07 Nisan 2009 Salı

Haftalık Bakış #4: Saldırı Helikopterleri: Quo Vadis?


Saldırı Helikopterleri: Quo Vadis?

126 adet çok rollü savaş uçağı ihalesi ile askeri havacılık çevrelerinin ilgisinin üzerinde olduğu Hindistan, Mart ayının son haftasında bir başka önemli projeyi –şimdilik- iptal ettiğini duyurdu.

İptal edilen proje, Hint Hava Kuvvetleri (HHvK) envanterindeki Mil Mi-35 Hind’lerin yerini almak ve özellikle sorunlu Keşmir bölgesinde silahlı devriye görevlerini ifa etmek üzere, yüksek irtifa kabiliyetini haiz saldırı helikopterlerinin tedariğini kapsamaktaydı. Toplam 22 helikopter için yaklaşık 550 milyon Dolar’lık bir bütçe ayrılmıştı. Hint Savunma Bakanlığı’ndan 21 Mart günü yapılan açıklama, projeye teklif veren adayların hiçbirinin, şartname isterlerini karşılayamadığı, yeni bir teknik şartname ile tekrar ihaleye çıkılacağı şeklinde.

Teslimatların 3 yıl içerisinde tamamlanmasının öngörüldüğü projede en son üç aday yarışmaktaydı: Kamov Ka-50; EADS Tiger ve AgustaWestland AW-129 Mangusta. ABD’li üreticiler Bell (AH-1Z King Cobra) ve Boeing (AH-64D Apache Longbow) geçtiğimiz sene Ekim ayında, şartnameyi öne sürerek ihaleden çekilmişlerdi. Hazırlanacak yeni şartnamenin, ABD’li şirketleri tekrar sürece dahil edecek şekilde tadil edilmesi beklenebilir.

Hindistan’ın ayrıca geniş ölçekli bir genel maksat helikopter tedarik süreci devam etmekte: Rus Rosoboronexport firmasından yaklaşık 1 milyar Dolar tutarında 80 adet Mi-17IV alınacak. Ayrıca hava ve kara kuvvetleri için iki pakette toplam 300’den hafif genel maksat helikopterinin tedariği gündemde. Hava kuvvetleri için 134, kara kuvvetleri için 64 adet genel maksat helikopterini kapsayan ilk paket için Teklife Çağrı Dosyası 24.07.2008 tarihinde yayınlandı. Agusta-Westland, Bell (Bell 407), Eurocopter (AS-550C-3), Kazan, Kamov ve McDonnell (MD-500) teklif sundu. İkinci pakette ise, Hindustan Aeronautics Limited (HAL) tarafından geliştirilecek bir helikopter tedarik edilecek.

Hindistan’ın iptal ettiği ihale üzerinden, küresel saldırı helikopteri piyasasındaki mevcut sistemlere, bu sistemlerin nasıl bir evrim geçirdiklerine göz atalım.

Saldırı helikopterlerinin üç ana görevi vardır:

1. Tanksavar,
2. Yerdeki dost birliklere yakın hava desteği,
3. Keşif.

"Tanka karşı en etkili silah başka bir tanktır" sloganı, zırhsavar ve insansız araç teknolojilerindeki gelişmeler nedeniyle eskisi kadar güçlü değil. Ancak yine de güncelliğini uzun süre koruyacak gibi görünüyor. Ne var ki yaklaşık 20 sene öncesine kadar, yani halen piyasadaki tüm saldırı helikopterlerinin ya seri üretimde ya da tasarım masasında olduğu bir dönemde, Avrupa ovalarına akmaya hazır onbinlerce Varşova Paktı tank ve zırhlı aracı hazır bekliyordu. Bu onbinlerce "Kızıl Zırhlı"nın karşısında, NATO’nun 90, 105, 120mm çapında on binlerce namlusu yoktu. Dolayısıyla onları hızlı biçimde durdurmanın yegâne yolu tanksavar füzeleriydi. Füze ise, onu ateşleyecek ve güdecek bir fırlatıcıya ihtiyaç duyar.

Bu durumda şu soruya yanıt aramalıyız: Füzeyi en etkili hangi fırlatıcıdan fırlatırız?

1. Kamyon ve jeep'lerin kasasına monteli lançerlerden: Ucuz çözüm. Mekanize piyade ile birlikte hareket eden araçlar. Yola bağımlıdırlar, arazi kabiliyetleri düşüktür veya yok denecek kadar azdır. Ucuzluk ve basitlikleri sebebiyle çok sayıda temin edilebilirler.

2. Zırhlı ve paletli araçlara monteli lançerler: Nispeten pahalı çözüm. Mekanize piyadelerle birlikte her türlü arazi koşulunda tam zırh korumasında anti tank görevi icra edebilirler. Bir önceki çözümden nispeten pahalıdırlar; nispeten az sayıda üretilirler, ancak tank birlikleri ile eşgüdümlü hareket edebilmeleri sebebiyle mekanize savaş taktik ve stratejilerine daha uygundurlar.

3. Helikopterlere monteli lançerler: A-10, AMX, Su-25 gibi saldırı uçaklarını saymazsak en pahalı çözüm. Helikopterin uçuş masrafı, pahalı aviyonik ve alt sistemlerin idame maliyetleri ve harekatlarının hava koşullarına bağımlı olması eksi özellikleridir. Ancak sürat, elastikiyet ve kesinlik sağlarlar.

1 numaralı seçenek Land Rover ve Mercedes jeep kasasına monteli Milan ve HOT ile HMWVV tavanına monteli TOW'ları,

2 numaralı seçenek Warrior, Bradley, Marder gibi top + güdümlü füze kombinasyonuna sahip; paletli, zırhlı ve piyade taşıyan araçları doğurmuştur.

3 numara için ise farklı alt-seçenekler gerçekleşmiştir:

3a. "Dedicated", yani adanmış tanksavar helikopterleri,

3b. Tanksavar helikopterine dönüştürülen hafif genel maksat helikopterleri

Dikkat edilecek olursa Tiger, A-129 Mangusta ile birlikte Avrupa'da üretilen ilk "dedicated" saldırı / tanksavar helikopteridir. Yani başlangıçtan itibaren salt tanksavar / saldırı görevleri için tasdarlanmışlardır. Bu iki helikoptere kadar Avrupa'daki NATO ülkeleri Gazelle, BO-105, Lynx gibi hafif genel maksat helikopterlerine hedef tespit - teşhis sistemleri ile TOW / HOT gibi tanksavar füzeleri entegre ediyorlardı. Kargo bölümünde yedek füzeler de taşıyan bu helikopterlerin bakım ve idamesi, safkan saldırı helikopterlerine göre daha kolay ve ucuzdu. Kısa sürede çok sayıda füzeyi, safkan tanksavar helikopterleri kadar olmasa bile oldukça etkili biçimde ateşleyebiliyorlardı ve hepsinden önemlisi fazla pahalı değillerdi. Nitekim bu özellikler hatırı sayılır ihracat başarısı kazanmalarını da sağlamıştır (“Fakir adamın saldırı helikopteri”!).

Ne var ki, safkan saldırı helikopterleri, pahalı sensör ve aviyoniklere ihtiyaç duymaktadırlar; işletme ve idameleri pahalı, zordur. ABD Kosova'ya AH-64 Apache filosu gönderirken, risk analizinde tüm pilotları kaybedebileceğini hesaplamış, Apache'lerin harekat bölgesini "yumuşatmak" için MLRS bataryası konuşlandırmış, bölgedeki olası hedefleri ve tehdit alanlarını tespit için bir E-8 JSTARS'ı görevlendirmiş, bölgeye bir miktar tank birliği kaydırmış, C-17'lerle lojistik destek amaçlı 160 sorti uçuş yapmıştır. Sonuç? Harbe hazırlık oranı 60%'dan düşük olmuş, AH-64'ler hiç bir muharebe görevine çıkamamış, ilk uçuşta iki pilotun kaybedildiği bir kaza yaşanmıştır. "Maliyet - etkinlik öyküleri" kitabına girmeyi pek haketmeyen bir sicil...

