09 Nisan 2008 Çarşamba

Ergenekon Operasyonu?

Ergenekon Operasyonu kapsamında gözaltına alınan isimler incelendiği zaman belirgin ortak noktaları olduğu göze çarpıyor.

Bu kişilerin çoğu, sert bir AB ve ABD karşıtı söyleme sahipler ve "Ulusalcılık" olarak da adlandırılan akımın temsilcileri konumundalar.

Toplumdaki genel AB karşıtı söylem ve eylemlerin odağında oldukları söylenebilir.

Türkiye'deki son birkaç yıldır yükselişte olan, genel hatları itibariyle daha dışa kapalı, liberal ekonomiye karşı, AB ve ABD'ye karşı çok sert bir söylem içerisinde bulunan ve zaman zaman Rusya ile yakın işbirliğinin geliştirilmesini de savunan, aslında yekpâre olmayan bu akımın, kanımca önemli bir işlevi bulunmaktaydı.

Avrupa'da da yükselişte olan sağ akımlar (bu çerçevede Almanya'da artan ırkçı saldırılar özellikle dikkat çekicidir), Fransa, Almanya, Hollanda gibi Kıta Avrupası ülkelerinin siyasi ve jeopolitik ajandaları ve bu unsurlardan doğrudan ve/veya dolaylı olarak etkilenen Türkiye - AB ilişkilerinin bir parçasıdır bu yukarıda bahsettiğim işlev.

Türkiye, söz konusu yükselen AB ve batı karşıtlığını, anormal biçimde pompalanan ve zaman zaman ırkçılığa, nasyonel sosyalizme kadar uzanabilen aşırı-milliyetçiliği bir argüman olarak AB'nin önüne sunmakta ve şu mesajı vermekteydi: "Bakın siz bize çifte standart uygularsanız Türk toplumunda size karşı bu tepkiler oluşuyor. Gelin daha makul olun".

Bu açıdan değerlendirirsek eğer, bu gözaltılar ile birlikte AB ile Türkiye arasındaki bu dolaylı mesaj alışverişi kanalının ciddi biçimde örselenmiş olduğu sonucuna varabiliriz. Düşüncemi şöyle izah edeyim:

Kapalı çevrim sistemlerde, sistemin girdisi (input), çıktısı (output) ve bir geri besleme mekanizması bulunur (feedback). Sistemin çıktısı arzu edilenden uzak ise, geri besleme mekanizması vasıtası ile girdi üzerinde gerekli düzenleme yapılır. Böylece iteratif bir süreç sonunda (pratikte asla 100% verim olamayacağından ötürü) arzu edilene çok yakın bir çıktı elde edilir.

Ben Türkiye'de son yıllarda irrasyonel bir biçimde pompalanan akımların, AB ile ilişkilerde bir nevi geri besleme mekanizması işlevi gördüğünü düşünüyorum.

Ergenekon Operasyonu ile bu geri besleme mekanizması ortadan kaldırılmış olmasa bile, ciddi biçimde akamete uğratılmıştır.

Peki bu durumdan kimin ne çıkarı olabilir?

İlk aklıma gelen seçenek ABD.

Türkiye'nin AB, daha doğrusu Kıta Avrupası ile köprüleri atmasını isteyen bir ABD'nin pekala işine gelebilir bu durum.

AKP hükümeti: Derin devletin, çetelerin üzerine kararlılıkla gidildiği mesajı, önce yerel seçim, daha sonra muhtemel kapatılma sonucundaki süreç içinde ciddi oy potansiyeli taşıyabilecek bir "demokrasi muhafızlığı" söylemine hammadde oluşturabilir.

Her durumda bunun "derin devlet"le, "çok gizli bir örgüt"le falan ilgisi olmadığı aşikardır.

Diye düşünüyorum.

Etiketler: , , ,

28 Mart 2008 Cuma

Shame on You!

Bir dışişleri bakanı nasıl konuşmamalı?

