15 Ekim 2009 Perşembe

Çin Ticari Uçak Pazarı Büyüyecek - Öyle Böyle Değil!

Military & Aerospace Electronics sitesinde yer alan habere göre, Boeing, ticari yolcu ve kargo uçakları alanında Çin'de önümüzdeki 20 yıl için 490 Milyar Dolar'lık bir talep öngörüyor. Şirketin değerlendirmesine göre 2028 yılı itibariyle Çin'in ticari uçak filosu 3 kat büyümüş olacak. 4,610 adet uçaktan bahsediliyor ki, bu da Avrupa'daki toplam ticari uçak sayısına eşit bir filo anlamına geliyor.

Çin'deki tek koridorlu Boeing 737NG muadili uçak pazarının 70% büyümesi ve 2,640 uçaklık bir talebe ulaşması bekleniyor. Çift koridorlu Boeing 787 ve 777 Dreamliner sınıfı için 790 adet söz konusu. 747 muadili büyük uçaklar için 75 civarı bir talep hesaplanmış.

Ticari hava kargo taşımacılığı pazarında ise filonun 4 kat büyüyerek 2028 yılında 300 uçağa ulaşması öngörülmüş.

Çin'in demografik ve coğrafi boyutu, gelişen sanayi ve ekonomisi ile şehirleşme oranı gözönüne alındığında, rakamların muazzamlığı anlam kazanıyor. Bu gelişen pazar sadece uçak üreticileri için değil, motor, bakım & onarım, aviyonik, eğitim & simülasyon gibi sektörler için de büyük fırsatlar anlamına gelmekte.



Boeing projects $400 billion market for new airplanes in China

BEIJING, 28 Sept. 2009 Boeing [NYSE: BA] detailed its 2009 market update for commercial airplanes for China region, forecasting a requirement for 3,770 new airplanes valued at $490 billion over the next 20 years. Over the forecast period, China is and will remain the largest market outside the U.S. for new commercial airplanes.

"China is the world's most dynamic market for commercial airplanes," says Randy Tinseth, Boeing Commercial Airplanes vice president of marketing. "The strong domestic air travel growth in China in the first half of 2009 gives us confidence that the world aviation industry is beginning to recover."

China air travel and air cargo market growth will cause China's fleet to more than triple to 4,610 airplanes by 2028, to about as many airplanes as are operating in Europe today, -- creating more opportunities for designers of avionics systems.

Single-aisle airplanes will account for 70 percent of the new purchases, driven by China's fast-growing domestic market. Single-aisle airplanes such as the Boeing Next-Generation 737 will be the largest category, with 2,640 new airplane deliveries. Demand for intermediate twin-aisles, such as the Boeing 787 Dreamliner and 777, will result in approximately 790 airplane deliveries. When combined, the single-aisle and intermediate twin-aisle market will make up 91 percent of China's total delivery dollars.

Demand will include a limited number of large airplanes (747-size and larger) to connect China with other major world destinations. The market forecast calls for about 75 airplanes in that category.

With China's cargo markets leading the global industry, Chinese freight carriers will add about 300 freighter airplanes by 2028, almost quadrupling its total freighter fleet size.

The Boeing 2009 forecast combines today's market environment with a long-term view that portrays how air transport will be transformed over the next 20 years. It's an outlook that indicates continued strong fundamentals underlying the need for new airplanes -- including economic growth, world trade, aviation market liberalization, and new aircraft capabilities.

The detailed study enables Boeing to better work with airlines to support fleet plans in conjunction with the airlines' future economic growth. The outlook facilitates Boeing's strategic plans to drive the development of new airplanes and the improvement of existing models.

Worldwide, Boeing projects investments of $3.2 trillion for 29,000 new commercial airplanes to be delivered during the next 20 years.
http://mae.pennnet.com/display_article/369478/32/ARTCL/none/EXECW/1/Boeing-projects-$400-billion-market-for-new-airplanes-in-China/?cmpid=EnlDefExecOctober62009

Etiketler: , ,

25 Eylül 2009 Cuma

Uygur Türkleri Hakkındaki Bilgi Talebim - Nihayet!

Dışişleri Bakanlığı'na yaptığım ısrarlı başvuruların neticesinde en sonunda ihtiyacım olan cevap geldi.

Gelen cevapta iki önemli bilgi var:

1. ABD, Türkiye'ye, Guantanamo Hapishanesi'nde tutuklu bulunan Uygur Türkleri'ni kabul etmesi için bir girişimde bulunmamış.

2. Türkiye, bu tutukluları misafir etmek için ABD nezdinde bir girişimde bulunmamış.

Peki bu ne anlama geliyor?

İlk yorumlarım şu şekilde:

1. ABD, bu Uygur Türkü tutukluları Türkiye'nin misafir etmesini özellikle istememiş olabilir. Türkiye, bu tutukluları misafir ederek, Uygur Türkleri'nin hamisi konumuna geçebilir ya da -eğer varsa- bu konumunu pekiştirebilirdi. Bu ise, kuşkusuz Türkiye ile Çin ilişkilerine olumsuz etkisi olabilecek bir gelişme olurdu, her ne kadar Türkiye ile Çin arasında kayda değer bir stratejik, politik veya ekonomik bir ilişkiler bütünü söz konusu olmasa da.

Acaba ABD, Çin'i ürkütmemek mi istedi, "müttefiklerinden" birinin Çin'le karşı karşıya gelmesinin önüne geçerek? Ya da Türkiye'nin Doğu Türkistan'daki varlığının (?) güçlenmesini mi önlemeye çalıştı?