Bu tabi ki, AH-64'ün kötü, başarısız bir helikopter olduğu anlamına gelmiyor. Bu durum, AH-64 gibi "dedicated" bir saldırı helikopterini doğuran ihtiyaçlar ile doğrudan ilintili. ABD'nin Varşova Paktı zırhlılarını imha etmek için helikopterlere ağırlık vermesinin nedeni, ABD Kara Kuvvetleri, Kara Havacılığı doktrininde gizli. Şöyle ki:

ABD Kara Kuvvetleri, doktrinlerini dünya çapında harekât icra etmek üzere şekillendirmiştir. Bu resmin odağında ise, dünya çapında herhangi bir bölgeye lojistik destek ve imkânların hızlı ve etkin bir şekilde yönlendirilebilmesi bulunur. Savaş ya da savaşı dışı harekâtlarda kullanılacak kara havacılık unsurları, aynı zamanda diğer havacılık birimleri ile eşgüdümlü hareket etmek zorundadır. ABD, Somali ve Kosova’da bu doktrini test etmiş, çıkarılan dersleri, 2001 Afganistan ve 2003 Irak’ta uygulamaya koymuştur. (Kosova’daki Allied Force harekâtına ilişkin ABD Kara Kuvvetleri “Center for Army Lessons Learned” [Kara Kuvvetleri Öğrenilen Dersler Merkezi] komutanlığı tarafından hazırlanan “Tactics, Techniques and Procedures from Task Force Hawk Deep Operations” başlıklı doküman, önemli bilgiler içermekte)

Dolayısıyla, normalde zırhlı araçlara karşı maliyet – etkinlik bazında en optimum çözüm yine zırhlı araçlarken, ABD'yi pahalı, sofistike, bakım ve idamesi masraflı ve zahmetli saldırı helikopterlerine yönelten koşul budur: Hareketlilik. Herhangi bir kriz anında stratejik nakliye uçaklarıyla çok sayıda saldırı helikopteri ve destek ekipmanı taşınabilir, ancak aynı sayıda zırhlı savaş aracının kısa sürede taşınması mümkün değildir.

Yer ateşine karsı dayanıksız (ya da dayanıklılığı düşük diyelim) helikopterlerin olabildiği kadar fazla sayıda düşman zırhlı aracını bertaraf etmesinin yolu, onları uzun menzilden tespit ve teşhis edebilmek, yine uzun menzilden füzeleri ateşleyebilmekle mümkündür. Tel güdümlü füze ideal değildir, zira uzun menzilde tel güdümü, uzun hover süresi, dolayısıyla düşman ateşine maruz kalma tehlikesi demektir. Bu durumda at - unut tipi füzelerin kullanılması gerekecektir. At - unut tipi uzun menzilli tanksavar füzelerinin geliştirme ve üretim süreçleri zahmetli ve pahalıdır, karmaşıktırlar (bkz: Hellfire). ABD savunma sanayii, hele 80'lerdeki aşırı agresif Reagan politikalarının da yardımıyla bu tür bir yükü kaldırabilecek kapasitedeydi; sonuçta AH-64 + Hellfire kombinasyonu ortaya çıkabildi.

Peki Avrupa’yı "dedicated" tanksavar helikopteri arayışına iten sebep nedir?

Burada Eurocopter Tiger’a bakalım: Tiger, sadece bir tanksavar helikopteri değildir. Birden fazla tipte göreve uyarlanabilecek sensör ve silah konfigürasyonuna sahip olmak üzere tasarlanmıştır. Tespiti zor, tespit edilse bile vurulması zor (ince silüet, aktif - pasif koruma tedbirleri, diğer muharebe unsurları ile entegre bilgi dağıtım sistemi gibi), hızlı bir helikopter üzerine, eskort, hafif destek ve tanksavar görevleri için farklı sensör ve silah yüklerinin taşınabilmesi amaçlanmıştır. Tiger, olası bir savaşta ön hatların gerisine hızlıca sarkıp tabiri caizse "pinpoint" yani nokta saldırılar yapıp ayni süratle geri dönmek için tasarlanmıştır. Diğer görevleri arasında NATO zırhlı ve mekanize konvoylarına refakat, hafif silahlı keşif bulunmaktadır. Bu kadar geniş bir görev yelpazesi, başlangıçta AH-64 için düşünülmemiştir örneğin: Apache, Fulda Ovası’nda Sovyet / Varşova Paktı zırhlılarını vurmak için doğmuştur.

İtalyan A-129 Mangusta'nın başlangıçta makineli topsuz olarak üretilmesini de sağlayan etkenler benzerdir. Çünkü kısa / orta menzilli tel güdümlü tanksavar füzeleri taşıyan, manevra kabiliyeti yüksek olmayan genel maksat helikopterlerinin, gelişmiş mobil Sovyet alçak irtifa / kısa menzil hava savunma sistemleri (örneğin ZSU-23-4 Shilka) karşısında fazlaca şansı yoktu. Bir tanksavar helikopterinin makineli top kullanacak kadar Sovyet ileri hatlarına yaklaşabilmesi olanak dışıydı. Tek amaç vardı: hızlı ol - vur - hızlıca kaç.

Demir Perde’nin öte yanında da farklı ihtiyaçlar farklı çözümleri dikte ettirmekteydi.

Sovyetler Birliği’nde Mi-24 (NATO kod adı Hind) saldırı helikopterinin yerini alacak yeni nesil saldırı / tanksavar helikopteri projesi için, iki Rus helikopter üreticisi, tasarım özellikleri açısından önemli farklılıklar arzeden iki aday sundular: Mil Mi-28 (NATO kod adı Havoc) daha klasik bir görünümdeyken, Kamov Ka-50 (NATO kod adı Hokum) koaksiyel rotoru, tek kişilik kokpiti ile daha sıradışı bir konfigürasyona sahip idi. Bu iki helikopterin de geliştirilmesine 1970’lerin ortalarında SSCB Savunma Bakanlığı’nın aldığı karar doğrultusunda başlanmıştı. Mi-28’in ilk versiyonu “Proje-280” Aralık 1976’da, Ka-50’nin ilk modeli V-80 ise Ocak 1977’de ortaya çıktı.

Kamov Ka-50 tasarlanırken aslında üç farklı rotor konsepti düşünülmüştü: V-50 (zıt yönlerde dönen yan yana iki rotorlu), V-80 (eşeksenli / koaksiyel) ve V-100 (bir adet ana rotor ve bir adet itici rotor). Kamov firması mühendisleri koaksiyel rotor tasarımı konusundaki tecrübelerine binaen V-80 çözümünü tercih ettiler. Hokum’un bir başka karakteristik özelliği olan tek kişilik kokpit ise taktik bir yorumun sonucuydu. Kamov tasarımcılarına göre bir saldırı helikopteri hedef veya harekât bölgesine gidene kadar tespit edilmemek ve / veya vurulmamak için çok alçak (5-50 m) irtifalardan uçmak zorundaydı. Bu alçak uçuş esnasında silah operatörünün her hangi bir fonksiyonu bulunmuyordu. Hedef / harekât bölgesine gelindiğinde ise saldırı helikopterleri genelde aniden irtifa kazanıp atış pozisyonuna geçiyor, silah atış parametrelerini sağlamak için uygun pozisyon paternine giriyordu. Uçuşun bu aşamasında da pilotun uçuştaki dominant etkisi azalıyordu. Bu tespitlerinin ardından Kamov mühendisleri iki pilotun işini kombine edebilecek bir konfigürasyon tasarlamak üzerinde yoğunlaştılar, bu biraz da teknik bir zorunluluktan kaynaklandı, çünkü koaksiyel rotor düzeninden dolayı helikopterin ağırlığı bariz biçimde artmıştı, bu ağırlığı yeterli performansta uçurmak için de daha büyük (ve dolayısıyla daha ağır) motor takılması gerekmişti. Tek mürettebatlı saldırı helikopteri için otomatik hedef tespit teşhis sistemleri gerekliydi ve bir yandan da bu sistemler tasarlandı.

İhtiyaçların özgünlüğünün çözümlerin özgünlüğünü doğurmasına güzel bir örnek...

Ne var ki Soğuk Savaş sona erip üstüne 1991 Körfez Savaşı’nda özellikle AH-64'ün üstlendiği görevler görülünce saldırı helikopteri doktrininin değişime uğraması kaçınılmaz oldu. Saldırı helikopterlerinin tanksavar ve keşif ile birlikte başat görevlerinden olan yakın hava desteğinin önemi ve kapsamı arttı; arttığı yetmezmiş gibi karmaşıklaştı.

Körfez'de Apache'ler tanksavar rolünün yanında sabit üs ve tesislerin imhası, hafif zırhlı ya da zırhsız düşman hareketli unsurlarının vurulması gibi görevlerde sıklıkla kullanıldılar. Makineli top ve güdümsüz roket gibi başlangıçta ikincil olarak düşünülen silahlara çok fazla iş düştü. T-72, BMP, BTR’lerin yanı sıra hedef vizörüne makinalı tüfek monte edilmiş Toyota arazi araçları, bir apartmanın bodrum katındaki cephanelik, ara sokakta pusu hazırlığındaki sivil giyimli şahıslar girmeye başladılar. Üzerinde uçulan bölgeler geniş Avrupa düzlüklerinden dağlık, ormanlık, bazen çöl arazilere, ama ekseriyetle şehirlere, meskûn mahallere kaydı. Helikopterler, Shilka'larla, Tunguska'larla değil, Doçka'larla, RPG'lerle, SA-7'lerle, PKM'lerle boğuşmaya başladılar. Pahalı sensörlerin yapacağı fazla bir şey yoktu, çünkü onları taşıyan helikopterler 12.7, 14.5mm çapındaki mermilere belli bir seviyeye kadar tahammül edecek şekilde tasarlanmıştı.

