07 Ekim 2009 Çarşamba

Yunanistan'ın Yeni Savunma Bakanı: Evangelos Venizelos

Yunanistan'daki 4 Ekim erken genel seçimlerinde PASOK, kamuoyu araştırmalarının da ötesinde net bir zaferle tekrar iktidara geldi.

Ekonomik ve sosyal kriz, öğrenci olayları, artan işsizlik gibi faktörler, Yeni Demokrasi Partisi'nin (ND) sonunu hazırladı. Eski Başbakan Kostas Karamanlis, seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından parti başkanlığından istifa etti.

Yunanistan'da 1990'dan bu seçime kadarki süreçte hükümetler şu şekilde kurulmuş (Kaynak: wikipedia)

2009: PASOK, Yorgo Papandreu
2007: ND, Kostas Karamanlis
2004: ND, Kostas Karamanlis
2000: PASOK, Kostas Simitis
1996: PASOK, Kostas Simitis
1993: PASOK, Andreas Papandreu
1990: ND, Konstantin Miçotakis

Çiçeği burnunda Başbakan Yorgo Papandreu, yeni hükümetin Savunma Bakanı olarak Evangelos Venizelos'u atadı.

Evangelos Venizelos kimdir?

wikipedia'ya göre Venizelos, 1 Ocak 1957 Selanik doğumlu. Selanik'teki Aristo Üniversitesi'nde Hukuk lisans, Fransa Paris Üniversitesi'nde yüksek lisans ve akabinde Aristo Üniversitesi'nde doktorasını tamamlamış. Akademisyenlik kariyerinin ardından Yerel Yönetimler Merkezi Komitesi, Yunan Milli Bankası ve Yerel Radyo Komitesi'nin (bizim RTÜK'ün yerel radyolarla ilgilenen muadili) çeşitli görevlerde bulunmuş.

Siyasi kariyerine PASOK'tan Selanik milletvekili olarak başlamış. 1993, 1996 ve 2000 seçimlerinde meclise girmiş. 1993 - 2007 arasında PASOK sözcülüğü görevini yürütmüş, Meclis Anayasa Düzenleme Komisyonu üyeliği yapmış. Ayrıca çeşitli dönemlerde meclisteki Milli Savunma ve Uluslararası İlişkiler Komitesi (KYSEA) ile Kamu Yönetimi, Kamu Düzeni ve Adalet, Avrupa İlişkileri komisyonlarında görev almış.

Bugüne kadar aldığı hükümet görevleri ise şunlar:

Kültür Bakanı: 21.11.2000 - 10.03.2004,
Kalkınma Bakanı: 19.01.1999 - 13.04.2000,
Kültür Bakanı: 25.09.1996 - 19.02.1999,
Adalet Bakanı: 22.01.1996 - 05.09.1996,
Ulaştırma ve Haberleşme Bakanı: 15.09.1995 - 22.01.1996,
Basın Yayın Bakanı ve hükümet sözcüsü: 08.07.1994 - 15.09.1995,
Başbakan Yardımcısı ve hükümet sözcüsü: 13.10.1993 - 08.07.1994

PASOK'un 2007 seçimlerindeki yenilgisinden sonra parti liderliğine adaylığını koymuş ancak 38%'ye karşı 56% oranla şimdiki Genel Başkan Yorgo Papandreu'ya karşı kaybetmiş.

Papandreu'nun, parti başkanlığı konusundaki rakibini, Savunma Bakanlığı gibi önemli bir göreve atamış olması ilginç. Bu konum, Venizelos'un siyasi kariyerindeki yükseliş trendine de uygun.

Venizelos'la ilgili bir başka ilginç not da, kendisinin bir blogger olması. Resmi web sitesinin yanında kişisel bir blog'u da bulunuyor.

Etiketler: , , ,

28 Mart 2008 Cuma

Shame on You!

Bir dışişleri bakanı nasıl konuşmamalı?

Dün CNNTürk’te yer alan bir haber beni kelimenin tam anlamıyla dehşeye düşürdü. Haberi okudukça kan beynime sıçradı desem abartmış olmam.

Söz konusu haber, Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın Hollanda ziyareti sırasında Volkskrant gazetesine verdiği mülakat ile ilgiliydi (Volkskrant gazetesinde yer alan mülakat ve CNNTürk’ün ilgili haberinin metinlerini aşağıda bulabilirsiniz)

Müsadenizle Sn. Babacan’ın CNNTürk’te yer alan sözlerini satır satır okuyayım, satır aralarında gördüklerimi de belirterek:

Hollanda ziyaretini sürdüren Babacan, de Volkskrant gazetesiyle yaptığı söyleşide, Türkiye'nin AB üyeliğinden başka seçeneği bulunmadığını belirtti.