2. Türkiye neden bu tutuklular için bir girişimde bulunmadı? Ya haberi yoktu bu hadiseden Türkiye'nin ya da haberi vardı ancak düşük profilde kalmayı tercih etti. Occam'ın Usturası ilk seçeneği işaret ediyor bize gerçi ama, konu bu kadar basit olmayabilir.

Tüm bunların üstüne Doğu Türkistan'daki olayları da eklemek lazım.

Bermuda ve Palau'ya nakledilen 17 Uygur Türkü, çok daha geniş kapsamlı bir oyunda kullanılan piyon gibi geliyor bana...

191047, 210505 ve 210069 sayılı bilgi edinme başvurularınıza Bakanlığımızca 31 Temmuz 2009 tarihinde dış politikamızın yürütülmesinde uyulması gereken ilkeler çerçevesinde uygun bir yanıt verilmiş ve cevap verilmesinin zaman almasının nedeni açıklanmıştır.

Bu kere 214912 sayılı bilgi edinme başvurumuza karşılık olarak, Guantanamo’da tutuklu kişilerin Türkiye’ye kabul edilmesi için Türkiye’ye herhangi bir resmi başvuru olmadığını ve Türkiye’nin de bu konuda herhangi bir başvuruda bulunmadığını bilgilerine.

T.C. DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI

Etiketler: , , , , ,

23 Temmuz 2009 Perşembe

Uygur Türkleri Hakkındaki Bilgi Talebim

Bir Haysiyet Turnusolu Olarak Palau Adaları başlıklı yazımda bahsettiğim, Uygur Türkleri'nin dramı ile ilgili Dışişleri Bakanlığı Bilgi Edinme Birimi'ne, 06.07.2009 tarih ve 191047 numaralı dilekçe ile,

Sayın yetkili,

09.06.2009 tarihli New York Times gazetesinin haberine göre, ABD'nin Guantanamo üssündeki hapishanede tutulan 17 adet Uygur Türkü'nün, Büyük Okyanus'taki Palau ada devleti tarafından kabul edileceğine ilişkin bir haber yayınlanmıştır.

Söz konusu haberde, ABD hükümetinin bu esirleri, yargılanıp idam edilmelerini önlemek için Çin'e vermek istemediği, bu esirleri kabul edecek bir ülke arayışları çerçevesinden 100 civarında hükümet ile temas kurulduğu belirtilmiştir.

Bu kapsamda,

1. ABD hükümetinin, söz konusu 17 Uygur Türkü'nün kabul edilmesi için Türkiye Cumhuriyeti hükümetine herhangi bir başvuru ya da girişiminin olup olmadığı,

2. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, söz konusu 17 Uygur Türkü'nü misafir etmek için ABD nezdinde herhangi bir başvuru ya da girişiminin olup olmadığı,

3. Bermuda ve Palau adalarına nakledilen Uygur Türkleri ile ilgili T.C. Dışişleri Bakanlığı'nın yapmış olduğu basın açıklaması ya da açıklamalarının bir kopyasının iletilmesi,

Hususlarında bilgi edinmek istiyorum.

Gereği için saygılarımla arz ederim.

şeklinde bir başvuruda bulunmuştum.

Aradan geçen 17 günden sonra başvurumun akıbetini merak edip, Dışişleri Bakanlığı'nın internet sitesinde, başvuru takip özelliğini kullanarak sorgulama yaptım.

Gereğinin yapılmasını hala bekliyorum sayın devletim. Arz ederim.



Etiketler: , , , , , ,

06 Temmuz 2009 Pazartesi

Bir Haysiyet Turnusolu Olarak Palau Adaları

Palau Adaları'nı bilir misiniz? Nerededir? Adında "ada" kelimesi geçtiğine göre bir denizde olmalı. Hangi denizde? Neden önemlidir Palau Adaları?

Efendim, Palau Adaları, Wikipedia'ya göre, Büyük Okyanus'un ortasında, toplam 459 km2'lik bir alan üzerine kurulu bu ada-devlet, bağımsızlığını 1994 yılında kazanmış. O zamana kadar ABD'ye bağlı, yarı özerk bir yönetim imiş. Temmuz 2007 verilerine göre nüfusu 20,942; GSMH 160 milyon Dolar'ı bulmuyor, kişi başı milli gelir 10,000 Dolar civarlarında.

Böyle küçük bir ada-devletin nasıl bir önem arz ettiğini anlamak için önce başka bir adaya gitmek gerek:

Küba'ya.

Bilindiği gibi Küba, ABD'nin ezeli düşmanı, Castro'nun memleketi bir ülke. Ancak Küba Adası'nın güneydoğu ucunda, ABD toprakları olan bir yer var: Guantanamo. Burada ABD üssü ve meşhur esir kampı bulunuyor. ABD, 11 Eylül'den sonra özellikle Afganistan ve daha sonra Ortadoğu ve Afrika'da "Teröre Karşı Küresel Savaş" bünyesinde ele geçirdiği "tutsaklar"ı buradaki üste gözlem altında tutuyor. Dünyanın görmüş olduğu en aşağılık devlet adamlarından biri olan George Bush ve onun daha da rezil yönetiminin, her türlü hukuk ve insaf kaidelerine karşı gelerek ve haklarında herhangi bir suçlama, iddia vs'de bulunmadan öylece esir tuttuğu bu tutsakların durumu, uluslararası kamuoyunun yoğun tepkisini çekmekte. Uluslararası ve iç hukuktan kaçınmak için bu tutsaklar ABD hükümeti tarafından uydurulmuş bir terim olan "düşman savaşçı" (enemy combattant) olarak adlandırılıyor.