Artık modern orduların saldırı helikopterleri, İHA’lar, taktik savaş uçakları, yerdeki keşif veya muharip unsurlar ile eşgüdümlü hareket etmek zorunda. Taktik veri linkleri, güvenli uydu veri terminalleri, müşterek muharebe sahası resmi, C4ISR (Command, Control, Communications, Computers, Intelligence, Surveillance, Reconnaissance; Komuta, Kontrol, Muhabere, Bilgisayar, İstihbarat, Gözetleme, Keşif) gibi kavramlar, “mantra” haline geldi: Ne kadar çok söylenirlerse o kadar güçlü ve büyülü oluyorlar. Ancak bu durum, “ağ”ın önemini azaltmıyor.

Her bir unsur, ancak diğer unsurlar ile bu ağ içerisinde uyumlu çalışırsa etkin olabiliyor.

Ve özgün ihtiyaçlar, özgün çözümleri gerektiriyor...


Etiketler: , , , , , , , , ,

24 Mayıs 2006 Çarşamba

Saldırı Helikopterleri: Nereden Nereye?


Zırhlı birlikleri durdurmanın en etkili yolu nedir?

"Tanka karşı en etkili silah başka bir tanktır" mottosunu, tümüyle reddetmeksizin, bir kenara bırakmalıyız. Zira Soğuk savaş yıllarında Avrupa ovalarına akmaya hazır onbinlerce Varşova Paktı tank ve zırhlı aracı hazır bekliyordu. On binlerce "Kızıl Zırhlı"nın karsısında 90, 105, 120mm çapında on binlerce namlu yoktu. Dolayısıyla onları hızlı biçimde durdurmanın yegane yolu tanksavar füzeleriydi. Füze ise, onu ateşleyecek ve güdecek bir fırlatıcıya ihtiyaç duyar.

Bu durumda su soruya yanıt aramalıyız: Füzeyi en etkili hangi fırlatıcıdan fırlatırız?

1. Kamyon ve jeep'lerin kasasına monteli lançerlerden: Ucuz çözüm. Mekanize piyade ile birlikte hareket eden araçlar. Yola bağımlıdırlar, arazi kabiliyetleri düşük veya hiç yoktur. Ucuzluk ve basitlikleri sebebiyle çok sayıda temin edilebilirler

2. Zırhlı ve paletli araçlara monteli lançerler: Nispeten pahalı çözüm. Mekanize piyadelerle birlikte her türlü arazi koşulunda tam zırh korumasında anti tank görevi görebilirler. Bir önceki çözümden nispeten pahalıdırlar, nispeten az sayıda üretilirler, ancak tank birlikleri ile es güdümlü hareket edebilmeleri sebebiyle zırhlı savaş doktrinine uygundurlar.

3. Helikopterlere monteli lançerlerden: saldırı uçaklarını saymazsak en pahalı çözüm. Helikopterin uçuş masrafı, pahalı aviyonik ve alt sistemlerin idame maliyetleri ve harekatlarının hava koşullarına bağımlı olması eksi özellikleridir. Ancak sürat ve kesinlik sağlarlar.

1 numaralı opsiyon Land Rover ve Mercedes jeep kasasına monteli Milan ve Hot ile HMWVV tavanına monteli TOW'lari,

2 numaralı opsiyon Warrior, Bradley, Marder gibi top + güdümlü füze kombinasyonuna sahip, paletli, zırhlı ve piyade taşıyan araçları doğurmuştur.

3 numara için ise farklı alt-opsiyonlar gerçekleşmiştir:

3a. "Dedicated" tanksavar helikopterleri

3b. Tanksavar helikopterine dönüştürülen genel maksat - hafif helikopterler

Dikkat edilecek olursa Tiger, A-129 Mangusta ile birlikte Avrupa'da üretilen ilk "dedicated" saldırı / tanksavar helikopteridir. Bu iki helikoptere kadar Avrupa'daki NATO ülkeleri Gazelle, BO-105, Lynx gibi genel maksat helikopterlerine hedef tespit - teşhis sistemi ile TOW / HOT gibi tanksavar füzeleri entegre ediyorlardı. Kargo kompartmaninda yedek füzeler de taşıyan bu helikopterlerin bakim ve idamesi, "dedicated" saldırı helikopterlerine göre daha kolay ve ucuzdu. kısa sürede çok sayıda füzeyi, "dedicated" tanksavar helikopterleri kadar olmasa bile oldukça etkili biçimde ateşleyebiliyorlardı ve hepsinden önemlisi fazla pahalı değillerdi (bu özellik hatırı sayılır ihracat başarısı kazanmalarını da sağlamıştır - fakir adamın saldırı helikopteri).

Pahalı sensör ve aviyoniklere sahip saldırı helikopterlerinin isletmesi ve harekatı gerçekten zor ve masraflıdır. ABD Kosova'ya Apache filosu gönderirken (yanılmıyorsam 24 adetti), risk analizinde tüm pilotları kaybedebileceğini hesaplamış, Apache'lerin harekat bölgesini "yumuşatmak" için MLRS bataryası konuşlandırmış, bölgedeki olası hedefleri ve tehdit alanlarını tespit için bir E-8 JSTARS'ı görevlendirmiş, bölgeye (sayısını hatırlayamadığım) tank tabur(ları) kaydırmış, C-17'lerle lojistik destek amaçlı 160 sorti uçuş yapmıştır. Sonuç? Harbe hazırlık oranı 60%'dan düşük olmuş, AH-64'ler hiç bir muharebe görevine çıkamamış, ilk uçuşta iki pilotun kaybedildiği bir kaza yaşanmıştır. "Maliyet - etkinlik öyküleri" kitabına girmeyi pek haketmeyen bir sicil...[1]

Bu, AH-64'ün kötü, basarisiz bir helikopter olduğu anlamına gelmiyor. AH-64 gibi "dedicated" bir saldırı helikopterini doğuran ihtiyaçlar ile doğrudan ilintili. ABD'nin Varşova Paktı zırhlılarını imha etmek için helikopterlere ağırlık vermesinin nedeni, ABD Kara Kuvvetleri, Kara Havacılığı doktrininde gizli. Su satırlara bakalım [2]:

Army operations require worldwide strategic mobility. Given this requirement, Army forces must have the capability to conduct operations in any environment under any conditions. These conditions include war and other operations. Army aviation doctrine focuses on the integration and synchronization of aviation forces within the framework of the operational concepts of the land component commander. The ability to successfully fight and/or conduct other operations depends on the correct application of the five basic tenets of Army aviation doctrine.

Air assault division aviation brigade. The primary mission of the air assault division aviation brigade is to deploy worldwide on short notice; plan, coordinate, and execute aviation operations as an integrated element of an air assault combined arms team; and find, fix, and destroy enemy forces in joint, combined, or unilateral operations.

Normalde zırhlı araçlara karşı en optimum çözüm yine zırhlı araçlarken, ABD'yi pahalı, sofistike, bakim ve idamesi masraflı ve zahmetli saldırı helikopterlerine yönelten koşul budur: hareketlilik. Herhangi bir kriz anında stratejik nakliye uçaklarıyla çok sayıda saldırı helikopteri ve destek ekipmanı taşınabilir, ancak ayni sayıda zırhlı savaş aracının kısa sürede taşınması mümkün değildir.

Yer ateşine karsı dayanıksız (ya da dayanıklılığı düşük diyelim) helikopterlerin olabildiği kadar fazla sayıda düşman zırhlı aracını bertaraf etmesinin yolu, onları uzun menzilden tespit ve teşhis etmesi, yine uzun menzilden füzelerini ateşleyebilmesidir. Tel güdümlü füze kullanılamaz, zira uzun menzilde tel güdümü, uzun hover süresi, dolayısıyla savunmasızlık demektir. Bu durumda at - unut tipi füzelerin kullanılması gerekecektir. At - unut tipi uzun menzilli tanksavar füzelerinin geliştirme ve üretim süreçleri zahmetli ve pahalıdır, karmaşıktırlar (bkz: Hellfire). ABD savaş sanayii, hele 80'lerdeki aşırı agresif Reagan politikalarının da yardımıyla bu tür bir yükü kaldırabilecek kapasitedeydi; sonuçta AH-64 + Hellfire kombinasyonu ortaya çıkabildi.

Peki Avrupa’yı "dedicated" tanksavar helikopteri arayışına iten sebep nedir?