Skandal niteliğinde bir söz, inanılır gibi değil. Avrupa Birliği (AB) üyeliğinin siyasi, ekonomik, askeri ve sosyal açılardan Türkiye için önemi son derece büyüktür. Ancak bu demek olmamalıdır ki, Türkiye’nin AB üyeliğinden başka önünde hiç bir seçenek bulunmamaktadır. Bir devletin bekasını koruması için önünde sadece tek bir seçenek bulunamaz, bir devlet, hele büyük gücü ve hedefleri varsa, her türlü koşulda kendi çıkarlarını azami derecede savunabilmelidir. İşbirliklerini, fırsatları, şans ve şanssızlıkları ve benzer tüm harici ve dahili etkenleri kendi çıkarları için birer vasıta olarak kullanabilmelidir. Başka çaresi olmadığı için değil, kendi çıkarları için en iyisi bu olduğu için AB’ye üye olmalıdır Türkiye. Daha da önemlisi AB standartların bir ülke yönetimi, bir demokrasi bir toplumsal hayat düzenine sahip olmalıdır, AB’ye üyelik konusunu bir at gözlüğü nesnesi haline getirmeden.

AB’nin en önemli ülkelerinden birinde “AB’ye üye olmaktan başka bir şansımız yok” derseniz, o ülkenin yöneticilerinin ve daha da önemlisi halkının, “ne olursa olsun kabul etmeye, her türlü pahaya hazırlar” demelerine de çanak tutarsınız.

Büyük devletin seçenekleri birden çoktur, o seçeneklerden hangisinin seçileceği ve uygulanacağı amaç – araç uyumu ve çıkar meselesinden ibarettir. Seçeneksizlik ya da “başka seçeneğimiz yok” ifadesi, acziyeti, zavallılığı tescillemekten başka bir işe yaramaz.

Türkiye'nin AB üyesi olmasının her açıdan çok önemli olduğunu ifade eden Babacan, bu önemin, Türkiye kadar Kuzey Afrika ve dünyanın öteki Müslüman ülkeleri için de geçerli olduğunu savundu.

Atlantik Bloku’nun İngiltere ile birlikte Avrupa’daki en önemli oyuncularından Hollanda’da dile getirilen bu sözler, ABD’ye çakılan bir selamdan başka bir şey değildir. ABD’ye dolaylı yoldan, “Senin Ortadoğu ile ilgili planların ve hedeflerin için benim AB üyesi olmam hayati önemi haizdir” mesajı verilmektedir. Çok çiğ bir pazarlık girişimidir bu. Bu çiğlik aşağıdaki sözlerle daha da pekiştirilmiştir ne yazık ki.

Dışişleri Bakanı, "Türkiye Müslüman bir ülke olarak Avrupa Birliği ideallerini paylaştığını göstermek, kanıtlamak istiyor. İslam Konferansı Örgütü'nün Dakkar'daki toplantısına katıldım. Orada herkes Türkiye'nin AB üyeliğinin kendileri için de ne kadar önemli olduğunu bana ilettiler. Biz AB'ye üye olarak laiklik, demokrasi ve İslam'ın bir aradaolabildiğini göstermek istiyoruz" diye konuştu.

Çok bayağı bir biçimde Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesi için bir nevi kilit öneme sahip olduğu gizli vurgusu görüyorum bu ifadede. Bu sefer “Müslüman Ülkeler”in Türkiye’nin AB üyeliğine bakış açısından yola çıkılarak, anılan üyeliğin hem Batı hem de Müslüman Ülkeler için iki tarafın da kazançlı çıkacağı bir durum olacağı belirtilmiş.

“Demokrasi ile İslam’ın bir arada olabilirliği” söylemi, ABD’nin Ortadoğu’ya ait politikasının temel argümanlarındandır.

Öte yandan, daha da önemlisi ve daha da vahimi, laik bir cumhuriyet olan Türkiye’nin Dışişleri Bakanı’nın, Türkiye’nin çıkarları açısından bu kadar önemli bir konuda ve bu kadar önemli bir ülkede, tamamen laikliğe aykırı bir söylemde bulunmuş olmasıdır. Türkiye Müslüman bir ülke değildir, Türkiye laik bir ülkedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlarının çok büyük bir çoğunluğu Müslüman’dır. Nokta.

Babacan, Avrupa kamuoylarında Türkiye'nin AB üyeliğine verilen destek ve güvenin azalmasında, Almanya Başbakanı Angela Merkel'in sürekli olumsuz görüşler öne sürmesi, aynı şekilde Fransa'nın yeni Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin de seçimler sırasında sarf ettiği görüşlerin etkili olduğunu belirtti.

Kısmen doğru bir tespit olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de son yıllarda halka yönelik olarak pompalanan ve irrasyonel bir tepkiselliğe neden olan Batı düşmanlığı ve her iki tarafta artan bu irrasyonel çıkışın ilginç bir biçimde birbirini beslediği unutulmamalıdır.

AK Parti'nin kapatılması isteminin "aşırı milliyetçilerle bir güç mücadelesi olup olmadığı" yolundaki bir soruyu yanıtlayan Babacan, bu şekilde bir mücadele tanımlamasına karşı çıkarak, "bunun, farklı güçlerin iktidarının yer değiştirmesi gibi değerlendirilmesinin daha doğru olacağını" kaydetti.