ABD askerlerinin düzenledikleri operasyonlarda El Kaide, Taliban ya da diğer aşırı İslamcı terör örgütlerine üye olduklarından şüphelenilen ya da sırf canları çektiği için "tutsak" edilen bu kişiler, en asgari koşullarda yaşıyorlar. İçlerinde bulundukları durum çok sayıda belgesel ve filme de konu oldu.

Neyse, daha sonra George Bush yönetimi yerini Barack Obama'ya devretti. ABD'nin dünya çapında sarsılan imajı, kazandığı nefret ve içine düştüğü zor durumdan kurtulmayı hedefleyen Obama yönetiminin ilk kararlarından biri, Guantanamo üssü hapishanesi ve içindeki çok sayıdaki suçsuz tutsağa ilişkin oldu.

Obama, Guantanamo Üssü'nün 2009 yılı içinde kapatılmasını emretti.

Bu aslında gerçekten güzel bir gelişme. Nazi toplama kamplarına rahmet okutacak bir utanç abidesi dünya yüzünden silinecek (belki başka yerlerde yenileri kurulacak, o ayrı). Ancak Guantanamo'nun kapatılması, beraberinde bir sorun da getirdi: Bu adadaki hapishanede tutulan çok sayıda tutsağın durumu. Bu tutsakların büyük kısmı, haklarında herhangi bir suçlama ya da iddia olmaksızın hücrelerde tutulmaktaydı. Orada neden bulunduklarını kendileri de dahil kimse bilmemekte.

Ve bu tutsakların arasında Uygur Türkleri de bulunuyor.

Uygur Türkleri... Hani şu Çin'in Doğu Türkistan bölgesinde yaşayan Türkler. Türk... Kardeşlerimiz.

Uygur Türkleri'nin durumu Haziran ayında önemli tartışmalara neden oldu. Haymatlos, yani vatansızdı çünkü bu Türkler. Gidebilecekleri bir ülkeleri yoktu. Doğu Türkistan'a gidemezlerdi, Çin yönetiminden dolayı. Mağdur durumdaydılar. New York Times'ın haberine göre Guantanamo tutsağı olan 17 adet Uygur Türk'ü için ABD, dünya çapında 100 ülkeden talepte bulunmuş, kendilerini misafir etmeleri için.

Tekrar edelim, tane tane.

ABD, Guantanamo hapishanesinden salıverilecek 17 adet Uygur Türkü'nü misafir edecek bir ülke bulmak için 100'den fazla hükümet ile temasa geçmiş.

Bu 100'den fazla ülke arasında Türkiye var mı? Tahminimce evet. Ama sadece tahmin edebiliyorum.

Çünkü bu 17 adet Türk'ün durumu ile ilgili Türk basınında herhangi bir haber yer almadı, bazı cılız istisnalar dışında.

Herhangi bir düşünür, yazar - çizer bu durumu incelemedi, gündeme taşımadı - bir iki istisna dışında.

Hükümet bu konuyla ilgili herhangi bir açıklama yapmadı.

İktidar partisi AKP'nin herhangi bir yetkilisi bu konuyla ilgili konuşmadı.

Anamuhalefet partisi CHP'nin herhangi bir yetkilisi bu konuyla ilgili konuşmadı.

Adında "milliyetçi" ibaresi ve "üç hilal" bulunan muhalefet partisi MHP'nin herhangi bir yetkilisi bu konuyla ilgili konuşmadı.

Herhangi bir sivil toplum örgütü bu konuyla ilgili konuşmadı.

Neden?

Çünkü kimse bilmiyordu bu 17 Uygur Türkü'nün yaşadığı dramı. Hiçkimsenin haberi yoktu. Hiçkimsenin umrunda değildi.

Ve asıl mide bulandırıcı olan şey nedir?

Çin'in Uygur Türkleri'ne yaptığı mezalimi protesto etmek için mesela Çin Büyükelçiliği önüne "Ocak"tan yüzlerce genci çok rahat toplayabilirsiniz. Elçiliği taşlatabilir, önüne siyah çelenk bıraktırabilirsiniz. "Milliyetçi" (!) Hareket Partisi başta olmak üzere partilerinizi ve sivil toplum örgütlerinizin önde gelenleri saatlerce bu konu hakkında konuşabilir, Çin'i lanetleyebilir, protesto edebilir. Çok kolay çünkü. Bir sonuç elde edilemeyecek, bir sonuç beklenmeyen zararsız şeylerdir çünkü bunlar. Elçilik önünde protesto eylemi yapan ve aynı komünist / sosyalist simetrikleri gibi çok kolay manipüle edilebilen o gençler bir şeyler yaptıklarını sanarlar, manevi mastürbasyon yaparlar hepsi o.

Ama iş gerçekten eyleme geldiğinde olayın boyutu değişir, öyle değil mi? 17 adet Türk'ü Küba Adası'nda alıp gelmek için konuyu gündeme taşımak, tartışmak gerekir değil mi? Hükümete bu konuda baskı yapmak gerekir ya da hükmetseniz eğer bu konuda iradenizin, dünya Türkleri hakkında politikanızın, vizyonunuzun olması gerekir.

