Ekvador, Super Tucano’nun dördüncü ihraç müşterisi. Embraer bu uçağı kendi ülkesi Brezilya haricinde şimdiye kadar Dominik Cumhuriyeti, Kolombiya ve Şili’ye sattı.

Brezilya’nın 99 adet tedarik ettiği EMB-314’ün ilk ihrac müşterisi olan Dominik Cumhuriyeti, 10 uçaklık siparişini Ağustos 2001’de açıkladı. Ancak daha sonra siparişi iptal etti ve nihayetinde 2008 yılı içerisinde 8 adet uçak için 94 milyon Dolar’lık bir sözleşme imzaladı. Uçaklar iç güvenlik ve sınır devriye görevlerinde kullanılmak üzere alınıyorlar. Kolombiya 25 uçak için 7 Aralık 2005 tarihinde 235 milyon Dolar tutarında bir sözleşme imzaladı. Şili ise 15 Ağustos 2008’de 12 adet EMB-314’ü, komple bakım ve yedek parça pakedi ile birlikte 420 milyon Dolar’a aldı: Uçakların bedeli 120 milyon, bakım, yedek parça ve lojistik destek sisteminin tutarı 300 milyon Dolar civarında.

En son Ekvador satışı ile birlikte iyi bir grafik tutturan EMB-314, yeni bir tasarım değil; Embraer’in Brezilya Hava Kuvvetleri Kuvvetleri’ndeki (Fuerza Aérea Brasileira; FAB) ihtiyacına binaen 1978 yılında geliştirmeye başladığı ve 1980 yılında ilk uçuşunu gerçekleştiren EMB-312 Tucano’nun yeni nesil versiyonu. Bir adet 750 beygir gücünde Pratt & Whitney PT6A-25C turboprop motora sahip, iki mürettebat tarafından kullanılan ve 3,100kg azami kalkış ağırlığına sahip EMB-312, oldukça iyi bir ihracat siciline sahip: FAB için 133, İngiltere için Shorts şirketi tarafından S132 kodu altında 130 adet üretilen versiyonu da dahil olmak üzere 15’ten fazla ülke için 650 civarında üretildi.

İşte EMB-314, bu başarıyı devam ettirmek üzere geliştirildi.

Geliştirme çalışmaları 1991 yılında EMB-312H kodu ile başlayan EMB-314, ilk uçuşunu aynı yılın Eylül ayında gerçekleştirdi. Uçağın ilk ciddi sınavı, ABD Hava Kuvvetleri’nin yeni nesil eğitim uçağı ihalesi olan JPATS (Joint Primary Air Training System) projesi idi. Super Tucano bu yarışı Raytheon T-6 Texan II’ye karşı kaybetti. Ancak kendi memleketi Brezilya’nın ihtiyaçlarına yönelik olarak geliştirilmesine devam edildi. SIVAM (SIstema de Vigilancia da AMazonia) Amazon bölgesi güvenlik ve gözetleme projesi çerçevesinde bir gözetleme ve hafif saldırı uçağına ihtiyacı olan FAB, teknik şartnameyi 1994 yılında hazırladı. “ALX” adı verilen proje kapsamında Embraer firması ile 18 Ağustos 1995 tarihinde 50 milyon Dolar tutarında bir geliştirme sözleşmesi imzalandı. İlk prototipler 1996 yılında havalandı. Nihayetinde 50 çift koltuklu (AT-29B eğitim ve saldırı versiyonu) ve 49 tek koltuklu (A-29A saldırı versiyonu) için Ağustos 2001’de sipariş verildi.

Brezilya AT-29B / A-29A’larının görev sistemleri arasında AN/AAQ-22 FLIR (Forward Looking InfraRed), GPS/INS seyrüsefer sistemi, İsrail Elbit şirketi yapımı aviyonikler, RWR (Radar Warning Receiver; Radar İkaz Almacı), MAWS (Missile Approach and Warning System; Füze Yaklaşma İkaz Sistemi), chaff / flare karşıtedbir salıcıları ve IFF (Identification Friend or Foe; Dost Düşman Tanımlama) sistemi sayılabilir. Bu görev sistemleri büyük oranda ihraç versiyonlarında da sunulmakta.

