03 Şubat 2010 Çarşamba

On the Threshold of Digital Battlefields

Aylık jeopolitika ve güvenlik dergisi olan Eurasia Critic Ocak 2010 sayısında, "2020: Projections" (2020: Öngörüler) özel dosyası ile, önümüzdeki 10 yıl için savunma, güvenlik, politika ve istihbarat alanına dair öngörü çalışmalarına yer verdi.

Bu özel sayıda, bilişim teknolojilerinin savunma ve güvenlik alanına verdiği yönü incelemeye çalıştığım, "On the Threshold of Digital Battlefields" (Sayısal Savaşalanlarının Eşiğinde) başlıklı makalem de yayınlandı.

Makaleye buradan ulaşabilirsiniz.

Etiketler: , ,

31 Ocak 2010 Pazar

Füzeyle Bisiklet Vurmak, Muhriple Sandal Kovalamak

Bir süre önce, İngiliz Kraliyet Donanması’nda görev yapmış emekli bir subayla sohbetimde çok ilginç bir anekdot dinledim. Kendisinin aktardığına göre, Afganistan’daki İngiliz birliklerinin halen en çok sarfettikleri mühimmatın başında Javelin güdümlü tanksavar füzesi gelmekte imiş. Bu füzelerin de en çok kullanıldıkları hedefler, motosiklet ve bisiklet kullanan, RPG roketatarları ile silahlanmış Taliban / El Kaide militanları imiş. Cepheden saldırırken görece hızlı hareket eden ve çok ince bir hedef teşkil eden bu militanların piyade tüfeği ve makinalı tüfeklerle etkisiz hale getirilmesi çok zor olduğundan, çoğunlukla uzak mesafeden güdümlü tanksavar füzesi ile ateş edilmekte imiş (Nitekim İngiltere kısa süre önce Raytheon’a 176 Milyon Dolar karşılığı 1,300 adet Javelin füze siparişi verdi. Teslimatların 2012’ye kadar tamamlanması öngörülüyor).

Konuştuğum emekli subay, tank ve koruganlara karşı kullanılmak için tasarlanan füzelerin bisiklet gibi asimetrisi yüksek hedeflere karşı ateşlenmesinin ilk bakışta çok komik göründüğünü ancak birliklerin başka çarelerinin olmadığını söyledi.

Bu örnek aslında, modern orduların karşı karşıya oldukları meydan okumanın ulaştığı boyutu çok güzel özetlemekte. Javelin gibi füzeler tankları, Fulda Ovası’na akan Sovyet / Varşova Paktı tanklarını durdurmak için tasarlanmıştı. Bisiklet üzerindeki RPG’li, sivil kıyafetli militanları değil.

Benzer bir durumu Aden Körfezi’nde gözlemek mümkün. Dünyanın dört bir yanından gelmiş irili ufaklı savaş gemileri, bu bölgeden geçen ticaret gemilerinin güvenliğini sağlamak için devriye geziyorlar. Ticaret gemilerine yönelmiş olan tehdit ise, Somalili deniz korsanları. Çoğunlukla “Skiff” adı verilen süratli ve küçük teknelerle saldıran korsanlar, zaman zaman çok cüretkâr saldırılar düzenliyor, gemilere çıkıp personeli rehin alıyor ve fidye karşılığı serbest bırakıyorlar. Muhripten korvete çeşitli gemiler, helikopterler, RHIB botlar ve deniz komandoları ile birlikte gece gündüz Skiff peşinde koşuyorlar. Bir Arleigh Burke muhribini skiff peşinde tahayyül etmek çok güç, ama gerçek bu. O kadar ki, skiff’ler çoğunlukla radara, o son teknoloji ürünü radarlara yakalanmıyor: Çünkü skiff’ler, çevrelerindeki dalgalardan çok daha yüksek değil ve çok inceler. Son teknoloji ürünü atış kontrol sistemlerinin ekranlarında bir martıdan ya da kuvvetli bir dalgadan çok farklı bir iz bırakmıyorlar. Ancak o teknenin üzerindeki birkaç korsanın yaratacağı moral ve ekonomik etki misliyle büyük olabiliyor.

Öte yandan şurası da son derece ilginçtir ki, korsanlarla mücadele etmek, daha doğrusu korsanları savuşturmak için muazzam paralarla yeni sistemler alınıyor, görev güçleri oluşturuluyor, yeni taktik ve teknolojiler deneniyor ama sorunun köküne, Somali’deki devlet otoritesinin yokluğuna ilişkin en ufak bir eylem dahi gerçekleştirilmiyor. Sonuçta her şey maliyet hesabına dayanıyor değil mi?

Asimetri mi demiştiniz?

2007’de Estonya ve 2008’de Gürcistan’ın tecrübe ettiği üzere, bir grup kararlı bilgisayar korsanının başarabileceği şeylerin boyutunu öngörmek son derece zor.

Bir anıtın yerinin değiştirilmesi ve takip eden diplomatik kriz, Rusya ile Esyonya’yı siber savaşa sürükledi. Kamu işlemlerinin neredeyse tamamen internet ortamında yürütüldüğü Estonya, Rus “hacker”ların kararlı saldırısına maruz kaldı. Ülkenin tüm bilişim altyapısı felç oldu, kamu hizmetleri ciddi biçimde sekteye uğradı. Bu saldırılardan sonra sibersavaşın yıkıcı etkisinin farkına vara Estonya Savunma Bakanlığı, ülkede bir Siber Savaş Mükemmeliyet Merkezi kurarak hem kendi personeline hem de NATO müttefiklerine bu alandaki tecrübesini aktarıyor, müşterek projeler ile karşı tedbirler geliştiriyor.

2008 Ağustos’unda Gürcistan’ın tek taraflı bağımsızlık ilan eden Güney Osetya’ya karşı giriştiği harekât ve akabinde Rusya’nın müdahalesi ile patlak veren Kafkasya Savaşı, kısa ancak oldukça kanlı çarpışmalara sahne oldu. Rusya’nın paralel olarak yürüttüğü siber operasyonlarda bu sefer daha yaratıcı taktikler kullanıldı: Tecrübeli ya da donanımlı olmayan, orta seviye bilgisayar kullanıcılarının bile kolayca çalıştırabileceği “hacker programcıklar” Rus forum ve paylaşım sitelerinde dağıtılarak, deyim yerindeyse paralı siber askerler devşirildi. Böylece Gürcü kamu ve askeri bilişim ağlarına saldırı düzenleyen Rus siber cephesi genişletildi.

Bilgi, yeni yüzyılda savaşların hem cephanesi hem de amacı olacak. “Ağ merkezli muharebe”, “ağ destekli yetenek”, “siber savaş” ve sair renkli tanımların, terminoloji kokteyllerinin odağında tek bir hedef var aslında: Bilgiyi toplama, değerlendirme ve eyleme geçme döngüsünü hasmından daha çabuk gerçekleştiren taraf, yeni nesil savaşların galibi olacaktır. Ve adına ister ağ merkezli savaş ister siber savaş deyin, yeni yüzyılın savaşları, bu döngüyü daha çabuk tamamlama mücadelesi şeklinde gerçekleşecek.

Mesele savaş alanındaki tüm unsurları birbirine muhabere sistemleri ile bağlamaktan ibaret değil aslında.

Etiketler: , , ,

10 Ekim 2009 Cumartesi

İnsansız Hava Araçları: Nereden nereye?

Defpro'daki iki bölümlük "The Emergence of UCAV Systems" (İnsansız Muharip Hava Araçlarının Yükselişi" başlıklı makale, İnsansız Hava Aracı (İHA) ve İnsansız Muharip Hava Aracı (İMHA) sistemlerinin geleceği, teknolojiler ve projelerle ilgii güzel bir derleme sunmuş. Konuyu toparlamak ve genel bir fikir edinmek adına tavsiye ederim.

The Emergence of UCAV Systems (Part 1)

The Emergence of UCAV Systems (Part 2)

Etiketler: , , , , ,

16 Haziran 2009 Salı

Haftalık Bakış #9: Bir Süreç Yönetimi Olarak Ağ Merkezli Muharebe

Haftalık Bakış #9: Bir Süreç Yönetimi Olarak Ağ Merkezli Muharebe

Bir savunma sistemi alalım. İlerleyen satırlarda ortaya çıkacak ki, aslında ele aldığımız ürünün bir “savunma” sistemi olması o kadar da elzem değil. Otomotiv, elektronik, mobilya vb de olabilir.

Ama biz “savunma”dan gidelim (”saldırı”dan değil!)

Bu bir insansız hava aracı olsun. İstihbarat, keşif ve gözetleme (ISR: Intelligence, Reconnaissance and Surveillance) görevlerinde kullanılacak bir İHA.

Bu sistemi silahlı kuvvetler envanterine alıp kullanıma sokup kullanmak ve daha sonra emekliye ayırıp hurdalığa göndermek, birbirini takip eden süreçler silsilesini gerektirir. Bu süreçler kabaca şu şekilde özetlenebilir:

1. Konsept belirleme

2. Endüstriyel tasarım

3. Üretime yönelik tasarım

4. Testler

5. Seri üretim

6. Operasyon

7. Hizmetten alım / emekliye ayırma

Konsept belirleme aşamasında ihtiyacınızı belirlersiniz. Harekât ihtiyaçlarınız üründen beklentilerinizi de şekillendirir. (MALE mi? HALE mi? Görev sistemleri nedir? vs)

Endüstriyel tasarımda sistemin “kabasını” ortaya çkartırsınız (kaç motorlu olacak, kanat açıklığı nedir, uçuş irtifası nedir, ağırlıklar nedir vs)

Üretime yönelik tasarım en kritik aşamalardan biridir. Burada artık sistemin tüm ayrıntıları şekillenmiş olur. Buradan sonra sistem üzerine yapılacak bir tasarım değişikliği, bundan önceki aşamalardan çok daha fazla maliyet getirir.

Test aşamasında sisteminizin çeşitli prototiplerini üretirsiniz. Çeşitli uç durumlarda ve görev senaryolarında denersiniz, belirlediğiniz kriterlere uyup uymadığını, ihtiyaçlarınızı karşılayıp karşılamadığını ölçersiniz, parametrik yöntemlerle.

Seri üretim ise alt aşamalardan oluşur. Ön seri üretim, kısıtlı seri üretim, tam kapasite gibi: Doğrudan kullanıcıya teslim edilecek sistem montaj hattından çıkmaya başlamıştır.

Operasyon aşamasında artık sistemi kullanıma almışsınızdır. Kullanımda edinilen tecrübeler gelişen ihtiyaçlar, yeni görevler, teknolojideki gelişmeler gibi nedenlerle sistem üzerinde tadilat, yenileme, modernizasyon gibi ihtiyaçlarını olabilir. Bu durumda döngünün başına dönüler.