Dün CNNTürk’te yer alan bir haber beni kelimenin tam anlamıyla dehşeye düşürdü. Haberi okudukça kan beynime sıçradı desem abartmış olmam.

Söz konusu haber, Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın Hollanda ziyareti sırasında Volkskrant gazetesine verdiği mülakat ile ilgiliydi (Volkskrant gazetesinde yer alan mülakat ve CNNTürk’ün ilgili haberinin metinlerini aşağıda bulabilirsiniz)

Müsadenizle Sn. Babacan’ın CNNTürk’te yer alan sözlerini satır satır okuyayım, satır aralarında gördüklerimi de belirterek:

Hollanda ziyaretini sürdüren Babacan, de Volkskrant gazetesiyle yaptığı söyleşide, Türkiye'nin AB üyeliğinden başka seçeneği bulunmadığını belirtti.

Skandal niteliğinde bir söz, inanılır gibi değil. Avrupa Birliği (AB) üyeliğinin siyasi, ekonomik, askeri ve sosyal açılardan Türkiye için önemi son derece büyüktür. Ancak bu demek olmamalıdır ki, Türkiye’nin AB üyeliğinden başka önünde hiç bir seçenek bulunmamaktadır. Bir devletin bekasını koruması için önünde sadece tek bir seçenek bulunamaz, bir devlet, hele büyük gücü ve hedefleri varsa, her türlü koşulda kendi çıkarlarını azami derecede savunabilmelidir. İşbirliklerini, fırsatları, şans ve şanssızlıkları ve benzer tüm harici ve dahili etkenleri kendi çıkarları için birer vasıta olarak kullanabilmelidir. Başka çaresi olmadığı için değil, kendi çıkarları için en iyisi bu olduğu için AB’ye üye olmalıdır Türkiye. Daha da önemlisi AB standartların bir ülke yönetimi, bir demokrasi bir toplumsal hayat düzenine sahip olmalıdır, AB’ye üyelik konusunu bir at gözlüğü nesnesi haline getirmeden.

AB’nin en önemli ülkelerinden birinde “AB’ye üye olmaktan başka bir şansımız yok” derseniz, o ülkenin yöneticilerinin ve daha da önemlisi halkının, “ne olursa olsun kabul etmeye, her türlü pahaya hazırlar” demelerine de çanak tutarsınız.

Büyük devletin seçenekleri birden çoktur, o seçeneklerden hangisinin seçileceği ve uygulanacağı amaç – araç uyumu ve çıkar meselesinden ibarettir. Seçeneksizlik ya da “başka seçeneğimiz yok” ifadesi, acziyeti, zavallılığı tescillemekten başka bir işe yaramaz.

Türkiye'nin AB üyesi olmasının her açıdan çok önemli olduğunu ifade eden Babacan, bu önemin, Türkiye kadar Kuzey Afrika ve dünyanın öteki Müslüman ülkeleri için de geçerli olduğunu savundu.

Atlantik Bloku’nun İngiltere ile birlikte Avrupa’daki en önemli oyuncularından Hollanda’da dile getirilen bu sözler, ABD’ye çakılan bir selamdan başka bir şey değildir. ABD’ye dolaylı yoldan, “Senin Ortadoğu ile ilgili planların ve hedeflerin için benim AB üyesi olmam hayati önemi haizdir” mesajı verilmektedir. Çok çiğ bir pazarlık girişimidir bu. Bu çiğlik aşağıdaki sözlerle daha da pekiştirilmiştir ne yazık ki.

Dışişleri Bakanı, "Türkiye Müslüman bir ülke olarak Avrupa Birliği ideallerini paylaştığını göstermek, kanıtlamak istiyor. İslam Konferansı Örgütü'nün Dakkar'daki toplantısına katıldım. Orada herkes Türkiye'nin AB üyeliğinin kendileri için de ne kadar önemli olduğunu bana ilettiler. Biz AB'ye üye olarak laiklik, demokrasi ve İslam'ın bir aradaolabildiğini göstermek istiyoruz" diye konuştu.