1,300 beygir gücündeki Pratt & Whitney PT6A-68-3 turboprop motoruna sahip Super Tucano’nun taşıyabildiği silah sistemleri arasında kanatlarda 200 mermili 12.7mm makinalı tüfekler, kanat altı pilonlarda 20mm makinalı top podları, Mk81 ve Mk82 genel maksat bombaları, havadan yere roketler ve Brezilya yapımı MAA-1 Piranha kızılaltı güdümlü havadan havaya güdümlü füzeler sayılabilir. Uçağın kokpit ve yakıt tankı bölgelerine kevlar balistik korumalı zırhlar takılabilmekte; aviyonik sistemleri gece görüş gözlüklerine uyumlu olarak üretilmiş.

Bu noktada bir parantez açıp, Yakın Hava Desteği (YHD) kavramına ve YHD ihtiyacına yönelik olarak geliştirilen çözümlere genel hatları ile göz atmakta fayda var:

YHD özellikle günümüzün asimetrik – meskûn mahal ağırlıklı muharebe ortamında önemi daha da anlaşılan bir görev türüdür. ABD bunu Vietnam’da, Fransa Cezayir’de, SSCB Afganistan’da, Türkiye de iç güvenlik harekatı ile Güneydoğu’da anlamıştır. Esasen II. Dünya Savaşı’nda ortaya çıkan bu tür görevler kendine has pek çok koşul ve yöntem gerektirmektedir.

Günümüzdeki trendlere göz attığımızda, YHD görevleri için üç değişik sınıfta uçak tipinin kullanıldığını görürüz:

1. “Dedicated” yani özellikle bu amaç için tasarlanmış uçaklar (A-10, Su-25, Jaguar, Q-5 Fantan gibi).
2. Çok rollü uçaklar (F/A-18, F-16 gibi)
3. Çift rollü eğitim / saldırı uçakları (A/T-37, EMB-312/314, Hawk gibi).

Bir ülkenin bu üç seçenekten hangisini veya hangilerini uygulayacağı, genel konseptlerine ve harekat ihtiyaçlarına (taktik ve stratejik anlamda) göre değişir. Düşük bütçeli ve sınırlı bir hava gücü bulunduran ülkeler genelde düşük maliyetleri sebebiyle üçüncü kategorideki uçakları seçmektedirler. Bir istisna olarak eski SSCB ile yakın ilişkiler içinde bulunan pek çok ülkede Su-25 ve Su-22 gibi “dedicated” YHD uçağı bulunduğu görülür, bunun başlıca sebebi SSCB’nin bu ülkelere yoğun askeri yardımda bulunmuş olmasıdır.

“Dedicated” uçakların tasarımında esas çıkış noktası ülkenin belirli bir taktik / stratejik ihtiyacının olmasıdır. Söz gelimi A-10 Thunderbolt’un tasarımında amaç, Avrupa’daki devasa SSCB / Varşova Paktı zırhlı birliklerini etkin biçimde önlemekti, zira NATO’nun aynı büyüklükte bir zırhlı araç filosu oluşturması mümkün değildi.

Bir başka jet motorlu YHD uçağı olan Su-25 Frogfoot’u ortaya çıkaran ihtiyaçlar da kısmen benzer niteliktedir. Vietnam Savaşı’nın gösterdiği ihtiyaçlar doğrultusunda tasarım çalışmalarına 1968’de başlanan bu uçaktan istenenler; bozuk ve kısıtlı imkanlara sahip ileri cephe üslerinden havalanabilmesi, mümkün olan en yüksek hassasiyetle mümkün olan en fazla silahı düşmana karşı kullanırken yer ateşinden en az şekilde etkilenmesiydi. Zırh koruması, bakım kolaylığı ve silah taşıma kapasitesi açısından çok dikkat çekici bir uçaktır. İki kanatta toplam 10 adet silah taşıma istasyonu vardır. Yakıt olarak ihtiyaç duyulursa dizel benzin kullanılabilir. Zırh koruması ile ilgili olarak bir ilginç anektod da şudur: Afganistan işgalinin son safhalarında görev almış bir Su-25, 3 füze ve 62 mermi isabetine rağmen üsse dönmüş ve 1989 Paris Hava Şovu’nda sergilenmiştir. Yalnız burada ayrıca eklenmesi gereken bir durum da, Rus Hava Kuvvetleri’ne ait hiçbir uçak ya da helikopterin, gerekli teçhizat ve eğitim mevcut olmadığından dolayı, Çeçenistan’da gece / kötü hava şartlarında harekata katılamamış olmasıdır. Rus ordusunda gece operasyon yapma yeteneğine sahip tek YHD platformu modernize edilen bir miktar Mi-24 ile yeni sipariş edilen Mi-28N’dir. Rus Hava Kuvvetleri’nin bu durumu en son Ağustos 2008’deki Gürcistan Savaşı’nda da etkilerini göstermiştir.