Ve emeklilik… Sistemin hangi süreçte kullanımdan ayrılacağını, onu kullanan, bakımını yapan, üreten vb kurum ve personelin ne yapacağını, sistemin tamamen ortadan kalkacağını mı, yerini başka bir sistemin mi alacağını, kullanımdan alınan sistemin hurdaya mı, başka bir kullanıcıya mı gönderileceğini vb analiz etmeniz, belirlemeniz gerekir. Bir takvim ve bütçe hesaplamak durumundasınızdır, ki emeklilik ve geçiş süreci kabiliyetinizde bir eksilmeye neden olmasın.

Tamam, sistemi tasarladık, ürettik, kullandık ve attık. Ama biz bu sistemi nasıl kullandık?

İHA’dan gidiyorduk değil mi?

Biz bu İHA’yı ISR görevleri için kullanacağız. İHA’lar belli bir bölge üzerinde uçup gördükleri her şeyi yer istasyonuna aktaran “uçan göz”ler değildir. İHA’lar “bakar”; “görme” ise, aynı insanın görme duyusu gibi belli bir mekanizma ve sürecin sonucudur.

Şöyle ki:

1. Talep

2. Görev

3. Toplama / elde etme

4. İşleme

5. Dağıtım ve Durumsal Farkındalık oluşturma

6. Analiz

7. Arşivleme

Açalım:

Dağda özel kuvvet askerleriniz var, onların ötesinde iki üç tane komando timiniz var, yaylada mekanize taburunuz var, düşman hakkında istihbarat toplayan ajanlarınız var, bir köyün çevresindeki sulak arazilerle ilgili rapor hazırlayan DSİ ekibiniz var, kıyıdaki yasadışı göçle mücadele etmeye çalışan Sahil Güvenlik botlarınız var, kaçakçıları kıstırmaya çalışan emniyet özel harekat unsurlarınız var, düşman tatbikatını izleyen deniz kuvvetleri gemileriniz var, sınırları kontrol eden jandarmanız var…. Bunların hepsinin, muhtemelen aynı anda istihbarat görüntüsüne ihtiyaçları var. Bunların hepsinin aynı anda oluşan talepleri var. İşte ilk aşama, yani “Talep”.

“Görev” aşamasında ise merkezi sinir sistemine ulaşan bu talepler değerlendirilirler ve sıralamaya alınırlar. Aciliyet durumu nedir? Ne zaman isteniyor: Hemen şimdi mi, mümkün olan en kısa zamanda mı, 3 gün sonra mı? Hangi talep kaynağının yakınlarında hangi İHA uçmakta? Hangi İHA o an nerede, hangisi ne zaman havalanacak? Kaç tanesi uçmaya müsait, kaç tanesi bakımda? vs vs vs Bunun gibi sayısız soruların yanıtları, Görev emrini oluşturur. İHA’yı kontrol eden birime denir ki “şu şu zamanda şu şu bölgede şu şu bilgileri topla”

Görevi alan İHA, bilgiyi toplar. Görevin niteliği ve bulundurduğu görev sistemine göre: Elektrooptik sensör, radar, ELINT / SIGINT, telsiz vb. Topladığı ham verileri kontrol istasyonuna iletir.

Bundan sonra, bu ham veri, ilgilere, daha doğrusu talep eden birimlere dağıtılır (”Dağıtım”) ve işlenirler. Anlamlı hale getirilir, analizde ya da görevde kullanılırlar. Düşmana doğru ilerleyen mekanize tabur, düşman unsurlarının konum ve yönlerini, nicelik ve niteliklerini tespit ve teşhis eder, DSİ ekibi arazi yapısını çalışır, Sahil Güvenlik birimleri kaçak geminin adını, milliyetini, tonajını, kaç tane kaçak göçmen taşıdığını tespit eder ve arşivler, en yakın bota müdahale için emir çıkartır… gibi… “Analiz” edilir yani veri, işe yarayacak şekle getirilir.

Ve bu bilgiler ileride tekrar kullanılmak üzere depolanır: “Arşiv”

İHA, uydu vb ISR platformlarına yönelik olarak şekillenmiş bu süreç farklı sistemler için tadil edilebilir. Mesela bir savaş gemisinin harekatları için yukarıdaki maddelerin içeriklerinin farklı olacağı aşikârdır.

Sonuç olarak,

bir sistemi tedarik etmeye niyetlenmeden önce, iki sürecin tasarımı son derece dikkatli, titiz bir şekilde yapılmalıdır: Yaşam döngüsü (life cycle) süreci ve harekât süreci. Bu süreçler tanımlanmadan, sistemin yeri, görevi, amacı netleştirilmeden, başka bir ifade ile amaç - araç uyumu sağlanmadan yapılacak bir ArGe ve tedarik faaliyetinin başarıya ulaşması mümkün değildir.

Ağ Merkezli Muharebe kavramı, çok sayıda farklı tipte platformun birbiri ile çift yönlü etkileşimde bulunarak ve uyum için çalışarak, yek bir vücut halinde hareket etmesini tanımlıyor. Modern orduların önündeki görevler ve hızla evrilen ortam koşulları, bu ağsal yapının mümkün olan en maliyet etkin biçimde çalışmasını zorunlu kılıyor. Dolayısıyla bu ağın içine monte edilecek her unsurun (İHA, sabit ve döner kanatlı her tür uçak, gemi, kara araçları, muhabere ve komuta kontrol sistemleri vb) birbiri ile etkileşimi, ağın içindeki yeri ve görevi analiz edilmek durumunda. Başa dönüyoruz: anılan iki esas süreç berrak biçimde tanımlanmış olmalıdır.

Bu ise, sistemlerin münferit olarak değil, bir nevi Lego parçası imişçesine ele alınarak geliştirilmesini ve tedarik edilmelerini gerektiriyor. Somut bir ifade ile, bir İHA’yı tek başına geliştirmek ve uçurmak bir anlam ifade etmiyor. Bu İHA’nın diğer unsurlarınız ile, mesela bir Sahil Güvenlik gemisi ile nasıl iletişim kuracağını tasarladınız mı? Ulusal hava savunma komuta kontrol ağına nasıl entegre olacağını düşündünüz mü? Piyadenizin muhabere ve görüntüleme sistemleri ile uyumlu çalışacak mı? Üzerindeki sensörler sizin muhabere altyapınıza ham veriyi basabilecek mi? Gibi yüzlerce, binlerce soru…

Bu sorulara cevap verebildiğiniz ölçüde anlamlı bir ağ yapıyı inşa edebilirsiniz.

Yoksa 1990?ların başlarında Irak‘ın da HEİK (Adnan 1 ve Bagdad 1) ve İHA (Al Yamama, Al Musavara) sistemleri vardı…

Etiketler: , , , , ,

22 Nisan 2009 Çarşamba

Haftalık Bakış #6: Ağlarla Donatılan Savaş Alanları


Ağlarla Donatılan Savaş Alanları

Son yıllarda savunma sistemleri ile ilgili değerlendirme, haber yorum ve sair yazılarda sıkça adı geçen bir kavram var: Ağ Merkezli Muharebe (Network Centric Warfare). Bu kavrama eşlik eden ve klişeleşmeye başlayan pek çok da terim bulunuyor: “Transformation”, “Situational Awareness”, datalink gibi. Peki nedir bunlar? Nedir bu kavramların ifade ettiği şey?

Aslında çok yeni ya da devrimsel şeyler değil. Bir örnek üzerinden gidelim:

"Black Hawk Down" filmini izleyenler anımsayacaktır: Mogadişu şehir merkezine harekâta gitmekte olan ABD özel kuvvet helikopterlerini gözleyen küçük bir Somalili çocuk, Farah Aidid'e bağlı militanlara telefonla haber verir. Helikopterler Mogadişu banliyölerinin üzerinden geçerken birden ilerlerinde kesif siyah dumanlar belirmeye başlar. Helikopterlerden birindeki bir ABD askeri diğerine "bunlar nedir?" diye sorar, aldığı cevap militanların lastikleri yakarak Amerikalılar'ın geldiklerini haber verdikleridir.

Bu durumu madde madde irdeleyelim:

1. Kent merkezini savunan ve dağınık biçimde mevzilenmiş unsurlar, tehdidin geliş yönüne, sayısına, gücüne göre değişen miktarda lastik yakarak diğer unsurlara haber vermektedir.

2. Dolayısıyla savunan unsurlar arasında şu bilgileri kapsayan bir veri alış verişi gerçekleşmektedir:

- Düşmanın yaklaştığı,
- Düşmanın yönü,
- Düşmanın hızı,
- Düşmanın sayısı ("kalabalık", "orta", "az")

3. Saldıran unsurun, bu bilgi alışverişinin niteliğinden haberdar olma ihtimali ortalamanın üzerinde olmakla birlikte, farkındalık kesin değildir (yerel çatışmalardan kaynaklanma tahmini, yangın, yağma vb kanılar)

4. Saldıran unsur, amacını anlasa bile bu bilgi alışverişi kesme imkanına sahip değildir. Zira:

4a. Sürpriz faktörü kaybedilmiştir,
4b. Bilgi alışverişinin kesilmesi için lastik ateşlerinin söndürülmesi gerekmektedir. Bunun için de ateş civarına kuvvet sevk edilmelidir. Maliyet - etkin bir çözüm olamayacağı açıktır.

5. Yukarıda sayılan bilgiler duman vasıtasıyla iletilmektedir. Yakılan lastiklerin oluşturduğu duman, çevre unsurlar tarafından görülebilecek yoğunluk ve yüksekliğe erişene kadar geçecek süre ("settling time") görece oldukça kısadır ve "sistem"in "kararlı hale" ulaşmasından (dumanın çevre unsurlar tarafından görülmeye başlaması) itibaren veri iletim hızı ışık hızına eşittir. Yani veri iletimi son derece hızlıdır.

6. İletilen bilgilerde herhangi bir savunan unsurun işine yaramayacak veri bulunmamaktadır. Bölgede dağınık olarak bulunan tüm savunan unsurların savunmalarını plan ve icra edebilmeleri için ihtyaç duydukları asgari bilgiler iletilmektedir.

Sonuç itibariyle, bireysel ya da grup olarak geniş bir coğrafi alana dağılmış dost unsurlar birbirleri ile süratli, verimli ve kesilemeyen bir bilgi iletim ağı ile bağlıdırlar.

İlkel de olsa -ki işlevsellik açısından kanımca hiç de ilkel değildir- son derece etkin bir Ağ Merkezli Muharebe örneğidir bu araba lastiği dumanları.