Öncelikle şurada bir es verelim: Tiger tasarım felsefesi olarak "dedicated" bir tanksavar helikopteri değildir. Birden fazla tipte göreve uyarlanabilecek sensör ve silah konfigürasyonuna sahip olmak üzere tasarlanmıştır. Tespiti zor, tespit edilse bile vurulması zor (ince silüet, aktif - pasif koruma tedbirleri, diğer muharebe unsurları ile entegre bilgi dağıtım sistemi gibi), hızlı bir helikopter üzerine, eskort, hafif destek ve tanksavar görevleri için farklı sensör ve silah yüklerinin taşınabilmesi amaçlanmıştır. Tiger, olası bir savaşta ön hatların gerisine hızlıca sarkıp tabiri caizse "pinpoint" saldırılar yapıp ayni süratle geri dönmek için tasarlanmıştır, diğer görevleri arasında NATO zırhlı ve mekanize konvoylarına refakat, hafif silahlı kesif bulunmaktadır. Bu görev yelpazesi AH-64 için düşünülmemiştir örneğin, Apache'nin görevini belirleyen kıstaslar incelenirse aradaki fark anlaşılacaktır.

Altını çizmek isterim: A-129 Mangusta'nın başlangıçta makineli topsuz olarak üretilmesin de sağlayan etkenler benzerdir. Çünkü kısa / orta menzilli tel güdümlü tanksavar füzeleri taşıyan, manevra kabiliyeti yüksek olmayan genel maksat helikopterlerinin, gelişmiş mobil Sovyet alçak irtifa / kısa menzil hava savunma sistemleri karsısında sansı yoktu. Bir tanksavar helikopterinin makineli top kullanacak kadar Sovyet ileri hatlarına yaklaşabilmesi olanak dışıydı. Tek amaç vardı: hızlı ol - vur - hızlıca kaç.

Soğuk savaş sona erip üstüne 1991 Körfez Savaşı’nda AH-64'ün üstlendiği görevler görülünce saldırı helikopteri doktrininin değişime uğraması kaçınılmaz oldu.

Körfez'de Apache'ler tanksavar rolünün yanında sabit üs ve tesislerin imhası, hafif zırhlı ya da zırhsız düşman hareketli unsurlarının vurulması gibi görevlerde sıklıkla kullanıldılar. makineli top ve güdümsüz roket gibi başlangıçta ikincil olarak düşünülen silahlara çok fazla is düştü.

Somali, Kosova, Afganistan ve en nihayetinde (tekrar) Irak, saldırı helikopterleri için yeni test alanları oldular.

Saldırı helikopterlerinin görev alanı geniş Avrupa düzlüklerinden dağlık, ormanlık, bazen çöl arazilere, ama ekseriyetle şehirlere, meskun mahallere kaydı. Helikopterler, Shilka'larla, Tunguska'larla değil, Doçka'larla, RPG'lerle, SA-7'lerle, PKM'lerle boğuşmaya başladılar. Pahalı sensörlerin yapacağı fazla bir şey yoktu, çünkü onları taşıyan helikopterler 12.7, 14.5mm çapındaki mermilere belli bir seviyeye kadar tahammül edecek şekilde tasarlanmıştı.

Aşağıdaki alıntıya dikkat çekmek isterim [3]:

As for tactical changes, AH-64D missions reverted to traditional close support air operations, while deep penetration attacks were to be fiown only within the new "joint tasking" network. Indeed, only two days after 24 March, APACHEs carried out another deep penetration raid already using these new tactics. The attack was preceded by thorough reconnaissance flown by fixed-wing and unmanned surveiliance platforms, pinpointing hi-risk threat zones. Further, to support the mission a security "ring of steel" was formed around the key terrain to neutralise ali identified threat positions before the arrival of the APACHEs, This included a four-minute artillery bombardment (directed by UAVs) securing a 2km-dia. circle around the objective. Once inside the "Red Zone", the AH-64Ds shifted immediately to an outer ring launching their armament against the pre-designated targets. Once the combat zone was secure, the ground forces moved in, while the APACHEs protected their flanks from an 8km-wide perimeter. The entire mission was coordinated with a flight of US Navy F/A-18 which were cruising overhead, on stand-by call to be directed on to "pop-up" targets by CAS controllers. While this mission itself was not particularly spectacular in results, all of the choppers returned safely to their desert base, clearly proving that these ad-hoc combat adapted tactics were sound. In half a dozen such missions which followed, AH-64Ds destroyed some 200 Iraqi air defence systems, AFVs and artillery pieces, firing 40,000 rounds of 30mm ammunition and over a thousand HELLFIRE and 2.75" HYDRA rockets. Close air support functioned perfectly using the "over-the-shoutder" attack method being "on call" from the ground troops to attack designated targets.

The new tactics also proved themselves adequately in later urban warfare conditions, where AH-64D's flew combat patrols low over the rooftops in southern Baghdad supporting advancing ground forces fighting below.

F/A-18'ler, İHA'lar, bu pasajda geçmeyen ama "olmazsa olmaz" kabilinden OH-58D Kiowa Warrior'lar... "Pahalı" kelimesini tekrar tartışalım mı? Bir helikoptere "pahalı" demek, diğerinin "paha"sını görmezden gelmek olmamalı...

Devam edelim [4]:

Both in Central Europe and the Middle East, the perspective of massed armoured clashes led to the development of dedicated anti-tank helicopters performing the role of specialised flying tank destroyers. In recent years, however, the new emphasis on limited conflicts and "robust" peacekeeping operations on the one hand, and the emergence of the Network Centric Warfare (NWC) mantra on the other have caused attention being rather shifted towards more flexible designs. While anti-tank missions remain important, so now are armed recce, anti-guerrilla warfare and increasingly also operations in urban areas. As a direct consequence of this evolution in roles and missions, the threats which attack helicopters face are aiso changing. More precisely, threats can now assume various forms and be much less predictable than it was previously the case in the framework of a conventional conflict. The US Army has lost a few AH-64s in Iraq, but none of these iosses was due to the main threat - the ZSU-23-4 SHILKA SPAAG - that the APACHE was originally expected to encounter while operating against massed Soviet Army armour at the Fulda Gap. It is the whole issue of helicopter vulnerability and survivability that needs to be critically reassessed.

En son Irak harekatı ve akabinde tırmanan direniş hareketinin doğurduğu taktik ihtiyaçlar göstermiştir ki, güdümsüz roket ve makinalı top taşıyan saldırı helikopterleri, asimetrik savaş ortamında oldukça etkili olabilmektedirler. Yer ateşine karşı dayanıklılık hala çözülmesi gereken bir sorundur ve bu, Apache için bile çözülebilmiş değildir. AH-64'ün personel koruması yüksek seviyededir, ancak kendisi bir "uçan tank" da değildir. Bir helikopter her türlü harekat şartında istenen harbe hazırlık oranını yakalayamıyor, yani başka deyisle istenilen zamanda uçamiyorsa, varsin rotoru bile zırhlı olsun, pek fark yaratamaz.

[1]: http://www.globalsecurity.org/military/library/report/call/call_01-14_intro.htm

[2]: http://www.transglobal-aerospace.co.uk/1-111/chp-1.htm

[3]: “Combat Helicopter Survivability”, Sergio Coniglio, Military Technology: 3 / 2005

[4]: a.g.e

Etiketler: , , , , , , , ,

20 Mayıs 2006 Cumartesi

ATAK İhalesi Algoritması... ya da Kaynak Kodu


Hard diskin derinliklerinden tozlanmaya yüz tutmuş bir eleştiri.. Turkish Defence forumunda saldırı helikopteri ihalesi ile ilgili bir yazımda, espri soslu bir taşlama olarak kodlamıştım, SSM'nin ATAK ihalesinde izleyeceği muhtemel rotayı.. Tabi ki sadeleştirme olağanüstü boyutta, ilaveten eleştirirken haksızlık yapmış olma riskim de mevcut. Ancak aşağı yukarı 10 senedir gündem olan ve fakat halâ sonuçlandırılamayan bu proje eleştirilmeyi ve yığınla ders çıkarılmasını mecbur kılmakta.

Sonuçta mesele, TSK ihtiyaçları ve SSM (daha doğrusu savunma sanayii) öncelikleri arasında sağlıklı bir denge kurma problemidir. Optimum denge de ancak ve ancak, bazı tavizleri vererek ve bazı konularda (zaman, para, verim vesaire) fedakarlık yaparak sağlanabilir.

Her neyse... İşte "herkesin bildiği çok gizli kaynaklar"dan elde ettiğim ATAK ihalesi algoritması.. Kaynak kodu bir yerde.. Hani şu dünyadaki her kapıyı açan kaynak kodu var ya, onlardan işte...