Birinci tür YHD uçağı sınıfına giren ve asimetrik savaş, iç güvenlik ve isyan bastırma görevlerinde kullanılabilecek / kullanılmış turboprop motorlu uçaklardan başlıcaları Arjantin yapımı IA-58 Pucara, ABD Douglas yapımı A-1 Skyraider ve ABD Rockwell (Boeing) yapımı OV-10 Bronco’dur. Bunlardan IA-58 Pucara Latin Amerika’da uyuşturucu kartellerine karşı kısıtlı, A-1 ve OV-10 ise Vietnam’da yaygın şekilde kullanılmıştır. Bu üç uçağın da ortak özelliği FAC (Forward Air Controller; İleri Hava Kontrolörü), keşif-gözetleme ve YHD görevlerini aynı anda yapmak üzere tasarlanmış olmalarıdır. Bu tür uçaklardan beklenen başlıca özellikler nispeten uzun menzil (ve dolayısıyla uzun uçuş süresi), kabul edilebilir miktarda silah taşıma kapasitesi ve alınan isabetlere karşı dayanabilme yani maksimum zırh korumasıdır. Pervaneli olmaları IR izlerini düşürür, ancak bu, omuzdan atılan füzelerin oluşturduğu tehdidin minimuma indiği anlamına gelmez.

Çok rollü uçaklar artık pek çok ülkenin esas tercihi olmaktadır. Kısılan bütçeler ve daralan savunma organizasyonları birden fazla tür görevi aynı etkinlikle yapabilecek platform tedariğini mecbur bırakmaktadır. (Bunun en güzel örneklerinden birisi de JAS-39 Gripen’dır). F-16, projenin o zamanki resmi adı olan “Lightweight Multirole Fighter” ın tam olarak karşılığını verebilmiş, son derece başarılı bir savaş uçağı tasarımıdır. Zaten bunun bir göstergesi de ihracat başarısıdır. F-16 gibi çok rollü bir uçağın her türlü görevi (hava üstünlüğü, önleme, SEAD, YHD) %100 etkinlikte yerine getirmesi beklenemez, önemli olan verilen göreve kolay adaptasyon ve maksimum verimdir. F-16, şimdiye kadar girdiği çatışmalarda bu konudaki yetkinliğini göstermiştir.

İşte bu genel resim içerisinde Tucano / Super Tucano ailesinin temsil ettiği turboprop motorlu eğitim ve hafif saldırı uçaklarının son yıllarda yıldızı hızla yükselmekte.

Turboprop motorlu eğitim / hafif saldırı uçakları, uyuşturucu ve kaçakçılıkla mücadele, hükümet karşıtı / terörist gruplarlara karşı saldırı, gözetleme ve devriye gibi görevlerde, başta Latin Amerika ve Afrika olmak üzere dünya çapındaki sıcak bölgelerde uzun süredir yaygın olarak kullanılmaktadır. Afganistan ve bilhassa Irak’ta ABD’nin başını çektiği koalisyon güçlerinin isyancı güçlerle başetmekte zorlanması; saldırı helikopterleri ve jet motorlu taktik savaş uçakları kombinasyonlarının her zaman istenen performansı verememesi ve çatışmaların giderek artan oranlarda meskûn mahal bölgelerine kayması, YHD görevlerine yönelik olarak alternatif çözüm arayışlarını dikte ettirmekte. Bu tür uçaklara yönelen ülkeler sadece Latin Amerika ya da Afrika’nın düşük bütçeli ülkeleri değil; ABD gibi modern hava kuvvetlerine sahip ülkeler de giderek artan bir ilgi ile turboprop motorlu eğitim / saldırı uçakları ile ilgilenmekteler.