Değil mi?

Red Flag tatbikatı için Nevada'ya ve dahi Alaska'ya tanker uçak ve F-16 gönderebilen, en son aldığı Boeing 777'ler ile dünyanın her yerine yolcu taşıyabilen Türk devleti için -madem Adriyatik'ten Çin Seddi'ne hede hödö iddiasında- çok mu zordu, Guantanamo'ya üzerinde "Turkish" yazan sülün gibi bir uçağı göndermek? "17 Türk için koskoca uçağı dünyanın öteki tarafına gönderirim ben" demenin dost ve düşman üzerindeki psikolojik etkisini düşünebiliyor musunuz?

Ama olmadı. Türkiye farkında bile değildi o 17 Türk'ün dramından.. Vatansız, topraksız, evsiz, günahsız o 17 Türk'ün bir mal gibi alınıp satılmasından...

Evet bir malmış gibi alınıp satıldılar.

Hani Palau Adaları diye başladım ya yazıya...

O küçücük, haritada yerini dahi bilmediğimiz Palau Adaları hükümeti, ABD'den 200 milyon dolarlık kredi paketi karşılığında bu 17 Uygur Türkü'nü barındırmayı kabul etti.

Ancak bu Türkler'den 4'ü, onları kabul eden ve haritada göstermede zorlanabileceğimiz bir başka ülkeye, Bermuda'ya gönderildiler. Her biri için 85,000 dolar karşılığında...

Dünden bu yana Doğu Türkistan'da kanlı olaylar var. Bakalım siyasi partilerimiz, "aydınlarımız" ve sivil toplum örgütlerimiz ne nutuklar çekecekler. Herhangi bir sonuç istemedikleri, beklemedikleri ve umursamadıkları bir konu hakkında neler neler yumurtlayacaklar...

Sonuç olarak,

Üç çeşit milliyetçi vardır:

1. Milliyetçiyim diye geçinen,
2. Milliyetçilikten geçinen,
3. Gerçek milliyetçi olan.

17 Uygur Türkü'nün yaşadığı dram, önemli bir sınavdı.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu sınavda (da) kaldı.

Ha bir de unutmadan: Uygur lideri: Türkiye`den vize bile alamıyorum


Ek: Bu konu ile ilgili bugün (07.06.2009) tarihinde Dışişleri Bakanlığı'ndan bilgi talebinde bulundum. Bakalım ne cevap gelecek..

Başvuru Tarihi: 06.07.2009 / Başvuru Sayısı:191047

Sayın yetkili,

09.06.2009 tarihli New York Times gazetesinin haberine göre, ABD'nin Guantanamo üssündeki hapishanede tutulan 17 adet Uygur Türkü'nün, Büyük Okyanus'taki Palau ada devleti tarafından kabul edileceğine ilişkin bir haber yayınlanmıştır.

Söz konusu haberde, ABD hükümetinin bu esirleri, yargılanıp idam edilmelerini önlemek için Çin'e vermek istemediği, bu esirleri kabul edecek bir ülke arayışları çerçevesinden 100 civarında hükümet ile temas kurulduğu belirtilmiştir.

Bu kapsamda,

1. ABD hükümetinin, söz konusu 17 Uygur Türkü'nün kabul edilmesi için Türkiye Cumhuriyeti hükümetine herhangi bir başvuru ya da girişiminin olup olmadığı,

2. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, söz konusu 17 Uygur Türkü'nü misafir etmek için ABD nezdinde herhangi bir başvuru ya da girişiminin olup olmadığı,

3. Bermuda ve Palau adalarına nakledilen Uygur Türkleri ile ilgili T.C. Dışişleri Bakanlığı'nın yapmış olduğu basın açıklaması ya da açıklamalarının bir kopyasının iletilmesi,

Hususlarında bilgi edinmek istiyorum.

Gereği için saygılarımla arz ederim.


Etiketler: , , , , , , , ,

06 Ocak 2009 Salı

ABD'nin P-8A Posedion Üs Kararı ve Düşündürdükleri

ABD'nin Boeing 737-800 yolcu uçağı platformu üzerine geliştirdiği ve meşhur P-3 Orion Deniz Karakol Uçağı'nın (DKU) yerin alacak; kısa süre önce de Hindistan tarafından da sipariş edilen P-8A Poseidon DKU ile ilgili bir haber ve bu haberle ilgili yapılan bir yorum oldukça dikkatimi çekti.

ABD Deniz Kuvvetleri resmî web sitesindeki bu habere göre, P-8 DKU şu şekilde konuşlandırılacak: Biri ihtiyat 5 filo Florida, Jacksonville Üssü, 4 filo Whidbey Island Üssü, 3 filo Hawaii.

Ayrıca P-8'ler Guam ve muhtemelen Japonya'yadaki üslere de periyodik intikaller gerçekleştirecekler.

Bu, şu anlama gelmekte: Toplam 12 operasyonel P-8A Poseidon filosunun 4'ü Atlantik, 7'si Pasifik bölgesinde konuşlandırılmış olacak.

Bu da kanımca, başta Çin faktörü olmak üzere, ABD açısından aslî (deniz) tehdit odağının Asya-Pasifik'e kaymış olduğunun en bariz göstergelerindendir.

İlgili haber aşağıdadır.