Açık ve seçik bir biçimde Türk yargısının tarafsızlığına gölge düşürülmekte, yargı üzerinde dolaylı yoldan baskı kurulmaya çalışılmaktadır. Yasama organı siyaset üstüdür, taraflar üstüdür. Bu erki bir iktidar mücadelesinde araç ya da unsur olarak tanımlamak akıl almaz bir gaflettir.


Türkiye'nin geçen dönemde bu ülkede yaptıklarını değerlendirdiğini ve asker taleplerine karşılık yakın zamanda yeni bir karar alacağını bildiren Babacan, Afganistan'a uluslararası desteğin şart olduğunu, "bırakıp gitmenin seçenek olmadığını" kaydetti.

Tırnak içindeki ifade birebir ABD söylemidir.

Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak utanç duyarak okuduğum bu söyleşinin gerçek amacının, ABD’ye verilmek istenen siyasi bir mesaj olduğunu, ABD’den AKP’nin kapatılma davasıyla ilgili destek istendiğini değerlendiriyorum.

Shame on you Mr Babacan!




‘Atatürk zou Turkije in de EU willen’

INTERVIEW, Van onze verslaggevers Paul Brill, Eric Outshoorn

gepubliceerd op 27 maart 2008 02:47, bijgewerkt op 02:47

DEN HAAG - De toekomst van Turkije ligt in de EU. En in samenwerking met de NAVO in Afghanistan.

Ali Babacan, de Turkse minister van Buitenlandse Zaken, is een behoedzaam man, die nooit als een olifant door de porseleinkast zal stappen. Maar wanneer de film van Geert Wilders ter sprake wordt gebracht, kiest de in de Verenigde Staten opgeleide diplomaat zijn woorden nog wat voorzichtiger dan normaal.

Omineuze waarschuwingen blijven achterwege. Hij omzeilt de vraag of hij graag had gezien dat de Nederlandse regering een directe poging had ondernomen om vertoning van de film te voorkomen.

‘De vrijheid van meningsuiting is een groot goed, maar tegelijk behoort er respect te zijn voor waarden en religieuze gevoelens’, zegt hij minzaam. Ja, hij heeft er met zijn Nederlandse gesprekspartners over gesproken, en hij waardeert alle Haagse inspanningen om narigheid te voorkomen. Het is volgens hem van groot belang dat de regering openlijk maximale distantie bewaart van de film.

Mochten de emoties her en der toch hoog oplopen, dan zal de Turkse regering niet aarzelen al het mogelijke te doen om ‘de gemoederen tot bedaren te brengen. Dat hebben we ook gedaan in de affaire rond de Deense cartoons.’

Babacan (40) en zijn Nederlandse ambtgenoot Maxime Verhagen tekenden gisteren een overeenkomst die een vaste basis legt voor de uitwisseling van informatie en de ambtelijke samenwerking tussen Ankara en Den Haag. Een intensivering dus van de bilaterale betrekkingen, die meteen kon worden aangewend om enkele dringende internationale kwesties te bespreken. Zoals de onderhandelingen over de beoogde toetreding van Turkije tot de Europese Unie, waarbij Babacan aan Turkse kant de regie voert.

Die onderhandelingen lopen nu bijna twee jaar, en er zit weinig schot in. De grote hinderpaal is de kwestie-Cyprus. Turkije blijft de toegang weigeren aan schepen en vliegtuigen uit Cyprus. In reactie daarop heeft de EU de gesprekken gestaakt over acht dossiers die te maken hebben met handel en transport.

Babacan tilt er niet te zwaar aan. Hij wijst erop dat Ankara de hervormingen die op het terrein van de geblokkeerde dossiers moeten worden doorgevoerd, toch gewoon ter hand neemt. Met dat doel zijn de afgelopen maanden achttien wetswijzigingen gerealiseerd. ‘Met die hervormingen doen we niet alleen Europa een plezier, maar vooral ook onszelf.’ En het betekent dat de betreffende dossiers zeer snel kunnen worden afgewerkt zodra de politieke impasse wordt doorbroken.

U blijft ervan overtuigd dat de toekomst van Turkije in Europa ligt?

‘Absoluut. Er is geen alternatief. Het is heel belangrijk, ook voor andere moslimlanden. Niet alleen in Noord-Afrika, maar ook in de rest van de wereld. Turkije bewijst dat de idealen van de Europese Unie kunnen worden gedeeld door een moslimland. Ik was vorige week op de Conferentie van islamitische landen in Dakar en je hoort daar van iedereen hoe belangrijk het Turkse EU-lidmaatschap voor hen is. Wij laten zien dat islam, secularisme en democratie goed kunnen samengaan.’

De peilingen in Europa én in Turkije laten zien dat de steun voor het Turkse lidmaatschap tanende is.