EMB-314’ün bu pazardaki başta gelen rakipleri olarak Raytheon A/T-6 Texan II ile Korean Aerospace Industries KT-1 Wong Bee sayılabilir. Hatta bu listeye, her ne kadar eğitim görevi olmasa da OV-10’un dahi dahil edilmesi olası: Üretimi 1969 yılında tamamlanan çift motorlu bir YHD / gözlem uçağı olan OV-10 Bronco’nun üretim hattının tekrar açılması, üretici Boeing tarafından değerlendirilmekte. Öte yandan salt YHD görevleri için tasarlanan tek kişilik US Aircraft Corporation A-67 Dragon gibi tasarımlar da gündemde.

Turboprop YHD uçaklarına gösterilen rağbetin artmasındaki bir başka etken olarak, BlackWater gibi özel şirketlerin giderek artan oranda sıcak çatışma bölgelerinde görev almaları da gösterilebilir. Irak ve Afganistan gibi kriz bölgelerinde yakın koruma, refakat gibi görevler için ihaleler alan ve yarı-askeri birimler olarak çalışan ancak görev alanları çoğu zaman son derece flu bu gibi şirketlerin kendilerine ait tam teçhizatlı zırhlı araçları, helikopterleri ve hatta uçakları bulunuyor. Nitekim bu yazıya konu olan EMB-314’ün müşterileri arasında BlackWater da bulunuyor: Şirket 2008 yılında Embraer’den 4.5 Milyon dolar karşılığında bir adet EMB-314B-1 Super Tucano uçağı satın aldı.

İşletme ve idame giderlerinin düşüklüğü, nispeten bozuk pistlerden iniş/kalkış yapabilmeleri, bakım ve pilotaj eğitimlerinin kolay oluşu ile düşük ilk alım maliyetleri, turboprop motorlu uçakları YHD görevleri için ideal kılmakta. Esasen, turboprop eğitim / hafif saldırı uçaklarının, özellikle FLIR gibi sensörlerle donatılmış olarak taktik jet savaş uçakları ile İnsansız Hava Araçları arasındaki boşluğu doldurduklarını iddia etmek mümkün.

Peki turboprop uçaklar YHD için biçilmiş kaftan mı?

Bu soruya “evet” demek o kadar kolay değil. Özellikle bu tür uçakları tek başına bir ilaç olarak düşünüyorsak.

Öncelikle YHD görevlerinde esas olan tepki süresidir. Zira yerdeki ateş görevi talep eden, çoğunlukla çatışma halindeki ve hatta baskı ya da geri çekilme veya kuşatılma tehlikesi altında olan dost birliklere mümkün olan en kısa sürede, asgari tanzim atışlı azami hassasiyette ateş desteği sağlamak esastır.

YHD görevleri iki şekilde gerçekleştirilir: 1. Planlı, 2. Acil. Bu tür muharebenin doğası gereği acil durumlarda YHD talebi daha sık gerçekleşmektedir. Dolayısıyla tepki süresi son derece kritik hal almaktadır.

YHD görevlerinin odak noktasında hava ve yer unsurlarının eşgüdümünü, hedef tayin ve tarifi ile görevin yönetimini üstlenen İleri Hava Kontrolörü (İHK) yer alır. Bilhassa YHD harekatında, destek talep eden birlikte İHK bulunması (planlı görev), bulunmuyorsa mümkün olan en kısa sürede birliğe ulaştırılması (acil görev) gerekir. Eğer bu ikisi de mümkün değilse, yer unsurunun, hedef tayin ve tarifi ile YHD eşgüdümü konusunda eğitilmiş ve tecrübeli olması şarttır.

Turboprop uçaklar, bilhassa işletme ve idame maliyetlerinin düşük olması ve uçuş sürelerinin nispeten uzun olması nedeniyle önemli avantajlar sunmaktalar. Ancak bu tür uçakların mücadele edecekleri asimetrik tehdidin öteki tarafı, yani gerilla grupları ve örgüt ya da düşük bütçeli ülkelerin de artık sofistike teknoloji ve gelişmiş silahlara erişimi çok daha kolay. Omuzdan fırlatılan kısa menzilli uçaksavar füzeleri (MANPADS), gelişmiş (uydu) muhabere ve kısmen de olsa elektronik kestirme (ESM) ya da harp (ECM) sistemleri artık çok daha düşük maliyete ve kolaylıkla sahip olunabiliyor. Bu konuda en güzel örnek Tamil Gerillaları'dır (LTTE).