P-8A Multi-Mission Maritime Aircraft Homebasing Announced


Story Number: NNS090102-01
Release Date: 1/2/2009 11:51:00 AM

From the Department of Defense

WASHINGTON (NNS) -- The Department of the Navy announced Jan. 2 its decision to provide facilities and functions to base five fleet squadrons of the P-8A Multi-Mission Maritime Aircraft (MMA) with a fleet replacement squadron (FRS) at Naval Air Station (NAS) Jacksonville, Fla., four fleet squadrons at NAS Whidbey Island, Wash., and three fleet squadrons at Marine Corps Base Hawaii Kaneohe Bay, Hawaii, with periodic squadron detachment operations at NAS North Island.

This decision implements the preferred homebasing alternative 5 identified in the final environmental impact statement (FEIS) for the Introduction of the P-8A Multi-Mission Aircraft into the U.S. Navy Fleet (published November 2008).

Introduction of the P-8A MMA squadrons is projected to begin no later than 2012 and be completed by 2019.

The notice of availability of the Navy's record of decision (ROD) was published in the Federal Register on Dec. 31, 2008 and the ROD is available for public viewing on the project Web site at http://www.mmaeis.com <http://www.mmaeis.com/> along with copies of the FEIS and supporting documents.

This action is needed to transition from existing P-3C aircraft to the P-8A MMA while maintaining the Navy's overall maritime patrol capability supporting national defense objectives and policies without interruption or impediment to operations or combat readiness.

Ultimately, this action will include a total of 84 fleet and FRS aircraft.

Etiketler: , , , , ,

29 Eylül 2006 Cuma

Çin, Kürtler'e Destekle Tehdit Etti mi?


100% eminim ki politika uygulayıcılarımızın (asker, istihbarat, dışişleri bürokrasisi) Çin'deki kardeşlerimiz ile ilgili çeşitli eylem planları, vizyonları bulunmaktadır. Ancak Türkiye'deki hakim siyasal vizyon dünyayı halen Soğuk Savaş'taki gibi çift kutuplu (.ie "biz" vs "onlar") olarak algılamaya devam ettiğine ve roket, uzay vs konularında Çin ile işbirliği yaptığımıza göre uygulamada bir şey yoktur. Çünkü biz işbirliği yaptığımız ülkenin bir yandan altını oymanın nasıl bir şey oldğunu maalesef tam olarak bilmiyoruz. Bilsek de uygulayacak irademiz yok.

Meşhur bir vasiyet vardır hani, 7 düveli Türkler'e düşman olarak belletir.. O aklıma geliyor çokça. Sorarım: Türkiye Çin'den WS-1 almakla Sincan'daki kandaşlarını sattı mı şimdi? Çin hem füze satıp hem "bak Kürtler'i desteklerim haa!" deyince ne demek istiyor? Jeostratejik dangalaklıkta çığırlar açan sözde milliyetçi özde zilliyetçilerimiz, kof, şovenist, mastürbatif söylemlerini legalize etmek için yücelttikleri Çin'in, Kürt kozunu oynamasını nasıl karşılıyor acaba? "Çin gelecek ABD'nin tozunu atacak" hevesleriyle, sırf "düşmanımın düşmanı dostumdur" şiarından hareket edip hiç bir yere varamayan, kafaları sadece ikili sistemde, sıfır ve birlerle işlem yapan milliyetçilikten geçinen, milliyetçiyim diye geçinenlerimiz bu boruyu nasıl, nereye monte edecek? "Sıfır" ve "bir"lerin yanında bu "iki" nasıl duracak?


Çin, Kürtlere destekle tehdit etti mi?
Kuzey Irak’taki petrol ile çok yakından ilgilenen ve Kürt yönetimiyle temasa geçen Çin, Türkiye'yi sürgün Uygurlara zorluk çıkarmaması halinde Kürtlere destekle tehdit etti.
28 Eylül 2006 09:05

Çin Halk Cumhuriyeti’nin Kuzey Irak’taki petrol üretimi ile çok yakından ilgilendiği belirtilirken Çin hükümetinin, Türkiye’yi dolaylı yoldan sürgündeki Uygurlara zorluk çıkarmaması halinde Kürtlere destek vermekle tehdit ettiği de öne sürüldü.

ABD’nin önde gelen muhafazakar düşünce kuruluşlarından The Heritage Foundation tarafından yayınlanan, Çin’in Ortadoğu çıkarlarına ilişkin bir değerlendirmede Çin’in bölge konusunda olumlu emellerinin olmadığını öne sürerek şu iddiaya yer verildi: Question Exclamation

“Çin Halk Cumhuriyeti’nin terörü destekleyen devletler ile Hamas ve Hizbullah gibi terör örgütleri ile duygudaşlığı ve Türkiye’ye baskı amacıyla Kürt politikasını manipülasyonu, Beijing’in bölgeye ilişkin niyetlerinin iyi olmadığını gösteren birkaç uyarıcı işaretlerdir.”

Değerlendirmede Çin’in başta Kuzey Irak olmak üzere, Irak’ın petrol üretimiyle çok yakından ilgilendiği belirtilirken Çinlilerin “Irak’ın petrol rezervlerinin yüzde 40’ını oluşturduğu tahmin edilen, Kürtlerin zengin petrol alanlarına erişimi sağlamak için fırsat kolladığı savunuldu.

Çin ile Kürt bölgesel hükümet arasındaki üst düzey ziyaretlerine dikkat çekilen yazıda “Çinliler de, Kürtler olan ilişkilerini kullanarak Çin’in Sincan bölgesinden Türkçe konuşan Uygur mültecilerine desteği vermemesi için Türkiye’ye baskı yaptığı” iddiasına yer verildi.