Yani bir başka deyişle Ağ Merkezli Muharebe (AMM), savaş alanındaki unsurların birbirleri ile görünmez bir muhabere bağı ile bağlanmasını ifade eder. Daha da açmak gerekirse:

Savaş alanındaki dost unsurlar herhangi bir veri aktarım yolu ile (görsel, işitsel, elektromanyetik vb) birbirlerine bağlılarsa, birbirleri ile gerçek ya da koşullar ve imkanlar dahilinde gerçeğe yakın ("yakın"lık kriteri doğrudan teknolojik kapasite ile de ilintilidir) zamanlı iletişim kurabiliyorlarsa ve bu iletişim, plan ve eylemlerini etkileyebilecek kıymette ise Ağ Merkezli Muharebe icra edilmektedir denebilir.

Teknolojik imkan ve kabiliyetler Ağ Merkezli Muharebe konseptinin kapsam, amaç ve özünü değil, işleyiş şeklini ve usûllerini etkiler. 17. yüzyıl kalyonları birbirleri ile flama ile, 20. yüzyıl firkateynleri Link11 ile haberleşebilirler. Ancak paylaştıkları bilgilerin pek çoğu değişmemiştir: "kendi durumları", "düşmanın durumu" gibi...

Ağ Merkezli Muharebe'yi bu kadar ön plana çıkaran ve odak noktası haline getiren şey, yukarıda da değindiğim gibi 21. yüzyılın değişen tehdit ortamı, teknolojik gelişmeler ve daralan savunma bütçelerinin dikte ettirdiği maliyet - etkinlik zaruriyetidir.

Dolayısıyla şu anda kullanılmakta olan "Ağ Merkezli Muharebe" (Network Centric Warfare) kavramı, aslında varolan bir olgunun, günümüz konjonktürü içerisinde ve günümüz (hatta daha doğrusu yarınımız) teknolojisi ile yeniden tanımlanmasıdır.


Ağ Merkezli Muharebe (AMM) temelde, silahlı kuvvetlerin, Bilgi Çağı’na cevabıdır. AMM kavramı genel olarak unsurları bir ağ yapısı ile birbirine bağlanmış bir silahlı gücün strateji, taktik, prosedür ve operasyonlarını etkili ve sonuç alıcı bir biçimde uygulaması olarak tanımlanabilir.

AMM kavramının temelinde, iletişim ve komuta kontrol bağlamında klasik hiyerarşik yapının aksine, tüm unsurların birbiri ile iletişimde olduğu bir yapı yer almaktadır. Klasik yapılanmada bir çeşit ast-üst ilişkisi çerçevesinde bilgi sadece yukarıdan aşağıya ya da aşağıdan yukarı akar. Zaman-etkin değildir.

Hiyerarşik yapının aksine yoğun ağ mimarisi, duruma ve ihtiyaca göre en verimli bilgi iletişimine olanak sağlamaktadır. Ancak hiyerarşik yapıda söz gelimi en uç hattaki iki unsurunu birbiri ile iletişimi için zaman, bant genişliği gibi değerlerin israfına neden olabilecek bir veri aktarım trafiği gerekmektedir. Ağ odaklı mimari bu gereksiz trafiği en aza indirgemekte, sadeleştirmektedir.

Esasen AMM, tanımladığı olgu açısından yeni bir kavram değildir. Ancak sunduğu yenilik, bilişim teknolojilerinin uzay sistemleri ile bileşimini kullanarak, muharip unsurların bilgi hakimiyeti ile savaşmasını sağlamasıdır. Söz gelimi basitleştirilmiş bir bakış açısı ile, birbirleriyle bayrak ve flamalar aracılığıyla haberleşen bir kalyon filosu ya da telsiz aracılığıyla topçu ateşini yönlendiren bir ileri gözetleme subayı Ağ Merkezli Muharebe icra etmektedir denebilir. Her iki durumda da muharip unsurlar birbirlerine görsel, işitsel ya da diğer vasıtalarla bağlanmıştır, bilgi alışverişi yapmaktadırlar ve değerlendirdikleri bilgi neticesinde karar verilen eylemleri icra etmektedirler.

Ancak modern anlamda AMM, savaş alanında, hatta günümüz şartlarına uygun bir tanımlama ile “savaş uzayında” geniş bir alanda yayılmış tüm unsurların birbiri ile gerçek ya da gerçeğe yakın zamanlı çift yönlü iletişimini tanımladığı gibi, durumsal farkındalık (Situational Awareness) ve muharebe etkinliğini artırıcı bir niteliğe sahiptir. Bu katma değerler, bilişim teknolojilerinin gelişimine paralel olarak artış trendi göstermektedirler. Dolayısıyla AMM doktrini, bilişim, ekonomi ve üretim proseslerindeki devrimle bağlantılı olarak gelişen üç etkene bağlı olarak gelişmektedir. Bu üç unsur şöyle sıralanabilir:

1. Platformdan ağa doğru kayan odaklanma,

2. Sistemin her bir aktörünü bağımsız olarak ele almaktan ziyade devamlı surette kendini ortama adapte edebilen bir ekosistemin parçası olarak algılama,

3. Devamlı olarak değişim halindeki ekosistemlerde adaptasyon ve varlığını koruma kabiliyetini haiz olma.

Savaş uzayı, dinamik bir ortam olarak ele alınırsa, bu ortamda bulunacak her bir unsurun ve bu unsurların bir ağ ile birbirlerine bağlanarak oluşturacakları yapının da dinamik bir yapıda olması zorunluluğu açıkça ortaya çıkar. Dolayısıyla bu yapı hem kendi içinde, hem de içinde bulunacağı ortam ile sürekli etkileşim halinde bulunmalıdır. Bulundurduğu sensörlerle dış dünyayı algılayacak, algılanan bilgileri uygun unsurlara iletecek, bu bilgileri değerlendirecek ve uygun eylem için uygun unsurlara komut verecektir.

Piyadeden keşif gözlem ve iletişim uydusuna kadar tüm kara, hava, deniz ve uzay unsurlarının birbirleri ve düğüm noktaları ile bağlandığı bu mimari esneklik, kolay onarılabilirlik ve sürat gibi avantajları beraberinde getirmektedir.

Yapı içindeki her bir unsur, sensör ya da durum bilgisi olsun silah kullanımı olsun, diğer unsurlarla etkileşim içinde hareket etmektedir. Söz gelimi bir balistik füzenin tespit ve imhası senaryosunda keşif – gözetleme uydusu, HEİK (Havadan Erken İhbar ve Kontrol) uçağı, İHA ve yer radar / gözlem istasyonları hedef tespit ve teşhis; hava savunma sistemleri ise imha zincirlerinin parçalarıdırlar. Balistik füzenin tespitinden imhasına kadar geçen süreç içerisinde, görevin başarılabilmesi için tüm unsurların etkin, verimli ve süratli bir etkileşim içerisinde bulunmaları şarttır. Diğer bir deyişle anılan unsurların oluşturduğu ağ odaklı yapı, yekpare bir vücut gibi hareket etmek zorundadır. Her bir unsur topladığı verileri diğer unsurlar ve düğüm noktaları ile paylaşarak yapının bir sistem, diğer bir deyişle “sistemler sistemi” olarak başarılı bir şekilde çalışmasına katkıda bulunur.

Doğaldır ki, bu tür bir mimari içerisinde yer alacak unsurların ihtiyaç tanımları, plan ve projelendirilmeleri ile yapıdaki yer ve görevlerinin belirlenmeleri, diğer unsurlarda soyutlanmış bir biçimde gerçekleştirilemez. Yukarıdaki örnek devam ettirilecek olursa, söz gelimi bir HEİK ihtiyacına yönelik olarak HEİK uçağının radar ve sair sensörlerinin özellikleri, uçağın havada kalış süresi, menzil ve irtifa kısıtları, ihtiyaç adedi, hizmet ömrü gibi parametrelerin hesaplanması doğrudan ve dolaylı olarak diğer unsurların planlanan yapıdaki yer ve görevlerine bağlıdır. Nasıl ki operasyon esnasında mutlak başarı, etkinlik ve verimlilik için ağın her bir elemanı bir biri ile etkileşim içerisinde bulunmak zorunda ise, bu elemanların ağa entegre edilmeleri sürecinde de aynı etkileşim ve iletişim anlayışı korunmak durumundadır. Nitekim, “bütün, parçaların toplamından fazlasıdır”.

Etiketler: , , ,

02 Ocak 2009 Cuma

Ağ Merkezli Muharebe Üzerine Notlar - I


Soğuk Savaş’ın sona ermesi, dünya jeopolitik sistemini ve doğal olarak askeri taktik ve stratejileri, organizasyonları ve sistem ihtiyaçlarını kökünden değiştirmiştir. Çift kutuplu dünyanın belirgin tehditlerinden, tek kutuplu dünyanın belirsizlik ortamına bu geçişte, daralan savunma bütçeleri, gelişen teknoloji ve iletişim olanakları, sosyo – ekonomik olgulara paralel olarak artan yerel çatışma ve terör eylemleri, 21. Yüzyılın başında askeri planlamacılara, bir önceki yüzyılınkinden tamamen farklı bir meydan okuma sunmuştur.

1991 yılındaki 1. Körfez Savaşı’ndan 11 Eylül sonrası döneme kadarki süreçte büyük bir ivme ile gelişen askeri teknoloji, bu döneme kadarki tüm plan, taktik ve stratejilerin de evrim geçirmesini zorunlu kılmıştır. Bilgi – işlem ve elektronik gibi alanlardaki hızlı gelişim; daha uzun menzillerden daha hassas saldırılar yapmayı, askeri unsurlar arasında daha etkin ve süratli iletişim kurmayı, iş yükünü daha az personele yükleyerek etkin otomasyon sağlamayı ve personeli daha fazla korumayı mümkün kılabilmiştir. Soğuk Savaş sonrası yok olan çift kutuplu dünya ve bunun sonucu olarak daralan savunma bütçeleri ile birleştiğinde bu durum, orduları maliyet – etkin ve modern güçleri idame ettirme hedefine yöneltmiştir.

Maliyet – etkinlik ve teknolojik üstünlük kıstasları, 21. Yüzyılın değişen tehdit ortamı ile birleşince, stratejik seviyeden taktik seviyeye tüm katmanlarda yeniden yapılanmayı zaruri kılmıştır. Bu yeni yapılanma, tüm unsurların birbiriyle ve merkezle daimi ve çift yönlü iletişim halinde bulunduğu, bilgiyi paylaşarak bir kuvvet çarpanına dönüştüren ve sonuç olarak muharebe görevini, nicel olarak görece daha küçük bir yapı ile daha etkin biçimde yerine getirme kabiliyetini haiz bir güç tasarımını içermektedir. “Muharebe uzayı” (Battlespace) olarak da adlandırılan ve kara, deniz, hava, uzay unsurlarını birbirine bağlayan bu yapı, Ağ Merkezli Muharebe’nin (Network Centric Warfare) temelini oluşturur.