Halbuki,

Güdüm kontrol sistemlerindeki gelişmeler, Ağ Merkezli Muharebe konsepti çerçevesinde git gide daha da küçülen ve gelişen hedef tespit, teşhis ve muhabere sistemleri ile İnsansız Hava Aracı (İHA) alanındaki gelişmeler, YHD doktrininde büyük ve maliyet - etkin bir devrimi mümkün kılmaktadır. Dolayısıyla artık sabit ve döner kanatlı saldırı uçakları, güdümlü mühimmat kullanan namlulu / namlusuz topçu sistemleri ile İHA'lardan oluşan katmanlı bir yapı, YDH görevlerini çok daha süratli, isabetli ve düşük maliyetle gerçekleştirebilme kabiliyetini haizdir.

Bu yapının yer alacağı organizasyon kabaca üç katmandan oluşmaktadır:

1. Muharip kara unsuru,
2. Komuta Kontrol Merkezi (ara katman),
3. Ateş Destek Katmanı (ÇNRS bataryası, K/M Obüs bataryası, silahlı/silahsız İHA, sabit/döner kanatlı saldırı uçakları)

24 saat ateşe hazır durumda bekletilen ve güdümlü mühimmat kullanan bir ÇNRS bataryası, yerdeki dost unsurlara çoğu durumda YHD uçaklarından çok daha isabetli, etkili ve hızlı bir şekilde ateş desteği sağlayailir. Buna ilaveten 24 saat esasına göre devriye uçuş yapan ve 2.75" lazer güdümlü roket, tanksavar güdümlü füzesi ve lazer güdümlü bomba taşıyan İHA'lar, talep edilen YHD görevinin etkin biçimde yerine getirilmesine katkı sağlayabilirler.

Bu yeni konseptin, salt jet motorlu taktik savaş uçakları ile yürütülen YHD görevlerine göre başlıca avantajları şu şekilde sıralanabilir:

1. Tepki süresi çok daha kısadır.

2. Kara unsurundaki hedef tespit ve işaretleme cihazı kullanan her personel İHK görevi üstlenebilir,

3. Birim YHD görevi başına maliyet çok daha düşüktür (özellikle her bir jet uçağının [mesela F-16] birim görev başına tükettiği yakıt ve ihtiyaç duyduğu bakım hesaba katıldığında)

4. Sabit kanatlı uçakların büyük ölçüde, döner kanatlı uçakların kısmen YHD görevlerinden serbest kalması, dolayısıyla yıpranma oranlarının düşürülmesi ve düşman ateşi riskinden uzaklaştırılmaları sağlanmaktadır,

5. YHD görevi icra eden personelin (ÇNRS / Obüs / İHA operatörü) karşılaştığı risk sıfırdır,

6. Komuta Kontrol ara katmanları ve bu katmanların bağlı oldukları Komuta Kontrol üst katmanları aracılığı ile daha kaliteli bir durumsal farkındalık sağlanması mümkün olmaktadır. YHD görevi talep eden her tim, görev talep ettiği anda bir keşif / istihbarat birimine dönüşmüş olmaktadır; görevleri bu olmasa bile. Düşman hareketleri çok daha hızlı ve sağlıklı bir biçimde izlenebilmektedir. Klasik YHD görevlerinde her bir görev izoledir, münferittir. YHD taleplerinden toplam taktik resmin güncellenmesi süreci çok daha yavaş gerçekleşmektedir.

Yakın Hava Desteği, şartları son yıllarda en hızlı değişen görev türlerinden biri ve hava kuvvetlerinin karşısına gitgide daha zor bir yapı ile çıkmakta. Çatışmalar sarp dağlık araziler kadar şehir / köy bölgelerinde de cereyan etmekte; modern silah sistemlerinin ucuzlaması ile birlikte gerilla tipi hasım unsurlar daha iyi donatılmış olarak ortaya çıkmakta, sensör ve muhabere sistemlerindeki gelişmeler farklı muharip unsurların eşgüdümünü ironik olark aynı anda hem kolaylaştırmakta hem de karmaşık hale getirmekte.