Çok bayağı bir biçimde Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesi için bir nevi kilit öneme sahip olduğu gizli vurgusu görüyorum bu ifadede. Bu sefer “Müslüman Ülkeler”in Türkiye’nin AB üyeliğine bakış açısından yola çıkılarak, anılan üyeliğin hem Batı hem de Müslüman Ülkeler için iki tarafın da kazançlı çıkacağı bir durum olacağı belirtilmiş.

“Demokrasi ile İslam’ın bir arada olabilirliği” söylemi, ABD’nin Ortadoğu’ya ait politikasının temel argümanlarındandır.

Öte yandan, daha da önemlisi ve daha da vahimi, laik bir cumhuriyet olan Türkiye’nin Dışişleri Bakanı’nın, Türkiye’nin çıkarları açısından bu kadar önemli bir konuda ve bu kadar önemli bir ülkede, tamamen laikliğe aykırı bir söylemde bulunmuş olmasıdır. Türkiye Müslüman bir ülke değildir, Türkiye laik bir ülkedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlarının çok büyük bir çoğunluğu Müslüman’dır. Nokta.

Babacan, Avrupa kamuoylarında Türkiye'nin AB üyeliğine verilen destek ve güvenin azalmasında, Almanya Başbakanı Angela Merkel'in sürekli olumsuz görüşler öne sürmesi, aynı şekilde Fransa'nın yeni Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin de seçimler sırasında sarf ettiği görüşlerin etkili olduğunu belirtti.

Kısmen doğru bir tespit olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de son yıllarda halka yönelik olarak pompalanan ve irrasyonel bir tepkiselliğe neden olan Batı düşmanlığı ve her iki tarafta artan bu irrasyonel çıkışın ilginç bir biçimde birbirini beslediği unutulmamalıdır.

AK Parti'nin kapatılması isteminin "aşırı milliyetçilerle bir güç mücadelesi olup olmadığı" yolundaki bir soruyu yanıtlayan Babacan, bu şekilde bir mücadele tanımlamasına karşı çıkarak, "bunun, farklı güçlerin iktidarının yer değiştirmesi gibi değerlendirilmesinin daha doğru olacağını" kaydetti.

Açık ve seçik bir biçimde Türk yargısının tarafsızlığına gölge düşürülmekte, yargı üzerinde dolaylı yoldan baskı kurulmaya çalışılmaktadır. Yasama organı siyaset üstüdür, taraflar üstüdür. Bu erki bir iktidar mücadelesinde araç ya da unsur olarak tanımlamak akıl almaz bir gaflettir.


Türkiye'nin geçen dönemde bu ülkede yaptıklarını değerlendirdiğini ve asker taleplerine karşılık yakın zamanda yeni bir karar alacağını bildiren Babacan, Afganistan'a uluslararası desteğin şart olduğunu, "bırakıp gitmenin seçenek olmadığını" kaydetti.

Tırnak içindeki ifade birebir ABD söylemidir.

Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak utanç duyarak okuduğum bu söyleşinin gerçek amacının, ABD’ye verilmek istenen siyasi bir mesaj olduğunu, ABD’den AKP’nin kapatılma davasıyla ilgili destek istendiğini değerlendiriyorum.

Shame on you Mr Babacan!




‘Atatürk zou Turkije in de EU willen’

INTERVIEW, Van onze verslaggevers Paul Brill, Eric Outshoorn

gepubliceerd op 27 maart 2008 02:47, bijgewerkt op 02:47

DEN HAAG - De toekomst van Turkije ligt in de EU. En in samenwerking met de NAVO in Afghanistan.

Ali Babacan, de Turkse minister van Buitenlandse Zaken, is een behoedzaam man, die nooit als een olifant door de porseleinkast zal stappen. Maar wanneer de film van Geert Wilders ter sprake wordt gebracht, kiest de in de Verenigde Staten opgeleide diplomaat zijn woorden nog wat voorzichtiger dan normaal.