Değerlendirmede Türkiye’nin sadece “Silahlı Kürt ayrılıkçı hareketlerinin değil, aynı zamanda “sürgündeki Uygur ayrılıkçı militanları ve mülteci örgütlerinin oluşturdukları yükünü omuzlanmaya” mecbur kaldığı belirtildikten sonra şöyle devam edildi.

“Çin hükümetinin, dolaylı yolda Türkiye’yi, Ankara’nın sürgündeki Uygurlar için yaşamı zorlaştırmaması halinde Kürtleri desteklemekle tehdit ettiği öne sürülüyor.”

ANKA

Etiketler: , , ,

20 Mart 2006 Pazartesi

Tayvan'a (Dizel Elektrik) ABD Denizaltısı

İlginç bir haber.. Tayvan ABD'den dizel elektrik denizaltı almaya niyetleniyor. Haber ilginç, zira ABD Soğuk Savaş'ın başlangıcından beri dizel elektrik denizaltı üretmiyor! Peki Tayvan'ı ABD'den dizel denizaltı almaya iten sebep nedir? Çünkü denizaltı üreticisi diğer ülkeler Tayvan'a denizaltı satmaya yanaşmıyor, politik ve ekonomik sebeplerden dolayı..

Hangi ülkeler?

Mesela Almanya (Tip 209, Tip 212, Tip 214), Fransa (Scorpene, Agosta 90), İsveç (Gotland).. Bir şekilde ortak paydada buluşABilmiş ülkeler... Rusya (Proje 877 Kilo)? Hafazanallah..

Ne gibi politik ve ekonomik sebepler?

Çin...




MND Estimates Submarine Price at US$657 Million

(Source: Taiwan Government Information Service; issued March 20, 2006)

TAIPEI --- The cost of purchasing one submarine from the United States is estimated at US$657 million, the Ministry of National Defense (MND) said in a special report Monday.

The MND's assessment was contained in the report on the necessity of purchasing P-3C anti-submarine aircraft and submarines and a review on current military combat readiness, which was submitted to the National Defense Committee at the Legislative Yuan.

The report said that the ministry has yet to ascertain the type and price of its proposed submarine purchase, but if based on a 2,000-ton level and an independent price assessment supplied by the United States, the price for constructing a submarine for Taiwan will be around US$657 million, which though slightly higher than US$477 million for other nations, is still within a reasonable range.

The MND noted in the report that the purchase of submarines is different from other purchases. This is because the U.S. no longer constructs diesel-electric submarines, so the price cannot be ascertained due to a lack of clear targets and types. Except for the United States, no countries are willing to sell submarines to Taiwan due to political and diplomatic factors, the report noted, adding that the United States also has state-of-the art submarine construction technology.

To allay any misgivings about the submarine purchase, the MND said that it has coordinated with the U.S. to promote the procurement in two stages. In the first stage, the ministry hopes to appropriate NT$200 million (US$6.19 million), which will be funneled through a supplementary budget this year, so as to facilitate the U.S. to invite bidding, select a builder and ascertain the type and design of the submarines. In the second stage, the ministry hopes to appropriate the budget for constructing the submarines.

The ministry also said that more than 16 countries have used P-3C anti-submarine aircraft. Among them, Pakistan also procured eight P-3C aircraft. Taiwan's proposed purchase will not only have better performance, but will also be cheaper at around US$114 million, compared with Pakistan's US$121 million.

In view of the need to counter China's possible submarine blockade strategy, the MND hopes to list the proposed purchase of a squadron of 12 P-3C aircraft into the regular budget, which will be funded by a supplementary budget this year, instead of special budget as originally planned. The budget is estimated at NT$1.7 billion.

The report also said that the biggest threat from China to Taiwan at present is its strategic and cruise missiles.

The opposition-dominated legislature has blocked the MND's proposed arms procurement package, including a squadron of 12 anti-missile P-3C aircraft, six Patriot PAC-3 anti-missile batteries, and eight diesel-electric submarines from the United States, for nearly two years. The opposition's reasons range from the high price tag as well as its opposition to funding the procurement under a special budget.

The MND recently said it will refrain from discussing the purchase of Patriot PAC-3 batteries until next March, as a referendum held in tandem with the 2004 presidential election on the purchase of the missiles failed. The referendum law stipulates that an issue cannot be put to referendum again within three years of a previous referendum.


Kaynak: Defense - Aerospace




Bu arada, şu anda Tayvan'ın elinde 2 adet 2. Dünya Savaşı gazisi (sonradan GUPPY modernizasyonu geçirmiş) Guppy II, 2 adet de Hollanda yapımı Zwaardvis modeli denizaltı bulunuyor. Guppy II'ler ıskartaya ayrılmış durumda, Zwaardvis'lerin de harbe hazırlığı şüpheli.

Etiketler: , , , ,

20 Eylül 2005 Salı

Bak Şu Allah'ın İşine... Sudan Nire, Çin Nire?

Bildiğimiz gibi bir süredir Sudan'da hükümet destekli Arap gerillalar başta Darfur bölgesi olmak üzere yerel halk üzerinde en hafif deyimiyle soykırım uygulamaktaydı. Yaşlı ve çocuklar da dahil olmak üzere sistematik tecavüzlerin de gerçekleştiği rapor edilmişti. Sudan hükümeti ise sorunun çözümü için artan dış baskılara aldırış etmiyordu. ABD bu konuda BM Güvenlik Konseyi'ne bir tasarı sundu. Tasarı Sudan hükümetine "Bu işi durdur BM ile işbirliği yap, akıllı ol" diyordu. Ama dünyanın öteki tarafından aksi bir ses geldi "olmaz" diye.