Birbiri ile çift yönlü iletişim halinde bulunan tüm undurların bir araya gelerek oluşturacakları yapının planlanması, organizasyonu, idamesi ve işletmesi; daha önce karşılaşılmamış bir meydan okuma olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira bir “sistemler sistemi” olarak Ağ Merkezli Muharebe doktrini, en ön saflardaki muharip unsurdan, hiyerarşinin en tepesine kadar birbiriyle girift ilişkiler yumağına sahip katmanları içermektedir. Bu katmanları oluşturan her türlü muharebe ve C4ISR (Command, Control, Communications, Computers, Intelligence, Surveillance, Reconnaissance; Komuta, Kontrol, Muhabere, Bilgisayar, İstihbarat, Gözlem, Keşif) unsurunun ihtiyaç tanımı, planlanması ve tedariği için yaratıcı, devrimsel ve teknolojinin getirdiği olanaklardan sonuna kadar faydalanan stratejilerin geliştirilmesi ihtiyacı mevcuttur.

Ağ Merkezli Muharebe temelde, silahlı kuvvetlerin, Bilgi Çağı’na cevabıdır. [1] Ağ Merkezli Muharebe kavramı genel olarak unsurları bir ağ yapısı ile birbirine bağlanmış bir silahlı gücün strateji, taktik, prosedür ve operasyonlarını etkili ve sonuç alıcı bir biçimde uygulaması olarak tanımlanabilir.

Ağ Merkezli Muharebe’nin temelinde, klasik hiyerarşik yapının aksine, tüm unsurların birbiri ile iletişimde olduğu bir yapı yer almaktadır.

Hiyerarşik yapının aksine yoğun ağ mimarisi, duruma ve ihtiyaca göre en verimli bilgi iletişimine olanak sağlamaktadır. Ancak hiyerarşik yapıda söz gelimi en uç hattaki iki unsurunu birbiri ile iletişimi için zaman, bant genişliği gibi değerlerin israfına neden olabilecek bir veri aktarım trafiği gerekmektedir. Ağ odaklı mimari bu gereksiz trafiği minimize etmektedir.

Esasen Ağ Merkezli Muharebe, tanımladığı olgu açısından yeni bir kavram değildir. Getirdiği yenilik, bilişim teknolojilerinin uzay sistemleri ile bileşimini kullanarak, muharip unsurların bilgi hakimiyeti ile savaşmasını sağlamasıdır.[3] Söz gelimi basitleştirilmiş bir bakış açısı ile, birbirleriyle bayrak ve flamalar aracılığıyla haberleşen bir kalyon filosu ya da telsiz aracılığıyla topçu ateşini yönlendiren bir ileri gözetleme subayı Ağ Merkezli Muharebe icra etmektedir denebilir. Her iki durumda da savaş uzayı unsurları birbirlerine görsel, işitsel ya da diğer vasıtalarla bağlanmıştır, bilgi alışverişi yapmaktadırlar ve değerlendirdikleri bilgi neticesinde karar verilen eylemleri icra etmektedirler.

Ancak modern anlamda Ağ Merkezli Muharebe, savaş uzayında geniş bir alanda yayılmış tüm unsurların birbiri ile gerçek ya da gerçeğe yakın zamanlı çift yönlü iletişimini tanımladığı gibi, durumsal farkındalık (Situational Awareness) ve muharebe etkinliğini artırıcı bir niteliğe sahiptir. Bu katma değerler, bilişim teknolojilerinin gelişimine paralel olarak artış trendi göstermektedirler. Dolayısıyla Ağ Merkezli Muharebe doktrini, bilişim, ekonomi ve üretim proseslerindeki devrimle bağlantılı olarak gelişen üç etkene bağlı olarak gelişmektedir. Bu üç unsur şöyle sıralanabilir:

• Platformdan ağa doğru kayan odaklanma,
• Sistemin her bir aktörünü bağımsız olarak ele almaktan ziyade devamlı surette kendini ortama adapte edebilen bir ekosistemin parçası olarak algılama,
• Devamlı olarak değişim halindeki ekosistemlerde adaptasyon ve varlığını koruma kabiliyetini haiz olma. [1]

Savaş uzayı, dinamik bir ortam olarak ele alınırsa, bu ortamda bulunacak her bir unsurun ve bu unsurların bir ağ ile birbirlerine bağlanarak oluşturacakları yapının da dinamik bir yapıda olması zorunluluğu açıkça ortaya çıkar. Dolayısıyla bu yapı hem kendi içinde, hem de içinde bulunacağı ortam ile sürekli etkileşim halinde bulunmalıdır. Bulundurduğu sensörlerle dış dünyayı algılayacak, algılanan bilgileri uygun unsurlara iletecek, bu bilgileri değerlendirecek ve uygun eylem için uygun unsurlara komut verecektir.

Piyadeden keşif gözlem ve iletişim uydusuna kadar tüm kara, hava, deniz ve uzay unsurlarının birbirleri ve düğüm noktaları ile bağlandığı bu mimari esneklik, kolay onarılabilirlik ve sürat gibi avantajları beraberinde getirmektedir.[4]

Yapı içindeki her bir unsur, sensör ya da durum bilgisi olsun silah kullanımı olsun, diğer unsurlarla etkileşim içinde hareket etmektedir. Söz gelimi bir balistik füzenin tespit ve imhası senaryosunda keşif – gözetleme uydusu, HEİK (Havadan Erken İhbar ve Kontrol) uçağı, İHA (İnsansız Hava Aracı) ve yer radar / gözlem istasyonları hedef tespit ve teşhis; hava savunma sistemleri ise imha zincirlerinin parçalarıdırlar. Balistik füzenin tespitinden imhasına kadar geçen süreç içerisinde, görevin başarılabilmesi için tüm unsurların etkin, verimli ve süratli bir etkileşim içerisinde bulunmaları şarttır. Diğer bir deyişle anılan unsurların oluşturduğu ağ odaklı yapı, yek bir vücut gibi hareket etmek zorundadır. Her bir unsur topladığı verileri diğer unsurlar ve düğüm noktaları ile paylaşarak yapının bir sistem, diğer bir deyişle “sistemler sistemi” olarak başarılı bir şekilde çalışmasına katkıda bulunur.

Doğaldır ki, bu tür bir mimari içerisinde yer alacak unsurların ihtiyaç tanımları, plan ve projelendirilmeleri ile yapıdaki yer ve görevlerinin belirlenmeleri, diğer unsurlarda soyutlanmış bir biçimde gerçekleştirilemez. Yukarıdaki örnek devam ettirilecek olursa, söz gelimi bir HEİK ihtiyacına yönelik olarak HEİK uçağının radar ve sair sensörlerinin özellikleri, uçağın havada kalış süresi, menzil ve irtifa kısıtları, ihtiyaç adedi, hizmet ömrü gibi parametrelerin hesaplanması doğrudan ve dolaylı olarak diğer unsurların planlanan yapıdaki yer ve görevlerine bağlıdır. Nasıl ki operasyon esnasında mutlak başarı, etkinlik ve verimlilik için ağın her bir elemanı bir biri ile etkileşim içerisinde bulunmak zorunda ise, bu elemanların ağa entegre edilmeleri sürecinde de aynı etkileşim ve iletişim anlayışı korunmak durumundadır. (“Bütün parçaların toplamından fazlasıdır”)



[1] US. Department of Defense, Office of Force Transformation (2005), “The Implementation of Network Centric Warfare”, pp. 3 - 20
[2] Alberts, D., Hayes, R., (2005), “Power to the Edge”, pp. 91
[3] Gray, C. (2005), “Another Bloody Century – Future Warfare”, pp. 143
[4] Anderson, R. (2004), “Physical Vulnerabilities of Critical US Information Systems”, Information Assurance: Trends in Vulnerabilities, Threats and Technologies, pp. 33

Etiketler: , ,

28 Eylül 2006 Perşembe

Güney Afrika'ya EMB-145 Erieye HEİK Sistemi


http://www.airforce-technology.com/projects/emb/images/Emb-145_10.jpg

Flight Global'in haberine göre son yıllarda hızlı bir modernizasyon faaliyeti yürüten Güney Afrika, havadan erken ihbar ve kontrol (HEİK) uçağı tedariğini tartışıyor. HEİK uçağı ihtiyacının gerek EEZ (Economic Exclusion Zone) gerekse 2010 Olimpiyat Oyunları güvenliği çerçevesinde gündeme geldiği belirtilmiş. HEİK için gündemdeki aday, Embraer EMB-145 platformu üzerindeki Ericsson Erieye sistemi.


Saab's Erieye radar technology eyed as part of South African defence package

South Africa may include an airborne early warning (AEW) aircraft requirement in a package of defence contracts for economic exclusion zone (EEZ) security and peacekeeping operations being scoped by the South African National Defence Force (SANDF).

The AEW requirement could incorporate maritime surface and land target surveillance roles, with the system to be used in homeland security and direct military roles.

The potential project is seen as having close parallels to Brazil's Surveillance of the Amazon (SIVAM) initiative, with the Saab Microwave Systems Erieye radar looked at by the SANDF and the South African defence ministry.

It is also being driven by South Africa's commitment to provide comprehensive security arrangements as a condition of hosting the football World Cup in 2010.

Saab briefed the MoD in Cape Town on 19 September. The company also held discussions with South African defence minister Mosiua Lekota at the Africa Aerospace and Defence show on 21 September. The Brazilian air force deployed one of its Erieye-equipped Embraer EMB-145 AEW aircraft to South Africa to participate in the show.

Progressing the AEW requirement "is a question of what are their priorities and what financing they are ready to give this", says Saab executive vice-president Ken-Ake Jonsson. "There is definitely a need for it, but at the end it is a question of money."

The project may also see the acquisition of multirole landing ships capable of helicopter operations. The peacekeeping equipment package should be supported by South Africa's acquisition of eight Airbus Military A400M transports.

http://www.flightglobal.com/Articles/2006/09/26/209291/Embraer+and+Saab+in+frame+as+South+Africa+mulls+AEW.html

Etiketler: , , , ,

24 Nisan 2006 Pazartesi

USAF tests internet capability over Link 16

GRAHAM WARWICK / WASHINGTON DC

Networking existing combat aircraft could become easier following demonstration of the ability to send Internet Protocol (IP)-based data via the Link 16 terminals now used in thousands of platforms.