Omineuze waarschuwingen blijven achterwege. Hij omzeilt de vraag of hij graag had gezien dat de Nederlandse regering een directe poging had ondernomen om vertoning van de film te voorkomen.

‘De vrijheid van meningsuiting is een groot goed, maar tegelijk behoort er respect te zijn voor waarden en religieuze gevoelens’, zegt hij minzaam. Ja, hij heeft er met zijn Nederlandse gesprekspartners over gesproken, en hij waardeert alle Haagse inspanningen om narigheid te voorkomen. Het is volgens hem van groot belang dat de regering openlijk maximale distantie bewaart van de film.

Mochten de emoties her en der toch hoog oplopen, dan zal de Turkse regering niet aarzelen al het mogelijke te doen om ‘de gemoederen tot bedaren te brengen. Dat hebben we ook gedaan in de affaire rond de Deense cartoons.’

Babacan (40) en zijn Nederlandse ambtgenoot Maxime Verhagen tekenden gisteren een overeenkomst die een vaste basis legt voor de uitwisseling van informatie en de ambtelijke samenwerking tussen Ankara en Den Haag. Een intensivering dus van de bilaterale betrekkingen, die meteen kon worden aangewend om enkele dringende internationale kwesties te bespreken. Zoals de onderhandelingen over de beoogde toetreding van Turkije tot de Europese Unie, waarbij Babacan aan Turkse kant de regie voert.

Die onderhandelingen lopen nu bijna twee jaar, en er zit weinig schot in. De grote hinderpaal is de kwestie-Cyprus. Turkije blijft de toegang weigeren aan schepen en vliegtuigen uit Cyprus. In reactie daarop heeft de EU de gesprekken gestaakt over acht dossiers die te maken hebben met handel en transport.

Babacan tilt er niet te zwaar aan. Hij wijst erop dat Ankara de hervormingen die op het terrein van de geblokkeerde dossiers moeten worden doorgevoerd, toch gewoon ter hand neemt. Met dat doel zijn de afgelopen maanden achttien wetswijzigingen gerealiseerd. ‘Met die hervormingen doen we niet alleen Europa een plezier, maar vooral ook onszelf.’ En het betekent dat de betreffende dossiers zeer snel kunnen worden afgewerkt zodra de politieke impasse wordt doorbroken.

U blijft ervan overtuigd dat de toekomst van Turkije in Europa ligt?

‘Absoluut. Er is geen alternatief. Het is heel belangrijk, ook voor andere moslimlanden. Niet alleen in Noord-Afrika, maar ook in de rest van de wereld. Turkije bewijst dat de idealen van de Europese Unie kunnen worden gedeeld door een moslimland. Ik was vorige week op de Conferentie van islamitische landen in Dakar en je hoort daar van iedereen hoe belangrijk het Turkse EU-lidmaatschap voor hen is. Wij laten zien dat islam, secularisme en democratie goed kunnen samengaan.’

De peilingen in Europa én in Turkije laten zien dat de steun voor het Turkse lidmaatschap tanende is.

‘Ja, het vertrouwen in mijn land jegens de EU is verminderd. Bij de verkiezingsstrijd in Duitsland deed Angela Merkel daar voortdurend negatieve uitspraken over. Datzelfde gold voor Frankrijk, toen Nicolas Sarkozy presidentskandidaat was. De Turken voelen zich door die uitspraken niet welkom in Europa.’

De nationale trots is sterk ontwikkeld in Turkije. Kan het wel opgaan in een Unie die de nationale soevereiniteit inperkt?

‘Jazeker. Kijk maar naar Duitsland en Frankrijk, toch ook landen met een sterke nationale identiteit.’

Jawel, maar nu moet de almacht van de staat worden teruggedrongen. Staat dat niet haaks op de leer van Atatürk?