Çin'den geldi o ses.

Bildiğim kadarıyla Çinliler çekik gözlü olanlar, Sudanlılar ise siyah derililer. Ölçmeye üşendirecek kadar çok kilometre var Pekin ile Hartum arasında.

Yahu Allah aşkına ne alakası var Çin ile Sudan'ın? Hem BM Güvenlik Konseyi'ne gelen tasarı bir insanlık trajedisini durdurmak için Sudan üzerinde baskı kurmak gibi yüce bir amaca hizmet etmiyor mu? "Sen bu olayı durdurmak için adım atmazsan, petrolünü satmana izin vermeyiz, seni parasız bırakırız" diyorlar.

Petrol... Petrol dedi birisi. Sudan'ın önemli bir petrol üreticisi olduğunu biliyoruz değil mi? Peki bu kararın, örneğin Ortadoğu (daha doğrusu güven altına alınmış Irak) petrol piyasasına etkisi? Aman hiç o konuya girmeyeyim şimdi, mübarek gün kafayı bulandırmaya değmez.

E ama ben hala anlayabilmiş değilim, Çin neden "olmaz da olmaz" diyor? CIA Fact Book'a bir bakalım, belki bir şeyler bulabiliriz. Economy kısmında başlıca ithalat (import) ve ihracat (export) partnerlerinin kim olduğuna bakalım. Kimi görüyoruz?

Çin.

Çin'in Sudan'da çok önemli yatırımları var, Sudan'ın en önemli dış ticaret partneri ve haberde de belirtildiği gibi Sudan'ın en büyük petrol müşterisi. Mevcut durumun bozulması hem enerji hem de ticaret bakımından Çin'in çıkarına ters. Öyle ya, başlıca petrol sağlayıcınızın petrol satması yasaklanırsa ne yaparsınız? İşgal edilecek ülke de pek kolay bulunmuyor son zamanlarda, bazıları hepsini kapmış durumda. "İlim Çin'de dahi olsa gidip öğreniniz" demiş Hz Muhammed, günümüzde ise ülkeler çıkarları dünyanın öteki ucunda dahi olsa gidip savaşıyorlar, ama silahla ama diplomasiyle.

Darfur'da ölenler? Onların petrol olmasına daha çok var...



Çin BM'de ABD'ye "hayır" diyecek

BM Güvenlik Konseyi'nin veto yetkisine sahip beş daimi üyesinden biri olan Çin, ABD'nin Konsey'de oylatmak istediği Sudan karar tasarısını veto etmekte kararlı.

Sudan'ın Darfur bölgesinde bir sorun olduğuna katıldıklarını söyleyen Çin'in BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Wang Guangya, ABD'nin Sudan karar tasarısında bazı olumlu değişiklikler yapmış olmasına karşın tavırlarında bir değişiklik olmadığını söyledi.

Çin başka bir formül arayışında

BM Güvenlik Konseyi toplantısı çıkışında gazetecilere açıklamalarda bulunan Büyükelçi Guangya, karar tasarısı konusunda Çin'in muhalif tavrının bir felsefe ve yaklaşım farklılığından kaynaklandığını ifade etti. Büyükelçi Guangya, Çin'in, bölgede durumu daha da kötüleştirecek Sudan hükümetine yaptırımı öngören bir Güvenlik Konseyi kararı yerine, Darfur'daki sorunun çözümüne yardımcı olacak bir formül bulma arayışını savunduğunu söyledi.

Çin, Sudan petrollerinin başlıca müşterisi

Sudan petrollerinin ana müşterisi olma durumunun Çin'in bu tavrında etkili olup olmadığının sorulması üzerine ise Guangya, benimsedikleri tavrın bu konuyla bir ilgisinin bulunmadığını, tavırlarında, böyle bir karar tasarısının kabul edilmesi durumunda Darfur'da neler olabileceği konusundan duydukları endişenin daha etkin olduğunu ifade etti. Darfur'daki insanlık krizine bir çözüm bulunması gerektiğine katıldıklarını söyleyen Guangya, Güvenlik Konseyi'nde bu karar tasarısının geçmesinin sorunun çözümüne bir katkısının olmayacağını söyledi. Guangya, karar tasarısı yerine bölgede barış ve güvenliğin sağlanması yönündeki çabalara yardımcı olunması gerektiğinin altını çizdi.

ABD, karar tasarısını yumuşattı ama...

ABD'nin yaptığı son değişikliklerle karar tasarısı, Darfur bölgesinde katliamlardan sorumlu Cancavid milislerini etkisiz hale getirememesi, bölge halkının güvenliğini sağlayamaması ve Afrika Birliği gözlemci güçleri ile yeterli işbirliğini sergileyememesi durumunda ''Güvenlik Konseyi Sudan'ın petrol endüstrisine karşı yaptırımlar uygulamayı düşünecektir'' şekline dönüştürülmüştü.