The US Air Force, with BAE Systems and SRA International, has test-flown a new IP-based waveform, dubbed Fast Access Secure Transfer (FAST), that allows low-latency, high-throughput data, such as urgent target video, to be transmitted via narrowband Link 16. “We are looking at the retrofit of 3,000-4,000 existing Link 16 terminals so that they can become nodes in an IP-based network,” says BAE’s FAST programme director Jeffrey Adams. The terminal must be modified, but the existing cabling and antenna can be retained.

Following the 29 March demonstration involving the Fighter Data Link unique to USAF Boeing F-15s, FAST will be expanded to the Multifunctional Information Distribution System (MIDS) low-volume terminal fitted to a wide range of platforms. Adams expects the waveform to be ready for deployment by the service by late 2008 or early 2009.

For forward-fit applications, a Joint Tactical Radio System (JTRS)-compliant version of the MIDS terminal is under development. BAE/Rockwell Collins joint venture Data Link Solutions and Viasat have just received contracts to add an IP-based wideband waveform, the Tactical Targeting Networking Technology, to MIDS JTRS.

In a related development, a high-speed version of the widely used 1553B avionics databus able to carry broadband data, including video, over existing aircraft wiring has been adopted as a new military standard, clearing the way for its use in upgrade programmes.

Developed by Canadian company Edgewater Computer Systems, Extended 1553 (E1553) increases databus capacity from 1Mb/s to 200Mb/s by sending data along existing wiring at a higher frequency. The USAF is modifying a Lockheed Martin F-16 to demonstrate full integration of the E1553 interface into avionics line-replaceable units (LRU).

Rewiring a fighter can cost $2 million and take a year. E1553 allows the incremental upgrade of only those LRUs that need it,” says Edgewater chief executive Duane Anderson.
http://www.flightglobal.com/Articles/2006/04/25/206169/USAF+tests+internet+capability+over+Link+16.html

Etiketler: , ,

12 Aralık 2005 Pazartesi

Türkiye, Ulusal Güvenlik Sorunları ve TSK Modernizasyon Stratejisi Üzerine bir Denemeye Giriş Denemesi

Türkiye'nin ajandasındaki belli başlı güvenlik sorunları / konuları şu şekilde özetlenebilir:

1. Komşularla ve bölge ülkeleri ile ilişkiler
2. Terörizm
3. Kitle İmha Silahları
4. Uyuşturucu ticareti, insan ticareti / yasadışı göç, kaçakçılık vs.

Bu çerçevede:

1. Türkiye üç kıtanın buluştuğu bir yerde, kavşak pozisyonunda bulunmanın her açıdan bedelini ödemiştir, ödemektedir. Din, tarih, kültür, coğrafya ve bilumum etkenler sebebiyle tarihte her dönem istisnasız birden fazla ülkeyle değişik ölçülerde çatışmıştır. Bu çatışmalar, diplomatik laf sokma desenli mektuplardan meydan savaşlarına, Kurtuluş Savaşı'ndan terörizmle mücadeleye kadar,mümkün olabilecek her şekilde vücut bulmuştur. Ne AB üyeliği ne de başka bir gelişme, kanımca, geleceğe dair bu yöndeki güvenlik sorunlarının bir ya da daha fazlasını ortadan kaldırmaz; sadece öncelik listesindeki yerlerini değiştirebilir (olasılıklarını azaltabilir) Dolayısıyla Türkiye'nin bölgesel anlamda daima belli bir caydırıcılık seviyesini tutturması gerekmektedir. AB ve NATO'nun doğuya doğru genişlemesi ve gelişen ekonomik, kültürel vs bağlar sayesinde, Almanya'nın doğu sınırına dair güvenlik sorunu büyük ölçüde azalmıştır. Bu da Alman Silahlı Kuvvetleri'nde büyük ölçüde niceliksel azalmaya imkan tanımaktadır. Ancak Türkiye'nin içinde bulunduğu gözü kör olmayasıca coğrafya buna izin verecek kadar cömert değildir.

Bu konuda ileriki dönemde Türkiye'ni bolca karşılaşacağı bir başka durum da savaş dışı operasyonlardır. Barışı koruma ve barışa zorlama, insani yardım gibi görevler, gittikçe artan sıklıkta günümüz ordularının sırtına binmektedir. Çevresinde pek çok dini, etnik vb sebeple kaynaklanan kriz ve/veya çatışma bulunan, ilgi ve etki alanı son derece geniş olan Türkiye'nin bu tarz görevlerden kendini soyutlaması mümkün değildir. Savaş dışı operasyon görevleri pek çok kendine has özelliği içinde barındırır. Empati kurma yeteneği bunların başında gelir ve bu, ancak ve ancak bilgiye etkili şekilde ulaşıp onu verimli kullanabilen askerlerin başarabileceği bir şeydir.

Gelişen teknoloji ve evrim geçiren askeri strateji ve doktrinler çerçevesinde 21. yüzyılın orduları da metamorfoza uğramaktadır. Ağ Merkezli Muharebe (Network Centric Warfare) doktrini uydu ve C4I2 teknolojileri, hassaslıkları metre mertebesinin bile altına inen güdüm sistemleri, insansız keşif ve savaş platformları, gerçek zamanlı veri aktarım mimarileri vb artık günümüzün, daha doğrusu geleceğin ordularının başlıca silahları olacaktır. Bu sayede ordular, sayıca çok daha az, ancak son derece iyi yetişmiş ve aynı zamanda birer mühendis-operatör olan askerlerden oluşacak, reaksiyon süreleri büyük ölçüde kısalacak, minimum risk alıp maksimum verimi minimum maliyetle sağlayabilecektir. 21. yüzyılda güçlü ordular caydırıcılıklarını, bilgiye hükmetme ve onu kontrol etme ölçüsünde kazanacaklardır.

Türkiye bölgesel anlamda caydırıcı bir askeri güce sahip olmayı hedefliyorsa bilgi teknolojilerine yatırım yapmalı, bilgiye hükmedecek ve onu en etkin şekilde kullanabilecek askerleri yetiştirmeli, teknoloji-yoğun sistemlere yönelmelidir.

2. Terörizmle mücadele, doğası gereği son derece girift ve karmaşık bir konudur. Sorunun sosyal, ekonomik, kültürel, uluslararası ve askeri gibi pek çok boyutu bulunmaktadır. Dış destek olmadan varlığını devam ettiremeyecek terörist hareketler aynı zamanda güçlü siyasi irade olmadan da kurutulamazlar. Ancak konuya askeri açıdan bakacak olursak terörizmle mücadele ancak ve ancak terörist strateji ve taktiklerin sağlıklı çözümlenmesi ve değerlendirilmesi ile mümkün olabilir. Kırsal veya meskun mahaldeki asimetrik savaş sentezli operasyonların icrası, yoğun bir analiz ve strateji ArGe sürecinden geçtikten sonra yapılabilir. Mücadele de karşı tarafın, yani terörist örgüt veya örgütlerin her adımlarının dikkatle izlenmesini, esnek ve güçlü karşı darbelerin vurulmasını gerektirir. Karakolda veya mevzide piyade tüfeği ile nöbet tutarak terörizmle mücadele edilemeyeceği aşikardır, Türk Silahlı Kuvvetleri bu gerçeği çok acı tecrübelerle öğrenmiştir.

Türkiye terörizmle mücadele için, bu mücadelede en etkili silahların başında bulunan bilgiye ve teknolojiye yatırım yapmalıdır. Askeri açıdan C4I2 hakimiyeti, dağda veya şehirde terörist kovalayan güvenlik güçlerinin elindeki en büyük koz olacaktır. Bu spektrum, mini İHA'lardan uydu görüntüleme ve haberleşme sistemlerini kapsayacak kadar geniştir.

3. Günümüzün küresel anlamda en büyük tehdit unsurları arasında yer alan Kitle İmha Silahları, hem politik hem de askeri açıdan son derece önemli bir güvenlik sorunudur. Bunun en başta gelen sebebi, bu silahların etkilerinin askeri, ekonomik, sosyal ve politik gibi geniş bir yelpazeye yayılabilmesi; buna karşılık maliyetlerinin (etkilerine kıyasla) son derece düşük olmasıdır. 20. yüzyıl, Kitle İmha Silahları'nın son derece vahşice kullanılmalarına sahne olmuştur.

Uzun menzilli füzelerin de yayılmasıyla KİS tehdidi bir ulusal güvenlik sorunu haline gelmiştir. Türkiye'nin bazı komşularının da bu tür silahlara dair teknolojilere yoğun kaynak aktardıkları bilinmektedir. KİS'na karşı tam olarak etkin bir savunma halihazırda mevcut değildir. Bu konuda kanımca ancak iç içe geçmiş çeşitli katmanlardan oluşan bir topyekün savunma yarıküresi" caydırıcı olur. Bu savunma yarıküresinin elemanları istihbarat, haberleşme ve erken uyarı uyduları, uydu - yer haberleşme ve kontrol altyapısı, yer ve hava (AWACS, AGS) konuşlu uzun menzilli tespit-teşhis-komuta-kontrol istasyonları, insansız keşif / gözlem platformları, kısa - orta - uzun menzil ve alçak - orta - uzun menzilli hava savunma sistemleri, C4I2 sistemleri, komuta-kontrol füzyon merkezleri sayılabilir.

Türkiye, hem bölgesel hem de küresel bir tehdit niteliğindeki Kitle İmha Silahları'na karşı etkili bir savunma oluşturmak için komuta-kontrol-tespit-teşhis ve istihbarat sistem ve teknolojilerine, kısaca bir savunma sistemi ve stratejisi olarak bilgi teknolojilerine yatırım yapmalıdır.

4. Günümüzün en büyük sosyal sorunlarından biri olan uyuşturucu, nakliyesi ve ticareti açısından büyük bir güvenlik sorunu arz etmektedir. Türkiye uyuşturucu ticareti güzergahında yer almakta ve bu konuda bir kavşak noktası teşkil etmektedir. Bu, doğrudan ulusal güvenliğimiz açısından bir tehdittir.

Benzer durum insan ticareti ve yasadışı göç konusunda da geçerlidir. Avrupa'nın yüksek refah seviyesine sahip oluşu ve doğudaki savaşlar, düşük yaşam standartları, rejim baskıları vs gibi sebepler, her geçen yıl daha fazla miktarda insanı yasadışı yollardan göçe zorlamaktadır. Bu hem bu göçün yapıldığı güzergah üzerindeki ülkeler, hem de hedef noktaları açısından önemli bir güvenlik sorunudur.

Çoğu açıdan benzer nitelikte bir güvenlik sorunu olan silah ve diğer madde / malzemelerin kaçakçılığı da ekonomik yönden olduğu kadar ulusal güvenlik yönünden de dikkate değer bir tehdittir. Bu trafik, ülkenin ekonomik bekasına ev sosyal yapısına zarar vermektedir. Önlenmesi ve yok edilmesi, kanımca, silahlı kuvvetlerin dolaylı ve çoğu durumda doğrudan müdahalesini gerektirecek kadar çok yönlü ve büyük ölçekli eylem gerektirir.