‘We beleven andere tijden, dan is een andere politiek nodig. Als Atatürk nu had geleefd, zou hij Turkije in de EU willen laten opnemen, daar ben ik van overtuigd. Hij wilde ons land moderniseren.’

Er zijn extreem-nationalistische groepen die zich verzetten tegen ontmanteling van die sterke staat. Die ook vinden dat de regerende AKP moet worden verboden.

‘Ik wil dat geen machtsstrijd noemen, maar een verschuiving. Wie heeft de macht? De burgers of slechts bepaalde groepen? We worden democratischer en opener. Dat is niet meer terug te draaien. Ook niet door een memorandum van de strijdkrachten zoals aan de vooravond van de verkiezingen vorig jaar. Ik geloof dat de democratie zal winnen.

‘We zitten in een geweldige overgang en we hebben grote ambities. Dat is moeilijk, maar we kunnen niet én een democratie zijn én er toch speciale regeltjes op nahouden.’

Ander onderwerp: Afghanistan. Is Turkije bereid extra troepen te sturen, eventueel naar het zuiden?

‘Afghanistan is belangrijk voor ons. Nog nooit in onze geschiedenis hebben we zoveel geïnvesteerd in een ander land. We hebben twee keer het bevel gevoerd over de stabilisatiemacht ISAF. We leveren ook een grote bijdrage aan de wederopbouw.’

Glimlachend: ‘Of Turkije nog meer gaat doen, kan ik nu niet zeggen. We hebben de afgelopen tijd onze rol geëvalueerd en we komen snel met een mededeling. Hopelijk nog voor de NAVO-top in Boekarest volgende week. In het algemeen zeg ik: Afghanistan heeft veel steun nodig, en dat nog jarenlang. Weggaan is geen optie.’

http://www.volkskrant.nl/buitenland/article519746.ece/Ataturk_zou_Turkije_in_de_EU_willen

"Atatürk yaşasaydı AB üyeliği isterdi"

27 Mart, 2008 15:27:00 (TSİ)

Dışişleri Bakanı Ali Babacan, ''Atatürk'ün şimdi yaşasaydı Türkiye'nin AB üyeliğini isteyeceğini'' söyledi.

Hollanda ziyaretini sürdüren Babacan, de Volkskrant gazetesiyle yaptığı söyleşide, Türkiye'nin AB üyeliğinden başka seçeneği bulunmadığını belirtti.

Ali Babacan, Atatürk'ün Türkiye'nin modernleşmesini savunduğu için AB üyeliğinden yana olacağını vurguladı.

Türkiye'nin AB üyesi olmasının her açıdan çok önemli olduğunu ifade eden Babacan, bu önemin, Türkiye kadar Kuzey Afrika ve dünyanın öteki Müslüman ülkeleri için de geçerli olduğunu savundu.

Dışişleri Bakanı, "Türkiye Müslüman bir ülke olarak Avrupa Birliği ideallerini paylaştığını göstermek, kanıtlamak istiyor. İslam Konferansı Örgütü'nün Dakkar'daki toplantısına katıldım. Orada herkes Türkiye'nin AB üyeliğinin kendileri için de ne kadar önemli olduğunu bana ilettiler. Biz AB'ye üye olarak laiklik, demokrasi ve İslam'ın bir aradaolabildiğini göstermek istiyoruz" diye konuştu.

Babacan, Avrupa kamuoylarında Türkiye'nin AB üyeliğine verilen destek ve güvenin azalmasında, Almanya Başbakanı Angela Merkel'in sürekli olumsuz görüşler öne sürmesi, aynı şekilde Fransa'nın yeni Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin de seçimler sırasında sarf ettiği görüşlerin etkili olduğunu belirtti.

AK Parti'nin kapatılması isteminin "aşırı milliyetçilerle bir güç mücadelesi olup olmadığı" yolundaki bir soruyu yanıtlayan Babacan, bu şekilde bir mücadele tanımlamasına karşı çıkarak, "bunun, farklı güçlerin iktidarının yer değiştirmesi gibi değerlendirilmesinin daha doğru olacağını" kaydetti.