‘Ja, het vertrouwen in mijn land jegens de EU is verminderd. Bij de verkiezingsstrijd in Duitsland deed Angela Merkel daar voortdurend negatieve uitspraken over. Datzelfde gold voor Frankrijk, toen Nicolas Sarkozy presidentskandidaat was. De Turken voelen zich door die uitspraken niet welkom in Europa.’

De nationale trots is sterk ontwikkeld in Turkije. Kan het wel opgaan in een Unie die de nationale soevereiniteit inperkt?

‘Jazeker. Kijk maar naar Duitsland en Frankrijk, toch ook landen met een sterke nationale identiteit.’

Jawel, maar nu moet de almacht van de staat worden teruggedrongen. Staat dat niet haaks op de leer van Atatürk?

‘We beleven andere tijden, dan is een andere politiek nodig. Als Atatürk nu had geleefd, zou hij Turkije in de EU willen laten opnemen, daar ben ik van overtuigd. Hij wilde ons land moderniseren.’

Er zijn extreem-nationalistische groepen die zich verzetten tegen ontmanteling van die sterke staat. Die ook vinden dat de regerende AKP moet worden verboden.

‘Ik wil dat geen machtsstrijd noemen, maar een verschuiving. Wie heeft de macht? De burgers of slechts bepaalde groepen? We worden democratischer en opener. Dat is niet meer terug te draaien. Ook niet door een memorandum van de strijdkrachten zoals aan de vooravond van de verkiezingen vorig jaar. Ik geloof dat de democratie zal winnen.

‘We zitten in een geweldige overgang en we hebben grote ambities. Dat is moeilijk, maar we kunnen niet én een democratie zijn én er toch speciale regeltjes op nahouden.’

Ander onderwerp: Afghanistan. Is Turkije bereid extra troepen te sturen, eventueel naar het zuiden?

‘Afghanistan is belangrijk voor ons. Nog nooit in onze geschiedenis hebben we zoveel geïnvesteerd in een ander land. We hebben twee keer het bevel gevoerd over de stabilisatiemacht ISAF. We leveren ook een grote bijdrage aan de wederopbouw.’

Glimlachend: ‘Of Turkije nog meer gaat doen, kan ik nu niet zeggen. We hebben de afgelopen tijd onze rol geëvalueerd en we komen snel met een mededeling. Hopelijk nog voor de NAVO-top in Boekarest volgende week. In het algemeen zeg ik: Afghanistan heeft veel steun nodig, en dat nog jarenlang. Weggaan is geen optie.’

http://www.volkskrant.nl/buitenland/article519746.ece/Ataturk_zou_Turkije_in_de_EU_willen

"Atatürk yaşasaydı AB üyeliği isterdi"

27 Mart, 2008 15:27:00 (TSİ)

Dışişleri Bakanı Ali Babacan, ''Atatürk'ün şimdi yaşasaydı Türkiye'nin AB üyeliğini isteyeceğini'' söyledi.

Hollanda ziyaretini sürdüren Babacan, de Volkskrant gazetesiyle yaptığı söyleşide, Türkiye'nin AB üyeliğinden başka seçeneği bulunmadığını belirtti.

Ali Babacan, Atatürk'ün Türkiye'nin modernleşmesini savunduğu için AB üyeliğinden yana olacağını vurguladı.

Türkiye'nin AB üyesi olmasının her açıdan çok önemli olduğunu ifade eden Babacan, bu önemin, Türkiye kadar Kuzey Afrika ve dünyanın öteki Müslüman ülkeleri için de geçerli olduğunu savundu.

Dışişleri Bakanı, "Türkiye Müslüman bir ülke olarak Avrupa Birliği ideallerini paylaştığını göstermek, kanıtlamak istiyor. İslam Konferansı Örgütü'nün Dakkar'daki toplantısına katıldım. Orada herkes Türkiye'nin AB üyeliğinin kendileri için de ne kadar önemli olduğunu bana ilettiler. Biz AB'ye üye olarak laiklik, demokrasi ve İslam'ın bir aradaolabildiğini göstermek istiyoruz" diye konuştu.

Babacan, Avrupa kamuoylarında Türkiye'nin AB üyeliğine verilen destek ve güvenin azalmasında, Almanya Başbakanı Angela Merkel'in sürekli olumsuz görüşler öne sürmesi, aynı şekilde Fransa'nın yeni Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin de seçimler sırasında sarf ettiği görüşlerin etkili olduğunu belirtti.

AK Parti'nin kapatılması isteminin "aşırı milliyetçilerle bir güç mücadelesi olup olmadığı" yolundaki bir soruyu yanıtlayan Babacan, bu şekilde bir mücadele tanımlamasına karşı çıkarak, "bunun, farklı güçlerin iktidarının yer değiştirmesi gibi değerlendirilmesinin daha doğru olacağını" kaydetti.

"Türkiye daha demokratik ve daha açık bir toplum oluyor. Bunu geriye döndüremeyiz" diyen Babacan, bu hükümet döneminde müthiş aşama ve atılımların gerçekleştirildiğini, sonuçta bu mücadelede kazananın mutlaka demokrasi olacağına inandığını, demokrasinin belli kalıp ve kurallar içine kapatılamayacağını kaydetti.