Bu konuda en başta sınırların fiziki güvenliğinden, deniz ticaretinin ve trafiğinin izlenmesine, kaçakçılık hareketlerinin ekonomik ve fiziki hareketlerinin tespitinden, kaynakları yok etmek için kullanılacak uygun kuvvet yapısına kadar pek çok konuda insanlı ve insansız erken tespit ve teşhis sistemleri, gerçek zamanlı veri aktarımı, gelişmiş C4I2 mimarisi, hızlı, çevik ve yukarıda anılan mimariye entegre platformlar ve konularında son derece yetkin bilgilerle donanmış, profesyonel personele ihtiyaç bulunmaktadır.

Türkiye her türlü kaçakçılıkla ve insan ticaretiyle mücadele etmek ve bölgesindeki ve kendi sınırları dahilindeki "situational awareness"ini artırmak ve idame ettirmek için bilgi teknolojilerine ve bu teknolojileri etkili kullanabilecek personele yatırım yapmalıdır.

Etiketler: , , , , , ,

04 Mayıs 2005 Çarşamba

Türkiye ve Stratejik Hava Savunması: Değişen Konseptler ve İhtiyaçlar


Türkiye'nin hava savunma sisteminde, özellikle yüksek irtifa - uzun menzil klasmanında ciddi bir açık olduğu su götürmez bir gerçektir. Ancak bu açığın sebebi araştırılırken ortam ve şartlar göz önünde bulundurulmalıdır, bilhassa 1990'lı yıllardan önceki şartlar.

Soğuk Savaş döneminde bir kanat ülkesi olan Türkiye'ye yönelik yegane tehdit Varşova Paktı'ndan geliyordu. Bu tehdit daha ziyade uzun menzilli ağır bombardıman uçağı şeklindeydi (Tu-95, Tu-16, Tu-22 vs), 1990'lı yıllara kadar uzun menzilli cruise füzesi teknolojisi gündemde değildi. Türkiye'nin anılan bombardıman uçağı tehdidine karşı savunması da NATO'ya entegre uzun mesafe radarları ve erken uyarı sistemi, yüksek irtifa hava savunma füzeleri ve av - önleme uçaklarından oluşmaktaydı. Eskişehir'deki komuta kontrol merkezi, NADGE hava savunma radar ağı, F-102, F-104 gibi sistem ve platformlar mevcut tehdide karşı etkili ve yeterli savunma oluşturabilecek bir yapı teşkil ediyorlardı (F-102 Delta Dagger'ın ABD haricindeki yegane kullanıcıları Yunanistan ve Türkiye'dir).

1990'ların başında önce Körfez Savaşı ve hemen akabinde SSCB'nin dağılması hava savunma doktrini için radikal değişikliklerin ufukta (göklerde) göründüğünün habercisi oldu. Peki neden?

Belli başlı 3 neden bulunmaktadır. Bunlar şunlardır:

1. Uzun menzilli balistik füzeler
2. Bombardıman ve av-önleme uçaklarının görevleri
3. Hedef tespit, teşhis ve güdüm – kontrol sistemlerinde kaydedilen gelişmeler.

Açmak gerekirse;

1. Uzun Menzilli Balistik Füze Tehdidi

Aslında balistik füzelerin oluşturduğu tehdit kısmen 2. Dünya Savaşı'nın sonlarında V-2 (A-4) olarak kendini göstermişti. Hele hele 1980-1988 İran-Irak Savaşı sırasında "Şehirler Savaşı" olarak anılan dönemde iki ülkenin de, kimi zaman kimyasal başlık kullanarak sivil hedeflere karşı balistik füzeleri kullanması, bu silahların oluşturduğu tehlike hakkında başka bir endikatördü. Ancak 1991'de Irak'ın her hangi bir hedef göstermeden İsrail'e SCUD balistik füzelerini fırlatması, bu füzelerle ilaveten ABD askeri yerleşkelerine de saldırması, çok ciddi bir uyarı işareti oldu. 1991'de Körfez Savaşı'na alelacele yetiştirilen Patriot PAC-2'ler kısmen başarılı olarak SCUD tehdidini bertaraf ettiler (bir diğer başarıları da sivil halka moral vermeleriydi). Uzun menzilli balistik füzelerin bilhassa ekonomik ve sınai altyapı ile halk üzerindeki yıkıcı etkisi, bu silahlara karşı Anti-Balistik Füze olarak da anılan sistemlerin daha da geliştirilmesi için yeterli sebep oldu. Pek çok ülkenin kolayca balistik füze teknolojisine erişebilmesi, hele de bu ülkelerin çoğunun ABD'nin uzun vadeli çıkarları için tehdit eden ve "States of Concern" olarak anılan Irak, İran, Kuzey Kore, Libya gibi ülkeler olması, uzun menzilli - yüksek irtifa hava savunma füzeleri ve bu füzelerde kullanılacak teknolojilere yönelinmesi sonucunu doğurdu. Arrow-II, Patriot PAC-III, Hit-to-Kill teknolojisi, ABL vb bu sürecin ürünleridirler.

2. Bombardıman ve Av Önleme Uçakları

Soğuk Savaş'ın başlıca stratejik hava saldırı platformları uzun menzilli ve yüksek irtifadan uçan bombardıman uçakları idi. Bu uçakların esas görevi belirlenen hedeflere taktik ya da stratejik nükleer bomba bırakmak ya da konvansiyonel mühimmatla taktik içerikli saldırı icra etmekti. Tu-16, Tu-22, Tu-95 gibi uçaklar NATO için esas tehditler arasındaydı. Bu uçakların taşıdıkları uzun menzilli anti gemi füzeleri de bir başka önemli sorundu, bilhassa ABD uçak gemisi görev kuvvetleri için.

Soğuk Savaş döneminde bombardıman uçaklarına karşı öncelikle yüksek irtifa hava savunma füzelerinin etkili bir çözüm olacağı hesap edildi. Ancak U-2 stratejik keşif uçağının SSCB üzerinde bir SA-2 hava savunma füzesiyle düşürülmesi bu hesapları alt üst etti. Artık füzeler ulaşılamaz denen yüksekliklere çıkabiliyordu. Yüksek tırmanma oranına sahip ve sesten hızlı önleme uçaklarının, hava savunma füzeleri ile birlikte kullanımı daha mantıklı bir çözüm olarak olgunluk kazandı.

Bombardıman uçaklarının tehdit ettiği bir başka unsur, ABD Donanması idi. Sovyet bombardıman uçaklarının uzun mesafelerden çok sayıda cruise füzesini ABD uçak gemisi görev gücüne (task force) gönderebilecek kabiliyette olması, ABD ve NATO askeri gücü için büyük bir tehlike idi. Burada tehdidin önlenmesinde bir dilemma ortaya çıktı: Füzeyi mi vurmalı, ateşlendiği platformu mu? Yahut başka bir ifadeyle, tehdit savuşturulmalı mı, önlenmeli mi?

F-14 Tomcat av – önleme uçağının doğuşu, bu soruya verilen cevap, sorun için geliştirilen bir çözüm yoludur.

Uçak gemisine çok miktarda cruise füzesi ile yapılacak bir saldırının tamamen bertaraf edilmesi oldukça zordur. Deniz yüzeyini yalayarak farklı yönlerden sesüstü hızlarda gelen füzeleri kesin biçimde tespit ve teşhis edip hızla yok etmek son derece zordur. Ancak bu füzeleri taşıyan uçakları uzun mesafeden, füzeleri ateşleme fırsatı bulamadan tspit edip düşürmek çok daha etkin bir savunma yoludur. İşte bu yüzden F-14’e son derece gelişmiş bir atış kontrol radarı (AWG-9), gelişmiş data – link altyapısı ve dünyanın en uzun menzilli havadan havaya füzesi olan AIM-54 Phoenix entegre edilmiştir. Aslında F-14 Tomcat bir nevi uçan füze lançeridir. Görevi, radarının aynı anda takip ettiği 24 hedeften 6’sına yine aynı anda Phoenix’lerle saldırarak, görev kuvvetinin güvenliğini sağlamaktır. Tomcat, AWG-9 ve AIM-54 ile uçak gemisi görev kuvvetinin hava savunma menzilini 200 km öteye taşımıştır.

Soğuk Savaşın bitmesi ve SSCB'nin dağılması ile birlikte ABD deniz gücüne yönelik uzun menzilli füze tehdidi nispeten ortadan kalkmıştır, dolayısıyla Tomcat'e olan ihtiyaç azalmıştır. Kara saldırı ve keşif görevli modelleri Körfez Savaşı’nda sınırlı olarak kullanılmışsa da, artık devrin modern çok rollü uçaklarda olduğu ayan beyan açığa çıkmıştır. F-16, F-18 gibi uçaklar birden fazla görevi başarıyla yerine getirmek için tasarlanmış, ucuz ve etkili platformlar olarak etkinliklerini göstermişlerdir. Phoenix'in üretimine 1993'te son verilmesi bu açıdan manidardır. 2004 Ekim’inde AIM-54 Phoenix’lerin tamamen envanterden çıkarılmasını müteakiben, önümüzdeki bir kaç sene içinde de tüm F-14’ler emekli edilecektir.

F-14 Tomcat’in tasarım felsefesi açısından uzaktan akrabası olarak değerlendirilebilecek uçak MiG-31 Foxhound’dur. Bu uçağın tasarım yönünden “babası” sayılabilecek MiG-25 Foxbat, yüksek irtifa sesüstü önleme uçağı olarak 60’lı yıllardaki ABD bombardıman uçağı tehdidine karşı geliştirilmiştir. Ancak ilerleyen yıllar ve gelişen teknoloji neticesinde MiG-25 bahsedilen görev için yetersiz kalmıştır. Zira artık Amerikan bombardıman uçakları SSCB’yi vurmak için topraklarının derinliklerine kadar ilerlemek zorunda değillerdir, ateşleyecekleri cruise füzeleri yüksek süratlerde ve çok alçak irtifalarda uçabilir. İlaveten B-1B Lancer gibi bombardıman uçakları da sesüstü hızlarda çok alçak irtifalardan saldırabilirler. Bu durum radarı uzun menzilli ve “look down – shoot down” kabiliyetini haiz bir önleme uçağı ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. SSCB’nin elinde bu ihtiyaca yönelik geliştirmek için baz alınacak yegane uçak da MiG-25’tir. Seri üretimine 1979 yılında başlanmış olan MiG-31, “look down – shoot down” kabiliyetine sahip ilk Sovyet savaş uçağıdır. Aynı zamanda MiG-31’in SBI-16 Zaslon (NATO kod adı “Flash Dance”) radarı, bir uçağa takılan ilk Phased Array radardır. Başlıca silahı AA-9 Amos uzun menzilli havadan havaya füzesi olan Foxhound, aynı anda 4 hedefe birden angaje olabilir.