"Türkiye daha demokratik ve daha açık bir toplum oluyor. Bunu geriye döndüremeyiz" diyen Babacan, bu hükümet döneminde müthiş aşama ve atılımların gerçekleştirildiğini, sonuçta bu mücadelede kazananın mutlaka demokrasi olacağına inandığını, demokrasinin belli kalıp ve kurallar içine kapatılamayacağını kaydetti.

Babacan, Türkiye'nin Afganistan'a askeri desteğini artırıp artırmayacağı sorusu üzerine de, Türkiye'nin kendi tarihinde en çok yatırımı bu ülkeye yaptığını, iki kez Uluslararası Güvenlik Destek Gücü (ISAF) komutanlığını üstlendiğini belirtti.

Türkiye'nin geçen dönemde bu ülkede yaptıklarını değerlendirdiğini ve asker taleplerine karşılık yakın zamanda yeni bir karar alacağını bildiren Babacan, Afganistan'a uluslararası desteğin şart olduğunu, "bırakıp gitmenin seçenek olmadığını" kaydetti.

http://www.cnnturk.com/DUNYA/haber_detay.asp?PID=319&haberID=442255

Etiketler: , , ,

04 Eylül 2006 Pazartesi

Recep Tayyip Erdoğan... Quo Vadis?

"Kavga adamı" genelde mücadele eden, liderlik eden insanlar için, ekseriye devlet adamları için söylenir. Ancak bence Tayyip Erdoğan da bir kavga adamı, ama kelime anlamı olarak kavgaların adamı olduğu için. Siyasi kariyeri hep ateşli tartışmaların, gerilimlerin içinde geçmiş. Kavgaların ya odağında ya safında (ama ön saflarda) olmuş. Milli Görüş hareketinden İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığına, oradan AKP'nin kuruluşu ve başbakanlığına kadar geçen süreç hep "kavga, gürültü, patırtı" içinde geçmiş. İngilizce tabiriyle controversial bir siyasi kimliği var.

Bu kadar gürültü patırtıdan sonra başbakan olması ile Tayyip Erdoğan, çok kritik bir psikolojik seti aştı bence. Başbakan olana kadar kurulan ilişkiler, verilen ve yerine getirilen sözler, icraatlar, söylemler, bunların hepsi bir bütün halinde sicili ve dolayısıyla siyasi kariyerin geleceğini belirlemekteydi. (Bu, gelmiş geçmiş tüm siyasi liderler, başbakanlar için de geçerlidir)

Şunun altını çizmekte yarar var: Ülkemizde bir kişinin ulaşabileceği en yüksek nokta olarak belli başlı üç makam vardır: Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Genelkurmay Başkanlığı. Ulusal egemenliğimizin sembolü olan TBMM Başkanlığı ne yazık ki o kadar da yüksek değildir, okullardaki sınıf başkanlığından çok farkı yoktur imaj olarak. Bunun sebebi de sanırım Osmanlı'dan (ve hatta ötesinden) beri genlerimize işlemiş olan yarı-tanrısal patriark sultan / devlet baba otoritesine aidiyet ihtiyacımızı aşamamış olmamız. Millet Meclisi'nin başkanı, milletin otoritesini ve gücünü temsil eder. Yukarıda saydığım üç makam ise tüm devletin gücünü temsil eder şeklinde -hatalı- bir inanışın mevcut olduğunu düşünüyorum.

İşte bu koşullarda, Recep Tayyip Erdoğan kavga ede ede, hapse gire çıka, vaatler ve sözler vere vere, yani tabiri caizse "kan ter içinde" başbakan oldu. Bu noktadan sonra kariyer olarak yükselmesi için çok da fazla seçenek yok: Ya Cumhurbaşkanı olur, ya birkaç kez üst üste başbakan olarak arkasında isim bırakır. Yani artık siyaset, artık onun için kavga-dövüşler, her kelimenin ağırlığını ölçmeler, kritik ilişkiler kurmalar manzumesi değil. "Psiko-siyasi" açıdan (var mı bilmiyorum, yeni uydurdum bu branşı) güzel bir inceleme konusu olurdu aslında..