Babacan, Türkiye'nin Afganistan'a askeri desteğini artırıp artırmayacağı sorusu üzerine de, Türkiye'nin kendi tarihinde en çok yatırımı bu ülkeye yaptığını, iki kez Uluslararası Güvenlik Destek Gücü (ISAF) komutanlığını üstlendiğini belirtti.

Türkiye'nin geçen dönemde bu ülkede yaptıklarını değerlendirdiğini ve asker taleplerine karşılık yakın zamanda yeni bir karar alacağını bildiren Babacan, Afganistan'a uluslararası desteğin şart olduğunu, "bırakıp gitmenin seçenek olmadığını" kaydetti.

http://www.cnnturk.com/DUNYA/haber_detay.asp?PID=319&haberID=442255

Etiketler: , , ,

21 Haziran 2006 Çarşamba

Doğu - Batı Enerji Koridorundan AB'ye Demir Atmak...


Cengiz Çandar
Bugün Gazetesi, 21.06.2006


Dikkatlerimiz fazlasıyla Türkiye'nin "Batı'ya demir atması" üzerine odaklaştı.
Gerek dış ve gerekse iç politikaya ilişkin son günlerde gündemi oluşturan tartışmalar ve spekülasyonlar, Türkiye-AB ilişkilerinin durumuna yoğunlaşmış vaziyette. Türkiye'nin Kıbrıs konusundaki tavrından ziyade, "demokrasi programı"nda sebat etmesinin, "AB'deki Türkiye" için bir "olmazsa olmaz" olduğu açık.

Ancak, "AB'deki Türkiye" ya da genel
anlamında "Batı'daki Türkiye" açısından bir de "jeopolitik unsur" var ki ve bununla ilişkili son zamanlarda öylesine önemli gelişmeler cereyan ediyor ki, bunlar fazla dikkat çekmiyor. Oysa, "demokrasi programı"yla birlikte mütalaa edildiği takdirde, Türkiye'nin AB ve Batı şansı açısından belirleyici öneme sahip. Enerji! Ve, Türkiye'nin Batı yönünde bir "enerji transit yolu" olması bakımından özel önemi.

16 Haziran Cuma günü "tarihi" bir gelişme yaşandı ve Türkiye kamuoyu bununla pek ilgilenmedi. Almatı'da Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev ile Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev arasında imzalanan bir anlaşma ile Kazakistan'ın Kaşegan bölgesinden çıkartılan petrolün Baku-Ceyhan boru hattına da bağlanarak sevkedilmesi kararlaştırıldı.

Bu anlaşmayı "siyasi açıdan" ilginç kılan Nazarbayev'in Putin'le görüşmesinden saatler öncesinde Rus liderine "soğuk duş" gibi gelen bu anlaşmaya imza atması. Rus gazetesi Vremya Novostei, Nazarbayev'in "yüzyılın projesi" olarak nitelenen 1768 kilometre uzunluğundaki Baku-Tiflis-Ceyhan boru hattına Kazak petrolünü de bağlamasını "tarihi bir olay" olarak niteledi. Zira, bu, Washington'un "1990'ların sonundan beri lobi gayretlerinin ürün vermesine ve Moskova'nın bunu önleme çabalarının ise başarısızlığına" işaret ediyor. Baku-Ceyhan, Kazakistan'ın petrol ihracı için üçüncü, Rusya'yı by-pass edeceği ikinci yol olacak.

Elbette daha gidilecek uzunca bir yol var. Kazakistan'ın bu yolla petrol ihracatı 2007'de başlayabilecek ve başlangıçta 7 milyon ton gibi hayli mütevazi miktarda olacak. Bu rakamın yılda 20 milyon tona çıkarılması hesaplanıyor. Kazak petrolünün Rusya'dan geçerek sevkedilen miktarı yılda 67 milyon ton. Dahası, Hazar'ın doğu ve batı kıyıları arasında 800 kilometrelik bir boru hattı döşenmesi ve petrol depolama tesislerinin yapımı gerekiyor; bu da 4 milyar dolarlık bir maliyet.

Ne var ki, 2015 yılında Kazakistan'ın yılda 150 milyon ton petrol ihraç edebilecek kapasitede olacağı hesaplanınca, "stratejik bakımdan" Kazakistan-Azerbaycan anlaşması özel bir önem kazanıyor. Söz konusu tarih, Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğinin gerçekleşmesinin beklendiği aşağı yukarı tarih. Not edin...

Böylece, "Hazar-Karadeniz ekseni" bir "güvenlik ekseni" olarak Batı dünyasının "radar ekranı"na giriyor ve bu nedenle Türkiye'nin bir "Karadeniz ülkesi", ayrıca bir "Kafkasya denkleminin siyasi oyuncusu" olarak da "özel rolü" ortaya çıkıyor.