SSM.Project.Developer.Studio v1.0 by Orko_8 Inc. 2005 - 2006

Attack Helicopter Project v2.0 by SSM


Run ATAK

Result = Atak
// Define the winner

Bidders = Apache, Mangusta, Havoc, Rooivalk, KingCobra, Tigre, BattleHawk
// Define helicopters in the contest

Countries = Turkey, EU, USA, SouthAfrica, Italy, Russia
// Define countries involved

Butce = Bütçe
// Define Butce, sources available

Systems = MilliGorevBilgisayari, Fuze, Avionics, Logistics
// Define critical systems to be considered

IF Turkey Enter EU THEN Atak = Tigre
ELSE Tigre = Trash Can

IF Bütçe = Bütçe*10 THEN Atak = Apache
ELSE Apache = Trash Can

IF importance(logistics) = 0 AND importance(avionics) = 0 AND importance(MilliGorevBilgisayari) = 0 THEN Atak = Havoc
ELSE Havoc = Trash Can

IF mandela.love.turkey > 95% AND sag.goster.sol.vur.turkey = true THEN Atak = Rooivalk
ELSE Rooivalk = Trash Can

IF important.politician.wedding = true AND berlusconi.nikahsahidi = true THEN Atak = Mangusta
ELSE Mangusta = Trash Can

IF turkey.love.cobra.very.much = true THEN Atak = KingCobra
ELSE KingCobra = Trash Can

IF ssm.go.crazy = true THEN Atak = BattleHawk
ELSE BattleHawk = Trash Can Of Helicopter History


IF ArGe.MilliGorevBilgisayari = true AND ArGe.Avionic = true AND ArGe.Systems = true AND Butce <> 95 AND Kararlılık > 95 AND Basiret > 95 AND PlanlamaYeteneği > 95 AND Öngörü > 95 THEN Confirm Atak

ELSE Run ATAK v3.0

END PROGRAM ATAK

Etiketler: , , , , , ,

29 Nisan 2005 Cuma

Türkiye - Rusya Savunma Sanayii İlişkileri: İmkanlar, İhtimaller - I



Rusya ile havacılık alanında yapılacak işbirliği, uluslararası ilişkiler, jeostrateji, ekonomi gibi pek çok farklı hususun etkileşiminin etkisi altında kalacaktır. Burada optimum dengeyi sağlamaya çalışmak önemlidir ve bu dengeyi sağlamak için de objektif, analitik değerlendirme yapmak gerekir. Esasen bu, sadece Rusya ile yapılacak veya yapılması muhtemel bir işbirliği için değil, özelde savunma sanayii, genelde tüm ulusal politikalar için elzemdir.

Eski Sovyet ve Batı / ABD tasarım felsefeleri, metodolojileri birbirinden farklıdır. Okyanusun iki yakasında benzer ihjtiyaçlara, farklı bakış açılarından, kimi zaman benzer ama çoğu zaman farklı çözümler geliştirilmiştir. Kullanılan ölçü biriminden tutun da (Ruslar metrik, ABD’liler emperyal birimleri kullanırlar) bakım prosedürlerine kadar her şey bu farklılıkların yansımasını içerir. Genel olarak Rus tasarım felsefesi üretimi ve bakımı kolay, kısa zamanda ve ucuza çok miktarda üretilebilecek, insan - makine etkileşimini ve ergonomiyi ikinci planda tutan sistemler üzerine yoğunlaşmıştır. Batı yapımı sistemler ise, çoğunlukla gelişmiş alt-sistemlere sahip, dolayısıyla üretim, bakım ve idamesi pahalı, insan – makine ilişkisine önem veren tasarımlara yönelmiştir. Esasen bu farklılığın sebebinin iki bloğun sosyokültürel, coğrafi ve stratejik durumları ile doğrudan alakalı olduğunu düşünüyorum.

Söz gelimi, Batı toplumunda bireyin konumu Doğu toplumuna göre daha güçlüdür. Bireysel hak ve özgürlükler ön plandadır, ülke bireye hizmet eder. Dolayısıyla bireyin yaşam hakkının güvence altına alınması esastır, vazgeçilemez. Bu, doğrudan silah sistemi tasarımına da sirayet etmiş, silahı (yani gemiyi, uçağı, tankı vs) kullanacak mürettebatı koruyacak sistemlere, tespit edilmeyi önleyici veya güçleştirici teknolojilere ağırlık verilmiş, verilen görevi yerine getirmek için mümkün olan en az sayıda askeri tehlikeye atacak (dolayısıyla asgari sayıda mürettebat tarafından kullanılabilecek) sistemler tasarlanmıştır. İnsansız keşif araçlarının, stealth teknolojisinin, menzil-dışı (stand off) hassas güdümlü silahların Batı savunma sanayinde, Rusya’ya göre daha fazla ön planda olması, veya daha doğru bir ifadeyle bu alanlardaki en fazla gelişmenin Batı savunma sanayinde gerçekleşmesi tesadüf değildir. Bunun aksine, doğu toplumlarında bireyin konumu ve önemi, devlete, ülkeye, daha doğrusu bireylerin oluşturdukları bütüne göre geri plandadır. Bireyin hayatı ülke için feda edilebilir, önemli olan, bütünün varlığını devam ettirebilmesidir. Bunun bir uzantısı olarak eski Sovyet silah sistemi tasarımında ve taktik / stratejik planlamalarında, askerin önemi birliklerden geri planda tutulmuştur. Ergonomi, eğitimde ve kullanımda kolaylık, öz savunma gibi konulara bu sebeple öncelik verilmemiştir. Savunacak muazzam bir alanı ve cepheye sürmesi, seferber etmesi gereken devasa bir ordusu bulunan SSCB’nin sofistike, üretimi zor ve pahalı sistemlerden ziyade ucuz, “kaba”, basit tasarımları tercih etmesi doğal bir sonuçtur. 2. Dünya Savaşı’nda traktör fabrikalarında tank üretilmiştir, dünyanın gelmiş geçmiş en çok üretilen savaş uçağı bir Rus tasarımıdır (Il-2 Sturmovik).

Her ne kadar Doğu ve Batı arasında bir köprü konumunda olsa da, en azından askeri anlamda Türkiye, Batı bloğuna dahil bir ülkedir. NATO üyeliği ve dolayısıyla adapte edilen askeri yapılanma, teknolojik altyapı, bakım – onarım – idame – eğitim sistemi Batı askeri felsefesine göre inşa edilmiştir (ancak Türkiye bütün bu bahsettiğim yapılanmayı hazır şekilde alıp adapte etmenin sıkıntısını da çekmiştir, bunun en bariz örneği terörle mücadelede yaşanan zorluklardır). Ancak kişisel görüşüme göre savunma sanayinde hedef, Doğu ve Batı ürünü sistemleri entegrasyon, modernizasyon ve benzeri projelerle kaynaştırabilen, başta elektronik / aviyonik olmak üzere belirli alanlarda uzmanlaşmış bir yapıya kavuşmak olmalıdır.

Saldırı helikopteri projesine gelecek olursak…

Bilindiği gibi Taarruz ve Taktik Keşif Helikopteri (ATAK) Projesi, Savunma Sanayi İcra Komitesinin Ekim 1996’da verdiği kararla başladı. Proje ile ilgili Teklife Çağrı dokümanları (RfP – Request for Proposal) Mayıs 1997’de yayınlandı. Proje sürecinde ilk etapta Boeing AH-64D ve Eurocopter Tigre helikopterleri elendi. Son değerlendirmeye göre birinci sırayı Bell Helicopter Textron AH-1Z King Cobra, ikinci sırayı Kamov / IAI Ka-50-2 Erdoğan ve üçüncü sırayı Agusta A-129I Mangusta almıştı. Buna göre görüşmelere Bell firması ile başlandı. İhale sürecinde yapılan değerlendirmeler, AH-1Z’nin rakiplerine göre daha avantajlı olduğu, Türkiye’nin Ka-50-2’yi pazarlık masasında koz olarak kullanmak istediği yönündeydi.

Objektif bir değerlendirme yapılacak olursa, King Cobra’nın daha avantajlı olduğu yönündeki yorumların gerçeklik payının oldukça yüksek olduğu sonucu ortaya çıkabilir. Zira Türk Silahlı Kuvvetleri’nin terörle mücadele kapsamında yoğun bir AH-1 tecrübesi bulunmakta; bu tecrübe bakım – onarım ve lojistik destek alanlarında da aynı yoğunlukta mevcut. Ayrıca orduda genel olarak Rus kaynaklı sistemlere görece daha mesafeli bir duruşun var olduğu da söylenebilir. Bell firması da bu kozu hem pazarlama hem de müzakere aşamalarında yoğunca kullandı. AH-1Z, bilindiği gibi yeni bir helikopter üretimi projesi değil; ABD Deniz Piyadeleri’nin envanterinde bulunan AH-1W Super Cobra’lar için bir modernizasyon paketi. Türkiye’ye teklif edilen AH-1Z King Cobra, Deniz Piyadeleri AH-1Z’sini baz alan tamamen yeni bir helikopterdi ve üretim yeri sadece Türkiye olacaktı, ayrıca bazı alt sistemler tamamen Türkiye’nin ihtiyaçlarına göre şekillendirilecekti. İhale sırasında AH-1Z uçuş testlerine yeni başlamıştı.