Aslında buraya kadar yazdıklarımdan Tayyip Erdoğan ismni çıkarıp Türk siyasi tarihindeki herhangi bir ortalamanın üzeri ihtirasa sahip ismi koyabilirsiniz. Kesinlikle hiç bir fark olmayacaktır.

Tayyip Erdoğan'ın bu görece "rahatlamasının" ardından sırtına başka bir yük binmeye başladı. Gördü ki, partisinin ve kendi siyasal çizgisinin ajandası ile devletin alî çıkarları her zaman mot-a-mot uyuşmuyor. Bu, pek çok konuda kendisini devlet adamlığı ile parti adamlığı arasındaki gri bölgede bırakıyor. Bir tarafa hamle yaparken acemiliğinden ve/veya nosyon eksikliğinden ve/veya yukarıda bahsettiğim psikolojik seti aşmış olmanın tehlikeli rehavetinden dolayı gaf yapıyor, kaş çattırıyor, can acıtıyor.

Tayyip Erdoğan bir sonraki seçimde başarısız olacaksa eğer bu gri bölgede kalmayı seçtiği için olacaktır, can acıtan söylemlerinden dolayı değil. Bir hatırlayın, çok gerilere gtmeyin, son 15 senede ne vaatler, ne söylemler işittik, ne gaflar yapıldı. Ama milletimiz gereken cevabı, belki de dünya demokrasi tarihine "case study" olarak geçmesi gereken bir şekilde ve hayran olunası muazzam bir acımasızlıkla, tek seferde, 3 Kasım 2002 günü verdi. Bu gibi söylemler milletin ortak vicdanî hafızasına not edilmektedir. Ancak milletimiz "ayinesi iştir kişinin" şiarını esas bellediğini çok yakıcı bir güzellikle göstermiştir.

Etiketler: , ,

21 Temmuz 2006 Cuma

Giriyor muyuz? Girdik mi? Girecek miyiz?

Girmiyoruz. Girmedik. [Epey bir süre] Girmeyeceğiz.

Ben böyle düşünüyorum.

Her şeyden önce Türkiye [Kuzey] Irak'ta söz sahibi olma, "borusunu öttürme" şansını 1 Mart 2003 günü yitirmiştir, o hayati önemi haiz inisiyatif o gün kaybedilmiştir. Geçmiş ola. Irak esaki Irak değil, Talabani eski Talabani değil, Barzani eski Barzani değil, ABD eski ABD değil.

Ama [halâ, maalesef] eski düşünce kalıplarına sıkışıp kalmış durumdayız. Bu kalıplardan kast ettiğim, Soğuk Savaş döneminde geçerli olan, Berlin Duvarı'nın yıkıntıları altında kalan kalıplardır. Dünyanın siyah ve beyaz renklerden ibaret olduğu, "iyi"nin "kötü"ye karşı durduğu, iki dünyanın demir bir perde ile birbirinden ayrıldığı ve art kalanların üçüncü dünyayı oluşturduğu o antik zamanlara ait, antik, küflenmiş, çürümüş düşünce kalıpları. "Ya benimsin ya kara toprağın", "ya bendensin ya ondan" lafları o zamanlara ait. İşte tam da bu yüzden oğul Bush'un bunları sarf etmesi bu kadar korkutucu.

Ortadoğu'da her şey, ama her şey 2003'te değişti. Bir daha eskisi gibi olmayacak. Eski politikalar, stratejiler, manevralar artık geçerli değil. Yenileri gerekiyor. Bunu görme vakti çoktan geçti. Göremeyenler her fırsatta "arabuluculuk" yapmaya çalışarak "bağımsız dış politika" icra ettiğini sanıyor.