Ancak yukarıda da değindiğim gibi, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve uzun menzilli bombardıman uçaklarının başlıca tehdit olmaktan çıkması, salt av – önleme maksatlı savaş uçaklarının gerekliliğinin sorgulanmasına sebep olmuştur. Bu uçaklar bulundurdukları son derece gelişmiş ekipman ve alt sistemler nedeniyle yüksek fiyata ve bakım – idame masraflarına sahiptirler, bu açıdan da her ülkenin envanterine katabileceği platformlar değildirler. Bu tür “dedicated” yani belli bir görevi yerine getirmek için tasarlanmış uçakların yerine pek çok ülke çok rollü orta veya hafif klasta savaş uçağına yönelmiştir.

3. Hedef Tespit, Teşhis, Güdüm ve Kontrol Teknolojilerindeki Gelişmeler

90’lı yıllardan itibaren özellikle elektronik teknolojisinde kaydedilen gelişmeler hava savunma ve saldırı sistemlerine de sirayet etmiştir. Artık füzelerle daha uzun menzillerden daha hassas saldırılar yapılabilmekte, düşman uçakları daha uzak mesafelerden tespit edilip görüş mesafesine girmeden düşürülebilmektedir. Cruise füzelerinin yaygınlaşması, gün geçtikçe hedeflerini daha hassas vurabilir hale getirmeleri, uzun menzilli ve yüksek irtifadan uçabilen bombardıman uçaklarına olan ihtiyacı azaltmıştır.

Teknolojideki bu gelişmenin bir başka etkisi de artık platformlardan yani savaş uçaklarından ziyade silahların yani füzelerin ön plana çıkıyor oluşudur. Artık hava savaşında belirleyici unsur uçağın değil, kullandığı füzenin kalitesi olmaya başlamıştır. Hava savaşlarının görüş ötesi menzilden (BVR – Beyond Visual Range) yapılacağı tartışılmaktadır. Bu durumda savaş uçağının taşıyıcı bir platformdan fazlaca farkı kalmayacaktır. Bu da, Soğuk Savaş sonrası dönemde savunma bütçelerinin daralması gerçeği ile birleştirildiğinde, pahalı dedicated uçakları tamamen gereksiz hale getiren bir olgudur. Artık bir çok rollü savaş uçağı bir sortide hava savunma – CAP görevi icra edip bir sonrakinde CAS, bir sonrakinde hassas güdümlü mühimmatla saldırı yapabilmektedir. Bu, hava savunma sistemleri için de geçerlidir, av – önleme (interception) görevleri için de. Teknolojinin hava savaşının boyutlarını ve şeklini değiştirmesi öyle afallatıcı bir boyuttadır ki, B-52 Stratofortress’ların çok yakın geçmişte Yakın Hava Desteği (CAS – Close Air Support) görevlerinde kullanılmış olması bile şaşırtıcı olmayabilmektedir. Devriye görevindeki bir pilot, yerde gördüğü olası hedeflerin kimliğini binlerce km ötedeki merkez komutanlığına sormakta, merkez komutanlık bu hedeflerin düşman olduğunu belirleyip koordinatlarını o bölgedeki başka bir uçağa yükleyebilmekte, bu uçak da hedefle görsel temas dahi sağlamadan bombalarını tam bir hassasiyetle bırakabilmektedir. Havadan erken ihbar (AWACS), veri iletişim mimarisi ve gelişmekte olan Ağ Merkezli Savaş (NCW – Network Centric Warfare) ve İnsansız Hava Araçları ile birlikte hava savaşı gerçek anlamda metamorfoza uğramaktadır.

Ancak bu yeni ortama adapte olabilmek, uyum sağlayabilmek kolay ve ucuz değildir. Yeni ve modern hava savunma radarları, modern ve yüksek performanslı savaş uçakları, anti-balistik de dahil olmak üzere orta – uzun menzilli hava savunma füzeleri ve C4I altyapısı kurulması uzun vadeli, son derece pahalı ve komplike bir süreci kapsar. İlaveten bu süreçte izlenecek politikaların ve atılacak adımların son derece girift jeostratejik ve politik etkileri olacaktır. Çünkü söz konusu ihtiyaç alanı ve bu ihtiyaç doğrultusunda tedarik edilecek enstrümanlar stratejik öneme ve yüksek değere sahip araçlardır. Bu konuda, Rusya’nın Kıbrıs Rum Kesimi’ne sattığı S-300 füzelerinin, Kıbrıs Rum Kesimi – Yunanistan – Türkiye ve İsrail’in Çin’e satmak için anlaştığı Phalcon AWACS sisteminin, ABD – İsrail – Çin ekseninde sebep olduğu krizlerin incelenmesi son derece yararlı olacaktır.(*)

Türkiye’nin hava savunması, bilhassa uzun menzilli, stratejik hava savunması ne gibi aşamalardan geçmiştir?

Daha önce de değinildiği gibi Soğuk Savaş döneminde bir kanat ülkesi olan Türkiye’ye yönelik başlıca stratejik hava tehdidi Sovyet ağır bombardıman uçakları idi (Balistik füzelere ilaveten) Bu uçaklara karşı savunma bazında NATO şemsiyesi altında bir yapı kuruldu. Mach 2 rejiminde dönemine göre yüksek performanslı av-önleme uçakları olan F-104 Starfighter’lar envantere alındı, F-102 Delta Dagger gibi bir dedicated av-önleme platformu kullanıldı. Erken uyarı radarları, hava savunma füzeleri (Nike Ajax ve Nike Hercules) ve av-önleme uçakları ile birlikte bu yapı, dönemin tehdidine karşı geliştirilebilecek en makul çözümlerden biriydi. Türkiye’nin, NATO entegreli bu yapının hava savunması için yeterli olacağını değerlendirerek askeri modernizasyon projelerinde diğer alanlara ağırlık verdiği yorumu çok da hatalı olmayacaktır. Ancak önce SSCB’nin yıkılması ardından da Körfez Savaşı’nın habercisi olduğu yeni tehdit ortamı, Türkiye için şartların değiştiğini gösterdi.

90’lardan itibaren Türkiye’nin hava savunmasını ilgilendiren en büyük tehdit nitelik değiştirerek, balistik füze halini almıştır. Edinilmesi gittikçe kolaylaşan füze teknolojilerine komşu devletlerimizin çoğunun önemli yatırımlar yapması ve neticesinde artan menziller, güçlenen savaş başlıkları ve olası NBC boyutu, milli savunmamızı birinci dereceden ilgilendiren bir hal almıştır. İran – Irak Savaşı’nda iki tarafın da birbirine karşı, kimisi kimyasal – biyolojik içerikli yüzlerce balistik füze kullanmış olması, bu saldırıların önemli kısmının şehirlere ve sivil halka karşı yapılması ve ilerleyen dönemde Körfez Savaşı’ndaki füze saldırıları, bu tehdidin boyutlarını gözler önüne sermiştir. Hava savunma altyapısını Soğuk Savaş dönemi koşullarına ve kısmen de coğrafyasının niteliklerine göre şekillendiren Türkiye, bu yeni ortama hazırlıksız yakalanmıştır. 90’larla birlikte başlayan ve en son 2003’teki Körfez Savaşı ile iyice belirginleşen modern savaş doktrinleri, kendine özgü sistemleri ve stratejileri dikte ettirmiştir. Türkiye de bütçe ve imkanlar dahilinde bu gelişmeleri takip etmeye çalışmaktadır. Şimdiye kadar envantere katılan başta TRS-22XX mobil radarları, TAFICS projesi ve devam etmekte olan savaş uçağı modernizasyon programları, B-737-700 Barış Kartalı Erken Uyarı Uçağı projesi, yeni nesil güdümlü havadan havaya ve yerden havaya füze sistemlerinin tedariği ve envanterdekilerin modernizasyonları gibi çalışmalar, yakın – orta vadede kısa- orta – uzun menzil hava savunma altyapısını ciddi oranda güçlendirecektir. Uzun süredir sürüncemede kalan Anti-Balistik Füze Sistemi tedariği projesi, önündeki en büyük engel olan finansman güçlükleri nedeniyle bir türlü hayata geçirilememiş, sürekli ertelenmek durumunda kalmıştır. Yakın gelecekte bu konuda da bazı somut gelişmelerin gerçekleşebileceği değerlendirilebilir.

Mevcut konjonktürde Türkiye’nin hava savunmasını ilgilendiren ortam ve koşullar nelerdir?

Türkiye’ye komşu ülkelerin hava kabiliyetleri incelendiğinde en sofistike ve modern kuvvet yapısının Yunanistan’da bulunduğu görülür. NATO üyesi olan ve büyük bir savunma bütçesine sahip bu Batı komşumuz, kalite olarak yaklaşık son 10 yılsa büyük sıçrama kaydetmiştir. Envanterine kattığı gerek modern savaş uçakları (Mirage-2000 Mk5, F-16C/D Block-52+ gibi) gerekse modern güdümlü mühimmat ile Yunan Hava Kuvvetleri hatırı sayılır bir güce sahiptir. Ancak son dönemdeki siyasi gelişmeler ve iki ülke arasında belli bir raya oturup ılıma eğilimi gösteren ilişkiler, sıcak çatışma / savaş riskini hatırı sayılır ölçüde düşürmüştür. Tehdide karşı hazırlıklı olma zaruriyetini asla ortadan kaldırmayan bu durum, tehdit önceliğinde değişim sonucunu doğurmuştur.

Diğer Batı komşumuz olan Bulgaristan, gerek NATO üyeliği gerek Türkiye ile son derece olumlu seyretmekte olan ikili ilişkileri, gerekse hava kuvvetlerinin teknik durumu sebebiyle ciddi bir tehdit olmaktan son derece uzaktır. Soğuk Savaş döneminde Bulgaristan, sahip olduğu MiG-25 ve MiG-29 filoları ve balistik füze envanteri ile ciddi bir tehlike kaynağı idi.