Kamov / IAI konsorsiyumunun Erdoğan ile ilgili genel olarak ön planda sundukları husus, helikopterin İsrail yapımı, dolayısıyla Batı sistemleri ile uyumlu aviyonikleri idi. Helikopter temel Ka-50 Hokum tasarımı baz alınarak geliştirilmiş tandem kokpit konfigürasyonuna sahipti. Ayrıca belirtilen bir diğer husus da helikopterin hem Rus hem de Batı yapımı silah sistemlerine uyumlu olduğu idi. Ne var ki Ka-50-2 projesi, bire bir ölçekli maketten öteye geçememişti. Helikopterin tasarımında baz alındığı Ka-50 Hokum, Rus ordusunda birkaç adet deneme amaçlı envantere girmişti ve henüz seçilmemişti. Tek kişilik mürettebat, koaksiyel rotor düzeni, gövde yanına monteli taretsiz + kısmen hareketli top gibi alışılmadık tasarım özellikleri Türkiye’nin ihtiyaçlarına uymadığından, ATAK şartnamesine uygun Erdoğan geliştirildi. Aslında şahsen ben Erdoğan için “geliştirilmiş”ten ziyade “seçilirse geliştirilecek” ifadesini kullanmayı tercih ederim. Çünkü tandem kokpit yerleşimi ve nihayetlendirilmemiş kokpit camı tasarımı (mürettebat koruması için hayati önemi haizdir), ateş edileceği sırada gövde altına alınan 30 mm top tareti, henüz entegre edilmemiş, dolayısıyla test edilmemiş MIL-STD-1553 veri yolu altyapısı (ki uçağın / helikopterin Batı yapımı silah sistemleri ile uyumlu olması buna bağlıdır) ve henüz test edilmemiş HMOSP elektro optik sistemi gibi noktaları göz önüne aldığımda, Ka-50-2’nin premature bir tasarım olduğu sonucuna varıyorum. Kişisel görüşüm, Kamov / IAI konsorsiyumunun ihale sürecinde İsrail aviyoniği kozuna aşırı güvenmiş olduğu, prototip üretimi, daha ciddi (ve Kara Kuvvetleri bazında güven telkin edebilecek) teknik unsurlara önem verilmesi gibi konuların ihmal edildiğidir. Henüz prototipi dahi uçmamış bir helikopteri seçmek riskli bir karar olurdu, çünkü tam operasyonel hale gelmesi için belirli bir test ve sertifikasyon süreci gereklidir. Gerek helikoterin genel tasrım özellikleri gerekse Türkiye’nin isteklerine göre şekillendirilcek konfügürasyon bu süreci belirgin bir şekilde uzatma potansiyeline sahipti. Ancak Ka-50-2 Erdoğan, savunma sanayi açısından bence en cazip adaydı. Türkiye için özgünleştirme ve entegrasyon / modifikasyon imkanı en yoğun biçimde bu projede bulunmaktaydı. Yalnız burada ATAK projesinde yapılan stratejik hata devreye girmektedir: Türkiye bu projede, tabiri caizse, Amerika’yı yeniden keşfetmeye çalışmıştır. Türk savunma ve havacılık sanayisinin yapabilecekleri ve kapasitesi ile iptal edilen proje beklentileri arasında muazzam bir fark mevcuttur. Seçilecek helikopterin her şeyinin, hem de tam teknoloji transferiyle Türkiye’de üretilmesi hedeflenmiş, bu isteğin sonucunda ortaya çıkan astronomik maliyetler realiteye acı dönüşü sağlamıştır.

Burada Rusya’nın ATAK projesinde son derece cazip teknoloji transferi ve ortak üretim teklifleri sunduğu hatırlanabilir. Ancak sorulması gereken soru, Rusya’dan helikopter veya genel olarak havacılık alanında hangi konularda teknoloji transferi temelli bir işbirliği yapılabileceğidir. En başta aviyonik / elektronik alanında bu söz konusu olamaz, zira eski Sovyet / Rus teknolojisinin Türkiye’de kullanılmakta olan hiç bir savaş platformuna entegrasyonu olası veya en azından ekonomik değildir. Böyle bir transferin rantabl olabilmesi için büyük miktarlarda sistem tedariği / üretimi gerekir ki, bu da sadece askeri yapılanma değil, aynı zamanda ekonomik, siyasi vb alanlarda da çok köklü değişimleri gerektirir. İlaveten Rusya’nın Ka-50-2’yi pazarlarken İsrail elektronik sistemleri ile birlikte sunması da gözden kaçırılmamalıdır. Aerodinamik, motor, roket / füze sistemleri gibi branşlarda ortaklık söz konusu olabilir. Bu, kanımca, zemini araştırılması gereken bir konudur.

Peki Türkiye kendisi aviyonik / elektronik alanlarında belirli bir birikim ve ilerleme sağlayarak bir entegrasyon projesi yürütebilir mi? Evet, kesinlikle evet. Türkiye Atılgan / Zıpkın / Bora ile çok güzel bir entegrasyon projesine imza atmıştır ve artık Hollanda gibi güçlü bir NATO ülkesinde ihracat olanakları araştırılmaktadır. Atılgan / Zıpkın / Bora çok küçük bir adımdır, ancak Türk havacılık ve savunma sanayii de henüz emekleme aşamasındadır. Doğu bloku üretimi bir hava aracının Batı standartlarına uygun hale getirilmesi sistem mühendisliği alanında yoğun bir birikim ve tecrübe ve teknolojik kabiliyet gerektirir. Türkiye helikopter bazlı entegrasyon projelerinde yavaş yavaş deneyim kazanmaktadır, bunun en güncel örneği Yarasa projesidir. Söz gelimi ASELSAN AselFLIR-200, MFD veya devam etmekte olan HEWS projesi de bu alanda atılmış güzel adımlardır. Ancak gerek üretebildiklerimizin çeşitliliği ve niteliği, gerekse bu sektöre ayırabildiğimiz maddi kaynak ve yetişmiş işgücü, Rus yapımı bir saldırı helikopterinin Batı standartlarına yükseltilmesi gibi büyük çaplı bir projeye yetmekten henüz uzaktır.

Gelelim Mi-28 – Ka-50 mukayesesine...

Bilindiği gibi Rusya’nın Mi-24 (NATO kod adı Hind) saldırı helikopterinin yerini alacak yeni nesil saldırı / tanksavar helikopteri projesine katılan bu iki aday, tasarım özellikleri bakımından büyük farklılıklar arzetmekte. Mil Mi-28 (NATO kod adı Havoc) daha klasik bir görünümdeyken, Kamov Ka-50 (NATO kod adı Hokum) koaksiyel rotoru, tek kişilik kokpiti ile daha sıradışı bir konfigürasyona sahip. Bu iki helikopterin de geliştirilmesine 1970’lerin ortalarında SSCB Savunma Bakanlığı’nın aldığı karar doğrultusunda başlanmıştı. Mi-28’in ilk versiyonu “Proje-280” Aralık 1976’da, Ka-50’nin ilk modeli V-80 ise Ocak 1977’de ortaya çıktı. Burada öncelikle Ka-50 üzerine yoğunlaşmak istiyorum:

Ka-50 tasarlanırken aslında üç farklı rotor konsepti düşünülmüştü: V-50 (zıt yönlerde dönen yan yana iki rotorlu), V-80 (koaksiyel) ve V-100 (bir adet ana rotor ve bir adet itici rotor). Kamov firması mühendisleri koaksiyel rotor tasarımı konusundaki tecrübelerine binaen V-80 çözümünü tercih ettiler. Hokum’un bir başka karakteristik özelliği olan tek kişilik kokpit ise taktik bir yorumun sonucuydu. Kamov tasarımcılarına göre bir saldırı helikopteri hedef veya operasyon bölgesine gidene kadar tespit edilmemek ve / veya vurulmamak için çok alçak (5-50 m) irtifalardan uçmak zorundaydı. Bu alçak uçuş esnasında silah operatörünün her hangi bir fonksiyonu bulunmuyordu. Hedef / operasyon bölgesine gelindiğinde ise saldırı helikopterleri genelde aniden irtifa kazanıp atış pozisyonuna geçiyor, silah atış parametrelerini sağlamak için uygun pozisyon paternine giriyordu. Uçuşun bu aşamasında da pilotun uçuştaki dominant etkisi azalıyordu. Bu tespitlerinin ardından Kamov mühendisleri iki pilotun işini kombine edebilecek bir konfigürasyon tasarlamak üzerinde yoğunlaştılar, bu biraz da teknik bir zorunluluktan kaynaklandı, çünkü koaksiyel rotor düzeninden dolayı helikopterin ağırlığı bariz biçimde artmıştı, bu ağırlığı yeterli performansta uçurmak için de daha büyük (ve dolayısıyla daha ağır) motor takılması gerekmişti. Tek mürettebatlı saldırı helikopteri için otomatik hedef tespit teşhis sistemleri gerekliydi ve bir yandan da bu sistemler tasarlandı.