PKK eylemlerinin hız kazanması sonucu hükümetin ses tonu son dönemde oldukça yükseldi. ABD Büyükelçisi Ross Wilson'la ufak bir atışma, "kimseyi dinlemeyiz", "dünya İsrail'e bir şey demiyor, bize neden yamuk yapıyor" gibi çıkışlar vesaire. Kendi içini bile doldurmaktan aciz söylemler, nerede kaldı bir anlamlarının olması...

Her şeyden önce şunu tespit etmeliyiz: Mevcut konjonktürde Irak'a yapılacak geniş çaplı bir harekat en başta Türkiye'ye zarar verir. "Mevcut konjonktür"ün altını kalın kırmızı kalemle çizeyim hemen. Bu, başka bir yazının konusu olsun.

26 yaşındayım, gencim ve politikaya, askeriyeye ilgi duyuyorum. Ve içtenlikle belirtmek istiyorum ki, AKP hükmetine minnettarlık duyuyorum.

"Kriz nasıl yönetilmez", "devlet yönetim kademesinde eşgüdüm nasıl sağlanmaz", "dış politikada manevra alanı nasıl kısıtlanır" konularında beni bilgilendirdikleri için.

Ben son dönemde birden alevlenen bu sınır ötesi harekat tartışmalarının nedenini, iki ayrı teorimin kombinasyonuna dayandırıyorum. Özetlemek gerekirse:

1. Hükümet bugün Cengiz Çandar'ın yazısında belirttiği gibi tabana yönelik popülizm yapıyor olabilir. Parti tabanından yükselen rahatsızlık sinyalleri, tabanı bir arada tutma ve ufuktaki genel seçim + Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi, özellikle İsrail karşıtı yoğun söylem ile puan toplama gayesi bulunabilir. Bu amaçlar, sert volümlü söylemlerin, yoğun [gibi görünen] diplomatik trafiğin nedeni olabilir.

2. Özellikle malum medya grubunda son zamanlarda harekata yönelik çok fazla "gaza getirici" haberler çıkıyor. Örneğin en son bugün Hürriyet'te yer alan ve bir internet forumundaki Google Earth kaynaklı yarı-amatör analizi, "istihbarat raporuna göre Kandili bombalamak 5 dakika!" diye sunan haber veya "Genelkurmay'a harekat planı yapması için yetki verildi" gibi saçmalık sınırlarını zorlayan haberler gibi. Kamuoyunun, gerçekleşmeyecek ya da en fazla hava saldırısı veya özel kuvvet cerrahi operasyonu gibi mahdut hedefli olacak bir harekata dair büyük beklenti içine sokulup, heyecanlandırılıp, beklentiler boşa çıkınca büyük hayal kırıklığına uğratılması hedeflenmiş olabilir. Bu durumda oluşacak büyük hayal kırıklığı, kısa sürede büyük nefrete dönüşerek hükümetin iktidarda kalmasını zorlaştırır ve [erken seçim olsun olmasın] AKP'nin tekrar iktidara gelmesini zora sokabilir. Hatta bu komplo teorisini biraz daha ileri götürerek cumhurbaşkanlığı seçimleriyle direkt alakalı olduğunu bile ileri sürebilirim. Erdoğan'ın parti tabanındaki hakimiyetinin ve prestijinin, bu bahsettiğim hayal kırıklığı sonucu sarsılması şaşırtıcı olmaz.

Hükümetin ölçüsüz, hesapsız ve zaman zaman mantık sınırlarını zorlayan söylemlerinin Türkiye'nin bölgedeki ağırlığına zarar vermesi, manevra alanını kısıtlaması ise en vahim durumdur. Bu da, başka bir yazının konusu olsun.

Ancak şu da var ki, rahatsızlık sinyali veren tek taban AKP'ninki olmayabilir.

Allah şu zor günlerde milletimize sabır, askerimize güç versin. Ne diyebilirim ki. Bu da geçer ya hû!

Etiketler: , , , , , ,