Bu arada, İran'ın odağında bulunduğu gelişmeler de, merkezinde "enerji"nin bulunduğu "stratejik çekişmeler"le ilgili. New York Times'da dün "The Race for Iran" (İran için Yarış) başlıklı Flynn Leverett'in yazısının şu satırları dikkate değer:

"Dünya, İran ile nükleer görüşmelerin yeniden başlatılmasına ilişkin siyasi manevraları -bu kez Amerika'nın da katılmasıyla- izlerken, Amerika, Rusya ve Çin arasında başlamış olan daha geniş ölçekli stratejik rekabeti pek az kişi izliyor. Bu rekabet, nihai olarak, sadece İran'ın nükleer faaliyetlerinin yönünü değil aynı zamanda onun Ortadoğu'da ve ötesindeki ekonomik, siyasi ve askeri rolünü de belirleyecek. Sonuç, İran'ın muazzam petrol ve doğal gaz rezervleri üzerinde hangi ülkelerin üstünlük sağlayacağına bağlı duruyor... İran, Suudi Arabistan'ın ardından dünyanın kanıtlanmış en büyük ikinci konvansiyonel ham petrol rezervlerine, ve Rusya'nın ardından, dünyanın ikinci doğal gaz rezervlerine sahip. Görece olarak düşük üretim seviyeleri, İran'ı, önümüzdeki yirmi yıl içinde gerek petrol ve gerekse doğal gaz ihracatını büyük ölçüde arttırma potansiyeli taşıyan pek az ülkeden biri haline getiriyor.

Bu dönem zarfında dünya ekonomisi enerji ihtiyaçları için artan ölçüde Ortadoğu ve eski Sovyetler Birliği'ne dayanacak. İran'ın bir hidrokarbon süpergücü olarak statüsü ona daha da büyük stratejik önem kazandıracak. Buna konumu, (Ortadoğu'da en büyük olan) 70 milyonluk nüfusunu ve bölgesel önderlik ihtiraslarını ekleyin; İran'ın gelecekteki uluslararası rolü inkar edilemezdir."

Doğru. Peki, ya yanıbaşındaki Türkiye'ninki? En az onun kadar. "Körfez-Akdeniz ekseni" ve "Orta Asya (Kafkasya-Hazar) - Karadeniz ekseni"ni müştereken Batı'ya bağlayan tek coğrafya Türkiye.

İran, bir yandan Rusya ve Çin desteği için Şanghay gruplaşmasına kur yapıyor, diğer yandan Baku-Ceyhan boru hattına bağlanma taleplerini dillendiriyor. Türkiye'de "stratejik düşünüldüğü" takdirde, geleceğin ülkemize önemli bir potansiyel ve rol sunduğunu görebiliriz...

Etiketler: , , , , , ,

23 Mayıs 2005 Pazartesi

İtalya; Avrupa'nın Gerçek Hasta Adamı




The Economist'in son sayısının kapak konusu İtalyan ekonomisi ile ilgili ve seçilen başlık da bir o kadar çarpıcı.. İnsan ister istemez "nereden nereye" diyor; ben şahsen "keser döner sap döner, gün gelir hesap döner" diyorum..



The real sick man of Europe; Italy

Italy's economy is stagnant, its businesses depressed--and its reforms moribund

IT WAS Tsar Nicholas I of Russia who reputedly coined the phrase, to describe the Ottoman empire. Since then, many other countries have been called "the sick man of Europe". In the 1960s and 1970s, a strike-prone, slow-growing Britain was the favourite. In the 1990s the title passed to Germany. Now a new patient has emerged: Italy.

For a while, the country's ills have seemed merely part of those of the wider euro zone, whose poor performance has reflected the sluggishness of its three core economies, Germany, France and Italy, which account for 70% of euro-area GDP. All three suffer from Europe's familiar troubles of excessive labour- and product-market rigidities, too high public spending and taxes, and too much regulation. Yet last week's news that Italy fell back into recession in the first quarter of 2005, while France and Germany picked up, suggests that Italy has even graver problems than the bigger two.

Those problems are spread wide across the economy, business and politics. As this week's OECD report on Italy highlights again, the country's slow economic growth mainly reflects its structural failings. The miracle years of the 1950s and 1960s created an economy that depended heavily on small manufacturing firms, many of them concentrated in the north and in such specialist areas as textiles, furniture, machine-tools, food-processing and white goods. Such companies needed a low cost-base to sustain competitiveness; in times of inflation, this was secured by devaluations of the lira. That get-out is no longer available now that Italy is using the euro.

It also happens that these industries are the ones most vulnerable not just to competition from the rest of Europe, but increasingly from Asia, notably China. It is no surprise that Italy's textile firms are in the forefront of those demanding new protection from Brussels against Chinese exports. Makers of furniture and white goods are suffering similarly. And Italian companies are losing market share to Chinese rivals not just in Europe but in world markets too.