Karadeniz havzasında tartışmasız deniz üstünlüğüne sahip Türkiye’ye karşı ciddi bir hava tehdidi bulunmamaktadır. Ukrayna’nın, özellikle Yuşçenko’nun iktidara gelmesi ile birlikte daha da belirginleşmesi beklenen Batı’ya yönelimi ve NATO adaylığı, Türkiye ile mevcut olumlu ilişkileri değerlendirildiğinde bu ülkenin de yüksek riske sahip olmadığı sonucuna varılabilir. Ayrıca SSCB’nin dağılmasını müteakip bu ülkede kalan pek çok uzun menzilli bombardıman uçağı bakımsızlıktan çürümüştür. Her ne kadar kağıt üstünde ve sayısal olarak Avrupa’nın en büyük hava güçlerinden birisi olarak gözükse de, Ukrayna Hava Gücü kalite açısından çok ileri bir durumda değildir.

Yine SSCB’nin dağılmasından sonra Rusya’nın ekonomik sorunlar sebebiyle askeri kabiliyeti büyük darbe yemiştir. Son dönemde yeniden yapılanma çalışmaları içerisinde olan Rusya’nın halihazırda uzun menzilli, hassas hava saldırısı yapabilme kabiliyeti son derece sınırlıdır. Önemli oranda pilot sıkıntısı çekilmektedir, bakım – onarım ve idame koşulları, etkin bir güç bulundurmaya yetmekten uzaktır.

Güneyde Irak’ın durumu malumdur. 2003’teki ABD işgalinden sonra yeniden yapılanma çalışmaları sürdürülen Irak Silahlı Kuvvetleri şu anda birkaç silahsız hafif gözetleme uçağına sahiptir. Bu ülkenin ciddi bir balistik füze potansiyeline sahip olmadığı, savaş sonrası yapılan incelemelerle ortaya çıkmıştır.

Bir diğer güney komşumuz olan Suriye askeri gücü, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden son derece olumsuz etkilenmiştir. Yedek parça, bakım ve modernizasyon konularında ciddi sıkıntılar yaşayan Suriye’nin hava gücü de nitelik ve nicelik açısından Türkiye için ciddi bir rakip veya tehdit değildir. Bu ülkenin Türk Hava Savunma sistemini ilgilendirebilecek yegane silahı, sahip olduğu balistik füzelerdir. Askeri anlamda büyük bir taktik veya stratejik etkisi olmasa da, doğrudan ya da dolaylı ekonomik, sınai ve sosyal etkileri nedeniyle son derece hassasiyetle ve ciddiyetle ele alınması gereken bir tehdittir. Eski Sovyet tasarımı SCUD ve türevlerine sahip olan bu ülkenin, askeri gücünün Türkiye karşısındaki dezavantajlı durumunun da yarattığı baskı ve köşeye sıkışmışlık psikolojisi içinde, bu silahları askeri ve / veya sivil hedeflere karşı kullanması olasılığı yükselebilir. Ancak bu ülkeyle 1998’de, terörist başı Abdullah Öcalan’ın ülkeden çıkarılması ile sonuçlanan kriz ve takip eden süreçte yakınlaşma ve normalleşme eğilimi gösteren ikili ilişkiler, 2003’teki Körfez Savaşı sonrası bu ülkenin üzerindeki artan ABD baskısı ile birleşince, sıcak çatışma olasılığını son derece düşük bir seviyeye getirmektedir.

Doğu - Güneydoğu sektörü komşumuz olan İran, Şah döneminde Ortadoğu’nun en büyük ve modern hava gücüne sahipti. ABD’den tedarik edilen çok miktarda F-4, F-5 ve F-14 savaş uçakları (İran Şah döneminde 80 F-14A Tomcat sipariş vermiş, 79’u teslim edilmiştir) satın alan, pilotlarına Batı standartlarında eğitim veren İran’ın hava gücü, İslam Devrimi sonrasında dramatik ölçüde zayıflamıştır (ayrıca ilginç bir not olarak ilave edilebilir ki, İran devrimden hemen önce ilk etapta 160 adet F-16A/B siparişi vermiştir, 140 adet daha almayı planlamıştır. Bu ülke için üretilen ilk F-16’lar, ironik biçimde İsrail’in siparişi için teslim edilmiştir). Ordudaki en Batı yanlısı güç olarak bilinen ve personelinin çoğunun Şah yanlısı olduğu öne sürülen İran Hava Kuvvetleri’nin pek çok subayı, kıdemliler de dahil olmak üzere ya idam edilmiş ya da hapishanelere atılmıştır. Ancak devrimden hemen bir sene sonra 1980’de Irak’la patlak veren savaş ve hissedilen ciddi personel kıtlığı, hapishanedeki tüm hava kuvvetleri mensuplarının serbest bırakılması sonucunu doğurmuştur. İran bu savaşta elindeki hava gücünü beklenilenin üzerinde bir etkinlikle kullanmıştır. Ancak devrim sebebiyle uygulanmakta olan uluslar arası ambargo, uçakların idamesi için hayati derecede önemli yedek parçaların teminini olanaksız hale getirmiş, pek çok uçağın yedek parça için kullanılmasına (cannibalization) sebep olmuştur. Savaştan sonra İran’ın tüm savunma gayretleri başlıca iki alanda yoğunlaşmıştır: 1) Eldeki silahların mümkün olduğunca idamesi, 2) Uzun menzilli füze geliştirilmesi.

Hali hazırda İran İslam Cumhuriyeti Hava Kuvvetleri nitelik ve nicelik açısından çok ciddi bir tehlike değildir. İran her ne kadar elindeki Şah döneminde tedarik edilen savaş uçaklarını belirli bir seviyeye kadar idame edebilse de, elektronik ve aviyonik alanında modern şartlarda bir hava gücünden söz etmek mümkün değildir. Yeni uçak tedariği, uluslararası ambargo ve politik koşullar sebebiyle imkansız olmasa da büyük çaplı ve etkin olabilme ihtimali düşüktür.

İran’ın uluslar arası kamuoyunda da yoğun biçimde yer alan en büyük askeri gücü, orta ve uzun menzilli balistik füzelerdir. İran uzun süredir Rusya, Çin, Kuzey Kore ve kısmen Pakistan desteği ile balistik füzelere üzerine yoğun çalışmalar icra etmektedir. Scud ve NoDong füzeleri baz alınarak yürütülen bu çalışmalarda en son konfirme edilen verilere göre Şahab-3 serisi balistik füzelerle 1300 – 1500 km arası menzile ulaşılmıştır ve daha uzun menzilli versiyonlar üzerine çalışılmaya devam edilmektedir. Bu haliyle bile Şahab serisi füzeler Türkiye için ciddi tehdittir. Özellikle İran’ın balistik füzelerinin atmosfer dışı uçuş ve RV (Reentry Vehicle – atmosfere yeniden giren ve sadece savaş başlığından oluşan füze kademesi) teknolojilerinin kullanılması, söz konusu ülkeden kaynaklanan tehdidin ciddiyetini daha da artırmaktadır. Halihazırdaki gerek ikili gerekse uluslararası konjonktür dahilinde sıcak çatışma olasılığı, çeşitli koşullara bağlıdır. Ancak sıklıkla dile getirilen bir ihtimal olan bu ülkenin nükleer tesislerine saldırı, söz gelimi Türkiye’deki İncirlik NATO üssüne balistik füzelerle yapılacak intikam motifli bir karşı saldırıya sebep olabilir. Her ne kadar İncirlik’in kendi hava savunma altyapısı mevcut olsa da, tehdit en dar anlamda bile, CEP olgusu da göz önüne alındığında, bölgeyi kapsayacak kadar geniştir.


Sonuç

Türkiye son yıllarda komuta kontrol, iletişim sistemleri ile güdümlü silahlara önemli ölçüde yatırım yapmıştır. Bu politika isabetlidir, zira 21. yüzyıl savaş alanında belirleyici unsurlar bunlar olacaktır. Artık farklı platformlar arası veri iletişimi, uyumluluk ve eş güdüm (inter operability) gibi kavramlar savaşta belirleyici unsur olacaktır. Bu durumun kendini aynen hava savunmasında da göstermesi kaçınılmazdır. Tehdidi uzun mesafelerden, önceden tespit ve teşhis etmek, yine uzun mesafelerden saldırmak ve gerektiğinde mümkün olan en az sayıda personelin hayatını riske atıp mümkün olan en hassas şekilde karşı saldırı gerçekleştirmek, etkin bir hava savunma sistemi için elzemdir. Gelişmekte olan balistik füze tehdidi, sözü edilen hava savunma sistemine, stratejik önemi doğal olarak son derece yüksek Anti-Balistik Füze ve geniş alanı kapsayan radarların da entegrasyonunu zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin hem bu sistemleri ekonomik ve politik gelişmelere paralel olarak tedarik etmesi hem de bu konularda mümkün olan maksimum teknoloji kazanımını sağlamaya çalışması son derece önemlidir. İlaveten son dönemde gerçekleştirilen Anadolu Kartalı, EHTES (Elektronik Harp Test ve Simülasyon Merkezi), HOSİM (Harp Oyunu Simülasyon ve Modelleme Merkezi) gibi yatırımlar, sağlayacakları katma değer maliyetleriyle ölçülemeyecek oranda büyük kazanımlardır. Bunlar, modern ve etkin bir hava gücünün oluşturulması yönünde atılmış son derece güzel ve yerinde adımlardır. Kısa ve orta vadede ekonomik ve politik gelişmelere paralel olarak kabiliyet artışı beklenebilir. Hali hazırda erişim menzili ve kabiliyet bakımından Türk Hava Kuvvetleri’nin ve hava savunma altyapısının olması gerektiği noktada bulunmadığı açıktır. Türkiye’nin jeostratejik ve politik gücü ve doğal olarak omuzlarına binen bölgesel ve küresel rolün getirdiği yük, çok daha sofistike ve geniş yelpazeli bir hava gücünün varlığını zorunlu kılmaktadır. Politika ve strateji uygulamada olduğu kadar savunma organizasyonunda da proaktif nitelik kazanılması, stratejik önemle orantılı bir stratejik savunma anlayış ve kabiliyetinin geliştirilmesi, milli savunma açısından Türkiye için doğal, vazgeçilemez ve alternatifi bulunamaz çözüm yoludur.





* : Bu tarz stratejik savunma sistemlerinde tedarik miktarı çoğu zaman ikinci derecede önemlidir. Söz gelimi Kıbrıs Rum Kesimi’nin kaç adet S-300 bataryası sipariş verdiğinin, kamuoyunun şu anki kolektif hafızasında yer almıyor olması son derece olası ve anlaşılır bir durumdur. Ancak bu krizin Türkiye ile Yunanistan’ı savaşın eşiğine getirmiş olması, yaşanan politik ve siyasi gelişmeler kolektif hafızada çok daha somut ve kalıcı bir iz bırakmıştır. Stratejik savunma sistemlerinin caydırıcı etkisi de esasen burada yatmaktadır. S-300’ün askeri açıdan önemi ve tehlikesi apayrı bir konudur.

Etiketler: , , , , , , , ,