Tüm bu karmaşa içinde etkin bir hava kuvveti idame ettirmek için gerektiğinde radikal alternatifleri de değerlendirebilme cüreti de bir şart olarak ortaya çıkmakta...



Etiketler: , , , ,

28 Nisan 2005 Perşembe

Al Khafji Muharebesi (29 Ocak 1991)

29 Ocak 1991 akşamüstü Suudi Arabistan’daki üssünden, SCUD fırlatma bölgelerini tespit etmek için havalanan E-8 JSTARS uçağı, birkaç saat sonra Irak’ın Suudi Arabistan sınırına yakın hatlarında zırhlı birlik hareketi tespit etti. Bu oldukça şaşırtıcı bir tespitti, çünkü radar ekranında oldukça geniş bir birlik hareketi görülüyordu. Iraklılar Suudi Arabistan’ın Al Khafji sınır kasabasına doğru 5nci Mekanize ve 3ncü Zırhlı Tümenleri ile harekete geçmişlerdi: Irak uzun süredir propagandasını yaptığı kara savaşını başlatmak için harekete geçmişti. Al Khafji’ye yapılan bu harekat, Irak’ın tüm I. Körfez Savaşı boyunca planlayıp icra ettiği tek operasyondur. Kamuoyunda fazla dikkat çekmemiş olsa da Al Khafji muharebesi, hava gücünün kara savaşındaki rolü açısından son derece önemli bir hadisedir.

29 Ocak saat 2000’de Al Khafji yakınlarında bulunan Deniz Piyadesi keşif birlikleri, kasabaya doğru ilerleyen ve T-62 ve BMP-1’lerle desteklenen Irak 5nci Mekanize Tümen birliklerini tespit etti. Keşif birimleri ilk teması TOW atışları ile sağladıktan sonra yakın hava desteği talep ettiler (Irak operasyonu desteklemek için herhangi bir hava harekatı düzenleyecek durumda değildi, kara birlikleri hava desteğinden mahrumdu). Deniz Piyadesi ve Hava Kuvvetleri’ne ait 3 AC-130, 2 F-15E, 2 F-16C (LANTIRN donanımlı) ve 4 A-10’dan oluşan CAS paketi bölgeye 2130’da ulaştı. Irak saldırısının bu ilk dalgasının püskürtülmesi birkaç saat sürdü. Irak birlikleri 10 adet T-62 kaybederek Kuveyt’e geri çekildiler. Gece boyunca süren çarpışmalarda ABD güçlerinin kaybı ise dost ateşiyle vurulan 2 LAV aracı ve bu araçlarda bulunan 11 deniz piyadesi oldu.

5nci Mekanize Tümen’inkinden kısa süre başlayan Irak 3ncü Zırhlı Tümeni’nin batıdan gerçekleştirdiği harekat, 2240’da tespit edildi. Bu istikamette bulunan Deniz Piyadesi öncü birlikleri TOW ve makineli tüfek ateşi ile karşı koymaya çalıştılar ve hava desteği talep ettiler. Zira 50 kadar tankın geldiğini tespit etmişlerdi ve Iraklılar oldukça tehlikeli biçimde onları kuşatmaya başlamıştı. 2300 civarında bölgeye ulaşan F/A-18, A-6, A-10, F-16 uçakları ve AH-1 helikopterleri 3 saat boyunca bölgede CAS görevleri icra ettiler. Iraklılar gece 0200 sularında saldırıyı durdurdu ve geri çekilmeye başladı. Kuzeybatıdan 0100 sularında başlayan saldırı ise sabaha karşı yoğun hava saldırısı nedeniyle sonuçsuz kaldı.

Sahil boyunca güneyden ilerleyen 5nci Mekanize Tümen’e ait birimler, orta ve batı hatlardan saldıran birliklerin aksine oldukça başarılı oldu. 29 Ocak gece 2300’de Suudi sınırını geçen bu birlikler AC-130 ve AH-1’lerin yoğun saldırıları altında 13 araç kaybetme pahasına, Al Khafji’nin hemen dışında mevzilenmiş Suudi birliklerini püskürterek kasabaya girmeye başladılar. Kasabayı ele geçiren Iraklılar ile Koalisyon güçleri arasındaki çatışmalar 3 gün sürdü. Durmaksızın süren hava saldırısı ve kuşatma neticesinde Irak birliklerinden Kuveyt’e çekilemeyenler 31 Ocak’ta Suudi ve Katar güçlerine teslim oldular.