No wonder businessmen in Italy are feeling ever more pessimistic. Even as they struggle to cope with a somnolent economy, they can also point to a string of recent steps that have undermined their own confidence as well as that of foreign investors ()see page 74. Things began to go visibly wrong two years ago when trouble (still unresolved) erupted at Fiat, the country's flagship carmaker, and when Italy's retail banks arrogantly sold high-risk bonds to their customers as if they were safe. The bonds were issued by Argentina and by two Italian firms, Cirio and Parmalat. The country defaulted, while the two food groups went bust. The fraud that brought down Parmalat showed that Italy's system of corporate governance was rotten. The regulatory response, though quick at first, became sluggish once politicians thought a crisis had been averted. Although Parmalat has been rescued, prosecution of those who nearly destroyed it has been less than zealous.

Corporate governance continues to suffer big reverses, none bigger than the ousting last week by the government of Vittorio Mincato, boss of Eni, the world's sixth-largest oil-and-gas company. Not only was this talented and apolitical manager replaced by somebody who knows nothing of the industry (Paolo Scaroni, boss of Enel, Italy's electrical utility); but also that ignorance is now shared by Eni's entire board. The political nature of Mr Scaroni's appointment suggests that the government considers any company in which it holds a stake as essentially state-owned and therefore susceptible to political direction. This reverses a slow trend for such companies to become independent of the political graft and favours that once made Italy pay a big premium to borrow in international markets. Mr Scaroni now has a chance to prove that he can resist political interference, just as Mr Mincato did. But Eni's shareholders will be watching nervously to see how the company behaves under its new management. Similarly, foreign investors are waiting to see whether the extraordinary saga of two attempted takeovers of Italian banks by foreign ones ends happily (ie, the foreigners win) or in farce. At this point, the outcome remains hazy, but the Bank of Italy and Consob, Italy's stockmarket regulator, have so far displayed a disturbing mixture of protectionism and sloth.

Where is the government?

Italy's poor performance has not only damaged business; it has also undermined living standards. That is the main reason Italians are turning away from the centre-right coalition led by Silvio Berlusconi that has been in office since 2001. Although Mr Berlusconi got better news from local elections in Sicily this week ()see page 46, other recent elections have confirmed that his government is now deeply unpopular.

The Economist made no bones about its views of Mr Berlusconi in 2001: we argued that he was unfit to be prime minister of Italy. Our case focused on his long history of legal entanglements, plus the jarring conflicts of interest that he faced from being in charge of the government (and so, indirectly, its public television) while controlling almost all of Italy's private television stations. Yet even we conceded one hope: that the businessman-turned-politician might bring in the economic reforms Italy needed and get a grip on the public finances.

Four years on, the Berlusconi government has failed to do even this. Distracted by legal matters, dependent on his fractious coalition partners, Mr Berlusconi has delivered too few reforms (though his personal business interests have prospered). His cure for Italy's public finances has been mostly one-off measures such as tax amnesties; the budget deficit is now ballooning again. He has managed to cut taxes a little, but nothing like as much as he once promised. He has made some changes to pensions and social security, but in general his reform efforts have been too little, too late. And the really bad news is that, were Mr Berlusconi to lose the general election due next spring, the centre-left opposition, led by Romano Prodi, a former prime minister and ex-president of the European Commission, appears not to have any more dynamic economic policy or reforms to offer. Italy's new title could go unchallenged for quite a while.

Etiketler: ,

05 Mayıs 2005 Perşembe

Karadeniz Havzası'nda Küresel Güç Mücadelesi



Sovyetler Birliği'nin yıkılması, Karadeniz bölgesindeki güç dengelerini alt üst etti. Bölgeye kıyısı olan Sovyet uydusu ülkeler, özellikle Bulgaristan, Romanya, Moldova gibileri yüzlerini Batı'ya çevirerek istikameti NATO-AB olarak belirlediler, kabaca 10 yıl gibi bir sürede Atlantik kampının üyeleri olma seviyesine ulaştılar. Güneydoğu Karadeniz'de ise Gürcistan - Azerbaycan ekseni tercihini yaptı, Ukrayna'da tercih yapıldı ve/veya yaptırıldı. Geldik günümüze.. Rusya Karadeniz'de çok küçük bir alana sıkıştı, bölge ülkeleri üzerindeki etkisini (influence) teker teker kaybetmekte, askeri güç bakımından da bölgede üstünlüğü Türkiye - NATO'ya kaptırmış durumda..

Hakimiyet mücadelesinin ABD-Rusya sığlığında olmadığı tesbiti çok önemlidir. Türkiye'nin bu keşmekeşte yerini ve adımlarını sağlam tutması için hayati önemi haizdir. Zira Soğuk Savaş ve ona dair tüm paradigmalar Berlin Duvarı'na ilk çekicin vurulmasıyla tarihe karışmıştır. Artık ittifakların savaşları değil, savaşların oluşturduğu ittifaklar söz konusudur.

Kelimeler bazen hadlerinden fazlasını anlatabiliyor.. Resimler ise "musibet" niteliğinde çok daha fazlasını.. Eğer konu jeopolitik ve jeostrateji ise haritalar bazen inanılmaz bir mesaj-yoğun yapıda olabilmekte.. Buyrunuz bir örnek:



Bu kadar şekille, açıklamayla dolu bir haritaya sadece bir göz atmak bile bölgenin ne menem bir cadı kazanı olduğunu anlamaya yeter..