Ka-50’nin tasarımında karşılaşılan bir başka zorluk ise 30 mm otomatik top entegrasyonu idi. Rus zırhlı araçlarında da kullanılmakta olan 2A42 otomatik topunun, alışılageldik saldırı helikopteri tasarımlarında olduğu gibi bir taret içinde burun kısmına monte edilmesi performans açısından büyük sorun potansiyeline sahipti. Zira topun atış esnasında yaratacağı geri tepme etkisi helikopterin uçuş kararlılığını bozmaya yetiyordu. Ayrıca koaksiyel rotor yerleşiminden ve ağırlık merkezinden dolayı top, mekanik aksamı ve mühimmatının yerleşimi konusunda kısıtlamalar mevcuttu. Bu durum, topun, helikopterin yan gövdesine, ağırlık merkezi civarına montajını dikte ettirdi, topun sağ – sol sapması için koaksiyel rotorun “yaw” hareket performansına olan olumlu etkisine güvenildi.

V-80 ve “oğlu” Ka-50, koaksiyel rotor düzenine sahip ilk saldırı / tanksavar helikopter tasarımlarıdır. Tasarım sürecinde karşılaşılan güçlükleri aşmak için değişik ve çoğu devrimsel nitelikte çözümler geliştirilmiştir. Ka-50 pek çok açıdan kendine has bir helikopterdir. Ancak Türkiye ATAK projesinde örneğin çift kişilik Tandem kokpiti, 30 mm taretli otomatik topu şart koşmuştur. Bu ihtiyaçlara cevap vermek için orijinal Ka-50 tasarımında radikal değişiklikler yapılması gerekmiştir. İkinci pilotun ve ekipmanının getireceği ilave ağırlık (hatırlatmak isterim ki Ka-50’de ağırlık tasarrufu amacıyla ikinci pilot elimine edilmişti), alışılmadık bir taret mekanizması (uçuş esnasında helikopterin yan tarafında, atış sırasında helikopterin altına geçen bir tasarım) gibi unsurlar, üzerlerinde çalışılması ve denenmesi (proof of concept) gereken tasarım kalemleridir. Ka-50-2 Erdoğan tasarımının teklif edilmiş olduğu şekliyle ciddi bir tasarım optimizasyonu sürecine ihtiyacı bulunmaktadır. Bu süreç, Kamov ve IAI ve diğer İsrail firmalarının da katılımıyla Türk havacılık ve savunma sanayi açısından son derece faydalı olabilirdi. Ancak:

1. Bütçemiz buna uygun değildir, savunma Ar-Ge’sine ayırabildiğimiz kaynak, her ne kadar artma eğiliminde olsa bile, yetersizdir.

2. Kısıtlı bütçe ile, bir yandan son derece büyük ölçekli diğer projeler devam ederken bu tarz bir girişimi karşılayacak gücümüz bulunmamaktadır.

3. Bu gibi bir projeye soyunmaya yetecek altyapı oluşturulması için azımsanamayacak ölçüde ciddi bir zamana ihtiyaç bulunmaktadır. Ancak KKK’nın saldırı helikopteri ihtiyacı 1990’lı yılların ortalarından beri aciliyetini korumaktadır, hatta asimetrik ve düşük yoğunluklu savaş ortamının yoğunlaştığı günümüzde aciliyet daha da artmış durumdadır.

Teorik olarak son derece güzel bir gelecek vaadeden Ka-50-2 Erdoğan, realitede, hem de 14 Mayıs 2004 SSM kararlarından sonra Türkiye için uygun bir çözüm değildir.

Rus Kara Kuvvetleri’nin Mi-28 saldırı helikopterini seçmiş olması bir kıstas mıdır?

Genel olarak evet, ancak bu bir kaide değil tabi ki. Bir silah sistemi, istisnalar haricinde, üretildiği ülkenin ihtiyaçlarına göre tasarlanır. Tasarımda esas olarak gözetilen kıstaslar, o ülkenin silahlı kuvvetlerinin teknik ve taktik ihtiyaçlarıdır. Yukarıda da değinmiş olduğum üzere Ka-50 ve Mi-28 helikopterlerini ortaya çıkaran da eski SSCB ordusunun ihtiyaçlarıdır. Son derece düz ve basit bir mantık yürütülecek olursa Mi-28’in seçilmiş olması, bu kriterleri Ka-50’den daha iyi sağladığı anlamına gelebilir (ancak mantık yürütme aşamasında basitleştirirken kesinlikten de ödün verdiğimizi unutmayalım). Kendi ülkesinde tercih edilmeyen bir platformun uluslar arası piyasada şansı dramatik ölçüde düşer. AH-56 Cheyenne, F-5G (F-20) Tiger Shark, M-8 hafif tankı vb, bu genellemeye değişik örneklerden.

Nakliye ve genel maksat helikopterinde durum çok daha açık ve nettir kanımca. Türkiye gibi coğrafyasının büyük kısmı dağlık ve ekstrem iklim koşullarına sahip bir ülkenin, hele hele terörle mücadele gibi düşük yoğunluklu savaş ortamında ihtiyacını duyacağı genel maksat helikopteri yüksek performansa sahip olmalıdır. Jandarma Genel Komutanlığı için tedarik edilen 19 (2’si ambulans versiyonu) adet Mi-17 genel maksat helikopteri Güneydoğu Anadolu’da yürütülen operasyonlarda istenilen randımanı verememiş, operasyonel ihtiyaçları karşılayamamıştır. Bu helikopterin bakımında ve idamesinde büyük güçlükler yaşanmış, DSB (Depo Seviyesi Bakım) kabiliyetinin kazanılması bile başlı başına sorun olmuştur. 90’lı yılların ortalarında gündeme gelen Mi-24 alımı ve ilave Mi-17 tedariği, yazımın genelinde vurgulamaya çalıştığım sorunlar sebebiyle gerçekleştirilmemiştir.

Kişisel görüşüme göre teknoloji transferi uzunca bir süre her türlü modern ekipmanı ülkemizde üretmeye yarayacak bir nevi “sihirli değnek” olarak algılanmıştır. Teknoloji transferi amaç değil araç olmalıdır, diğer araçlar arasında özgün Ar-Ge çalışmaları, doğrudan (direk) alım, tersine mühendislik (reverse engineering) diğer araçlar arasında sayılabilir. Bu noktada teknoloji kaynağını Batı / Rus diye sınıflandırmak ne derece doğru olur, bilemiyorum. Clausewitz’in belirttiği gibi “savaş, politikanın başka araçlarla icrasıdır” ve savunma sanayi de bu “araçları” üreten başka bir “araçtır”. Ekonomik sıkıntıları Rusya’yı savunma sanayine yönelik teknoloji transferinde daha esnek ve işbirliğine yakın olmak zorunda bırakmış olabilir. Ancak buradan Rusya ile savunma işbirliğinde “parayı-ver-düdüğü-çal” ilişkisinin geçerli olacağı sonucu çıkartılmamalıdır. Bu konuda bir örnek Çin’in J-11 / Su-27SK ortak üretim projesidir. Rusya ile Çin arasında imzalanan anlaşma uyarınca Su-27SK savaş uçakları Çin’in Shenyang uçak üretim merkezinde üretilecek, ancak motorları Rusya’dan hazır gelecektir, çünkü Rusya Çin’in bu motorları üretmesine izin vermemiş, lisansını satmamıştır. Su-27’de ve yeni geliştirilen J-10 savaş uçağında kullanılan AL-31 Turbofan motoru Çin’e hazır olarak satılmıştır, teknolojisi verilmemiştir (Çin J-10’da kullanılmak üzere kendi WS-10 motorunu geliştirmeye çalışıyor). Görüldüğü gibi teknoloji transferi, yazımın başında da değinmiş olduğum üzere, başta politik ilişkiler olmak üzere pek çok unsurun etkisi altında. A ya da B, her hangi bir ülke her hangi bir C ülkesine sınırsız teknoloji transferi öneriyorsa ya o teknoloji aktüalitesini kaybetmiştir ya iki taraf arasında sarsılmaz derecede kuvvetli stratejik bağlar bulunmaktadır ya da söz konusu teknoloji belirgin bir fark yaratacak nitelikte değildir. Genelde ortak üretim projelerinde teknoloji transferi belirli kalemlerde, nispeten dar çerçeveli gerçekleşir.