Al Khafji Muharebesi, özellikle yakın hava desteği (CAS) konsepti açısından ders sayılabilecek olaylarla doludur:

1) JSTARS sistemi, Irak birliklerinin hareketini önceden tespit ederek etkinliğini kanıtlamıştır. Bu da hava konuşlu yer gözetleme platformlarının ne derece büyük bir kuvvet çarpanı olduğunu göstermiştir. Tüm savaş boyunca JSTARS Irak ve Kuveyt’in taktik ve stratejik resmini çıkararak son derece önemli istihbarat bilgileri sağlamıştır. Burada son derece ilginç olan husus, Körfez Krizi’nin akabinde bölgeye ulaşan E-8 JSTARS mürettebatının daha önce diğer uçaklarla koordineli CAS operasyonu yürütme konusunda hiçbir eğitim almamış olmasıdır. USAF Körfez Savaşı’ndan önce JSTARS’ı sadece bir gözetleme uçağı olarak düşünüyordu, savaş sırasında E-8 komuta kontrol ve erken ihbar görevlerini büyük başarıyla yerine getirmiştir.

2) ABD Deniz Piyadesi birlikleri düşmanı tespit eder etmez hava desteği talep etmişlerdir. Gece harekat yapma yeteneğinin kısıtlı olmasından dolayı temel CAS platformu olan A-10’dan ziyade F-16 tercih edilmiştir. İleri hava kontrolörünün (Forward Air Controller - FAC) sıkı koordinasyonu ile yürütülen bombardımanda yine de dost ateşi vakaları görülmüş, 11 deniz piyadesi dost uçaklardan açılan ateş sonucu hayatlarını kaybetmişlerdir. Bu da ne kadar başarıyla icra edilirse edilsin CAS görevlerinde dost ateşi vakalarının önüne geçmenin zorluğunu gözler önüne sermiştir.

3) Yoğun hava desteğinin kara harekatlarındaki önemi bir kez daha görülmüştür. ABD liderliğindeki Koalisyon uçakları, Al Khafji kasabasını havadan ablukaya alarak Iraklılar’ın takviye almasını önlemiş ve teslim olmalarında büyük rol oynamıştır. Bunun aksine hiçbir hava desteğine sahip olmayan Irak birlikleri hem saldırı esnasında hem de kasabadaki çatışmalarda çok yüksek oranda kayıp vermiştir (Irak güçleri kendilerini hava saldırılarına karşı korumak için havaya rastgele antitank roketi ateşlemek zorunda kalmıştır). 29-31 Ocak arası Al Khafji üzerine sadece CAS görevli 1000’den fazla sorti yapılmıştır.

Yaklaşık 4 gün süren muharebeler sonucunda Al Khafji’ye saldıran Irak birliklerinin kaybı 544 tank, 314 zırhlı personel taşıyıcı ve 425 çekili / kundağı motorlu toptur. Irak ordusunun en iyi birliklerinden birisi olan 5nci Mekanize Tümen tamamen imha edilmiştir. Bu tümenden ele geçirilen ve daha önce İran-Irak Savaşı’nda da bulunmuş bir Iraklı savaş esirinin ifadesine göre; yaklaşık yarım saat süren hava saldırısı, 8 yıl süren savaştan daha fazla kayba yol açmıştır. Çatışmanın ilerleyen günlerinde sadece savaş uçaklarının bölgede görülmesi bile Iraklılar’ın araçlarını bırakıp kaçmasına sebep olmuştur.

Irak’ın Al Khafji kasabasına tam olarak hangi amaçla saldırdığı hala tespit edilememiştir. En çok kabul gören tahmin, Saddam Hüseyin’in, Koalisyon güçlerini bir kara savaşına çekerek yüksek kayıp vermelerini sağlamayı istemesidir.

http://www.afa.org/magazine/Feb1998/0298epic.asp

Etiketler: , , , , , , , , , ,