Bu haritanın sadece Karadeniz Havzası ile ilgili olan kısmına odaklanalım şimdi..

Karadeniz adına yaraşır biçimde bir kara delik olma hüviyeti kazanmakta yavaş yavaş. Gelişen ve geliştikçe enerjiye bağımlılığı artan Çin ve Hindistan gibi güçlerin ilgilerini buraya çekmekte, AB'yi, Japonya'yı, ABD'yi çekim gücüne almakta, mesafeleri kısaltmakta, uzay-zamanı bükmekte. Bölgeye hakim olan ittifak çok önemli bir kale kazanmış olur. Yardımcı rollerde Bulgaristan, Romanya, Ukrayna'nın olduğu bir Türk - İngiliz - Amerikan filminin vizyonda yerini alacağını öngörmek pek de yanlış olmaz diye düşünüyorum. Gişe hasılatından en fazla korkan ülkeler arasında da herhalde Rusya, Çin ve Fransa vardır. Kavganın nesnesi bugün petrol - doğal gaz olsa bile özneler ve cümle yapısı çok da fazla değişmiş değil.

Türkiye'nin inisiyati bulundurduğu KEİK oluşumu burada bence son derece büyük bir önem kazanmakta. Arasında tarihi bir rekabetin bulunduğu Rusya'ya karşı önemi bir koz. Manevra alanı ve etrafındaki çember fazlasıyla daralmış bir Rusya'nın, rahatlamak için Türkiye'ye doğru açılım yapması doğal bir sonuç olacaktır (yardımcı oyunculara yapacağı markajlarla birlikte). Akıllıca değerlendirildiği takdirde bu açılımlar Türkiye'nin elini kuvvetlendirebilir. Artık öyle bir dünyadayız ki rakipler aynı zamanda partner de olabiliyor.

Örnek #1: Çin'e silah ambargosunun kalkması için yoğun çaba gösteren AB, Sudan'da bu ülkeye yoğun baskı uygulamış, Sudan'ın petrol satışının engellenmesi için büyük çaba sarfetmişti. Sudan'ın en büyük petrol müşterisinin kim olduğu da Bilmece #1 olsun..

Yukarıdaki harita üzerine konuşulması, kafa yorulması ve tartışılması gereken daha çok şey var ama kahvem bitti…

Etiketler: , , , ,

Japan, EU Agree To Work Jointly for East Asia Security



By BROOKS TIGNER, BRUSSELS

Worried about Beijing’s growing military strength, Japan is pressing the European Union not to lift its ban on weapon exports to China. Tokyo also seeks a permanent seat on the United Nation’s Security Council to counterbalance China’s influence within that body — a position the European Union says it supports.

Meeting in Luxembourg on May 2, Japanese and EU leaders agreed to pursue a stronger strategic dialogue on challenges to peace and security in East Asia, notably China’s rapid build-up of military power, North Korea’s nuclear weapons program and Taiwan’s perilous relations with Beijing. China’s military expenditures have grown by 10 percent annually since the mid-1990s.

Japanese Prime Minister Junichiro Koizumi urged the European Union to maintain its 15-year-old weapon ban on China, asserting that his country’s view was “very well understood on this question” by EU leaders present at the meeting. “There are delicate problems in East Asia involving North Korea, China and Taiwan,” he said.

Jean-Claude Juncker, Luxembourg’s prime minister and currently head of the revolving six-month EU presidency, said the union would not boost exports to China “in any manner that would threaten Asia’s security” if the ban is lifted.

Though his government aims to get a decision on the ban before its EU presidency ends on June 30, this is increasingly unlikely in view of recent objections by Britain, the Netherlands and Sweden to China’s continuing failure to fully respect human rights. EU sources here now predict the ban will not be lifted before 2006.

Meanwhile, Japan’s recent request for a seat on the five-nation Security Council has become a red-hot political potato. It provoked large protests in mid-April in Beijing, where demonstrators pelted Japan’s Embassy with eggs and stones. While trade and commerce between the two countries have grown steadily in the last decade, their political relations have soured in the last five years due to territorial disputes over small islands, and because of what Beijing sees as Japan’s inadequate apologies for its World War II conduct in China.

Such tensions, combined with Japan’s worries about China’s military intentions in the region, have compelled Tokyo to seek a seat on the Security Council.

Koizumi told Juncker that the situation “needs to be reflected in the United Nations” — a move Juncker said the European Union supports. The council’s five permanent members are Britain, China, France, Russia and the United States.

One EU official told DefenseNews.com on May 5 that the Security Council’s current structure is “very lopsided when you look it. Until recently China’s been a political giant with a dwarf economy, and Japan an economic giant with little political influence. But they’re each reaching parity on both counts, and the Security Council needs to mirror that reality.”

http://www.defensenews.com/story.php?F=826063&C=asiapac

Etiketler: , ,