Öteden beri Türkiye’nin Doğu ile Batı arasında köprü olma rolünü savunma sanayinde de oynaması gerektiğini savunmuşumdur. Ancak aynı şekilde savunduğum bir başka husus da, savunma sanayinde atılacak adımların titizlikle ve objektif şekilde planlanması, yavaş yavaş ama kararlılıkla (yani sarsılmaz bir iradeyle) ilerlenmesi, belirli alanlar üzerinde yoğunlaşıp mükemmelleşmenin / uzmanlaşmanın hedeflenmesidir. Küreselleşen dünyada ve değişen dengeler çerçevesinde pragmatik ve akla + bilime dayalı savunma politikaları Türkiye’ye misliyle katma değer olarak geri dönecektir. Bu dar çerçevede Türk – Rus savunma ilişkileri, geniş çerçevede Türk savunma sanayi için de geçerlidir.

Etiketler: , , , ,

28 Nisan 2005 Perşembe

Al Khafji Muharebesi (29 Ocak 1991)

29 Ocak 1991 akşamüstü Suudi Arabistan’daki üssünden, SCUD fırlatma bölgelerini tespit etmek için havalanan E-8 JSTARS uçağı, birkaç saat sonra Irak’ın Suudi Arabistan sınırına yakın hatlarında zırhlı birlik hareketi tespit etti. Bu oldukça şaşırtıcı bir tespitti, çünkü radar ekranında oldukça geniş bir birlik hareketi görülüyordu. Iraklılar Suudi Arabistan’ın Al Khafji sınır kasabasına doğru 5nci Mekanize ve 3ncü Zırhlı Tümenleri ile harekete geçmişlerdi: Irak uzun süredir propagandasını yaptığı kara savaşını başlatmak için harekete geçmişti. Al Khafji’ye yapılan bu harekat, Irak’ın tüm I. Körfez Savaşı boyunca planlayıp icra ettiği tek operasyondur. Kamuoyunda fazla dikkat çekmemiş olsa da Al Khafji muharebesi, hava gücünün kara savaşındaki rolü açısından son derece önemli bir hadisedir.

29 Ocak saat 2000’de Al Khafji yakınlarında bulunan Deniz Piyadesi keşif birlikleri, kasabaya doğru ilerleyen ve T-62 ve BMP-1’lerle desteklenen Irak 5nci Mekanize Tümen birliklerini tespit etti. Keşif birimleri ilk teması TOW atışları ile sağladıktan sonra yakın hava desteği talep ettiler (Irak operasyonu desteklemek için herhangi bir hava harekatı düzenleyecek durumda değildi, kara birlikleri hava desteğinden mahrumdu). Deniz Piyadesi ve Hava Kuvvetleri’ne ait 3 AC-130, 2 F-15E, 2 F-16C (LANTIRN donanımlı) ve 4 A-10’dan oluşan CAS paketi bölgeye 2130’da ulaştı. Irak saldırısının bu ilk dalgasının püskürtülmesi birkaç saat sürdü. Irak birlikleri 10 adet T-62 kaybederek Kuveyt’e geri çekildiler. Gece boyunca süren çarpışmalarda ABD güçlerinin kaybı ise dost ateşiyle vurulan 2 LAV aracı ve bu araçlarda bulunan 11 deniz piyadesi oldu.

5nci Mekanize Tümen’inkinden kısa süre başlayan Irak 3ncü Zırhlı Tümeni’nin batıdan gerçekleştirdiği harekat, 2240’da tespit edildi. Bu istikamette bulunan Deniz Piyadesi öncü birlikleri TOW ve makineli tüfek ateşi ile karşı koymaya çalıştılar ve hava desteği talep ettiler. Zira 50 kadar tankın geldiğini tespit etmişlerdi ve Iraklılar oldukça tehlikeli biçimde onları kuşatmaya başlamıştı. 2300 civarında bölgeye ulaşan F/A-18, A-6, A-10, F-16 uçakları ve AH-1 helikopterleri 3 saat boyunca bölgede CAS görevleri icra ettiler. Iraklılar gece 0200 sularında saldırıyı durdurdu ve geri çekilmeye başladı. Kuzeybatıdan 0100 sularında başlayan saldırı ise sabaha karşı yoğun hava saldırısı nedeniyle sonuçsuz kaldı.

Sahil boyunca güneyden ilerleyen 5nci Mekanize Tümen’e ait birimler, orta ve batı hatlardan saldıran birliklerin aksine oldukça başarılı oldu. 29 Ocak gece 2300’de Suudi sınırını geçen bu birlikler AC-130 ve AH-1’lerin yoğun saldırıları altında 13 araç kaybetme pahasına, Al Khafji’nin hemen dışında mevzilenmiş Suudi birliklerini püskürterek kasabaya girmeye başladılar. Kasabayı ele geçiren Iraklılar ile Koalisyon güçleri arasındaki çatışmalar 3 gün sürdü. Durmaksızın süren hava saldırısı ve kuşatma neticesinde Irak birliklerinden Kuveyt’e çekilemeyenler 31 Ocak’ta Suudi ve Katar güçlerine teslim oldular.

Al Khafji Muharebesi, özellikle yakın hava desteği (CAS) konsepti açısından ders sayılabilecek olaylarla doludur:

1) JSTARS sistemi, Irak birliklerinin hareketini önceden tespit ederek etkinliğini kanıtlamıştır. Bu da hava konuşlu yer gözetleme platformlarının ne derece büyük bir kuvvet çarpanı olduğunu göstermiştir. Tüm savaş boyunca JSTARS Irak ve Kuveyt’in taktik ve stratejik resmini çıkararak son derece önemli istihbarat bilgileri sağlamıştır. Burada son derece ilginç olan husus, Körfez Krizi’nin akabinde bölgeye ulaşan E-8 JSTARS mürettebatının daha önce diğer uçaklarla koordineli CAS operasyonu yürütme konusunda hiçbir eğitim almamış olmasıdır. USAF Körfez Savaşı’ndan önce JSTARS’ı sadece bir gözetleme uçağı olarak düşünüyordu, savaş sırasında E-8 komuta kontrol ve erken ihbar görevlerini büyük başarıyla yerine getirmiştir.

2) ABD Deniz Piyadesi birlikleri düşmanı tespit eder etmez hava desteği talep etmişlerdir. Gece harekat yapma yeteneğinin kısıtlı olmasından dolayı temel CAS platformu olan A-10’dan ziyade F-16 tercih edilmiştir. İleri hava kontrolörünün (Forward Air Controller - FAC) sıkı koordinasyonu ile yürütülen bombardımanda yine de dost ateşi vakaları görülmüş, 11 deniz piyadesi dost uçaklardan açılan ateş sonucu hayatlarını kaybetmişlerdir. Bu da ne kadar başarıyla icra edilirse edilsin CAS görevlerinde dost ateşi vakalarının önüne geçmenin zorluğunu gözler önüne sermiştir.

3) Yoğun hava desteğinin kara harekatlarındaki önemi bir kez daha görülmüştür. ABD liderliğindeki Koalisyon uçakları, Al Khafji kasabasını havadan ablukaya alarak Iraklılar’ın takviye almasını önlemiş ve teslim olmalarında büyük rol oynamıştır. Bunun aksine hiçbir hava desteğine sahip olmayan Irak birlikleri hem saldırı esnasında hem de kasabadaki çatışmalarda çok yüksek oranda kayıp vermiştir (Irak güçleri kendilerini hava saldırılarına karşı korumak için havaya rastgele antitank roketi ateşlemek zorunda kalmıştır). 29-31 Ocak arası Al Khafji üzerine sadece CAS görevli 1000’den fazla sorti yapılmıştır.

Yaklaşık 4 gün süren muharebeler sonucunda Al Khafji’ye saldıran Irak birliklerinin kaybı 544 tank, 314 zırhlı personel taşıyıcı ve 425 çekili / kundağı motorlu toptur. Irak ordusunun en iyi birliklerinden birisi olan 5nci Mekanize Tümen tamamen imha edilmiştir. Bu tümenden ele geçirilen ve daha önce İran-Irak Savaşı’nda da bulunmuş bir Iraklı savaş esirinin ifadesine göre; yaklaşık yarım saat süren hava saldırısı, 8 yıl süren savaştan daha fazla kayba yol açmıştır. Çatışmanın ilerleyen günlerinde sadece savaş uçaklarının bölgede görülmesi bile Iraklılar’ın araçlarını bırakıp kaçmasına sebep olmuştur.

Irak’ın Al Khafji kasabasına tam olarak hangi amaçla saldırdığı hala tespit edilememiştir. En çok kabul gören tahmin, Saddam Hüseyin’in, Koalisyon güçlerini bir kara savaşına çekerek yüksek kayıp vermelerini sağlamayı istemesidir.

http://www.afa.org/magazine/Feb1998/0298epic.asp

Etiketler: , , , , , , , , , ,