ABD, Rusya, İngiltere ve Fransa'nın yanısıra Güvenlik Konseyi'nde veto yetkisine sahip beş üyeden biri olan Çin'in yanı sıra konseyin geçici üyelerinden Pakistan ve Cezayir de karar tasarısına karşı çıkıyor. Rusya ile Brezilya'nın ise karar tasarısına yönelik ciddi bazı itirazları bulunuyor. Fransa, İngiltere ve Almanya gibi AB üyesi ülkeler ise karar tasarısına destek veriyor.

http://www.cnnturk.com/DUNYA/haber_detay.asp?pid=319&haberid=36398



Dipnot: Rusya'nın, Sudan ile büyük silah satış anlaşmaları imzaladığını, en son 200 milyon $ değerinde 12 MiG-29 sattığını belirtmiş miydim?

http://www.defesanet.com.br/fx/mtmig29sudan/
http://english.pravda.ru/economics/2002/04/22/27869.html


Etiketler: , , , ,

21 Haziran 2005 Salı

İsrail - Çin - ABD Üçgeni


İsrail ABD'den, JSF F-35 odağında gerginliğe sebep olan, Çin'e teknoloji ve silah transferi konusunda resmen özür diledi. bkz: İsrail ve Joint Strike Fighter

İsrail Dışişleri Bakanı Silvan Shalom, "ABD ve İsrail arasındaki bu krizi gizlemek mümkün değil. Bunu arkamızda bırakmak için mümkün olan her şeyi yapıyoruz" diye konuştu.

Krizin sebebi olarak Harpy saldırı dronlarının ve diğer kritik teknoloji kalemlerinin satışı gösteriliyor. Bu transferler Çin - Tayvan arasındaki güç dengesini Çin lehine değiştirebilecek nitelikte.

Shalom "Yapılan şeyler kabul edilemez nitelikteyse özür dileriz, ancak bunlar kesin bir masumiyetle yapılmıştı" dedi. (olabildiğince aslına sadık kalarak çevirmeye çalıştım, ancak açıklamanın absürdlüğü ve gülme krizine girmem sebebiyle becerememiş olabilirim)

"ABD bizim en büyük müttefikimizdir ve yapılanların hiçbirisi bu ittifaka zarar verme amacını taşımamıştır"

İsrail'e gezisi öncesi ABD Dışişleri Bakanı Condolezza Rice da İsrail'in bu konularda hassas davranması gereketiğinin altını çizdi. Rice, "bu konu hakkında İsraillilerle çok ciddi tartışmalarımız oldu. Sanırım artık meselenin ciddiyetini anlamışlardır; görüşmelerimiz devam edecek" diye konuştu. ABD, İsrail'e yıllık yaklaşık 2 milyar dolarlık savunma yardımında bulunuyor.

Bir İsrailli yetkili, ABD'nin, "problemli" gördüğü Hindistan ve Çin'e İsrail'in yapacağı silah ve teknoloji transferlerini denetlemesini / gözlemlemesini sağlayacak bir anlaşma üzerinde görüşmelerde bulunuyor.

Washington 2000 yılında İsrail'in Çin'e Phalcon erken uyarı sistemi satışını engellemişti.

Harpy satışının yarattığı memnuniyetsizlik, Nisan'da İsrail'in JSF F-35 projesindeki katkısının dondurulması ile sonuçlanmıştı.


Israel Apologizes To U.S. over China Arms Sale

By MEGAN GOLDIN, REUTERS, JERUSALEM

Israel publicly apologized to the United States on June 19 over arms exports to China that have drawn criticism from Washington and strained U.S.-Israeli security ties.

“It is impossible to hide the crisis between Israel and the United States with regard to the security industries. We are doing everything possible to put it behind us,” Israeli Foreign Minister Silvan Shalom said on Israel Radio.

The dispute centers on Israel’s sale of Harpy attack drones and other advanced technology to China that the Pentagon fears could tilt the balance of power and make it difficult to defend Taiwan, which Beijing deems a renegade province.

“If things were done that were not acceptable to the Americans then we are sorry but these things were done with the utmost innocence,” Shalom said in comments that coincided with a visit by Secretary of State Condoleezza Rice.

“The United States is our biggest ally and none of the things that were done were done with the intention of harming U.S. interests,” Shalom added.

The dispute has strained security ties between Israel and the United States, its main ally and provider of about $2 billion in annual defense aid, at a time when it seeks U.S. assistance to help implement its planned withdrawal from Gaza.

Commenting on the arms dispute ahead of her trip to Israel and the Palestinian territories, Rice said Israel should be “sensitive” to U.S. concerns on arms sales to China particularly given its close defense cooperation with Washington.

“We have had some very difficult discussions with the Israelis about this. I think they understand now the seriousness of the matter and we’ll continue to have those discussions,” Rice said.

An Israeli official is negotiating an agreement which would likely enable the United States to supervise Israeli arms sales to countries that Washington deems problematic, including China and India.

Washington torpedoed Israel’s multi-billion dollar sale of Phalcon strategic airborne radar systems to China in 2000, citing concerns it could upset the regional balance of power.

U.S. displeasure over the Harpy deal played a role in a decision in April to suspend Israel from involvement in the F-35 Joint Strike Fighter project.

http://www.defensenews.com/story.php?F=926633&C=mideast

Etiketler: , , , , , ,

16 Mayıs 2005 Pazartesi

China Sets 2020 Growth Goal

China Sets 2020 Growth Goal


(CNN) -- Chinese President Hu Jintao says China aims to lift the size of its economy to $4 trillion by 2020 -- effectively quadrupling its gross domestic product of five years ago.

A $4 trillion economy would give China's 1.3 billion people a per capita income of $3000 by 2020, compared with about $1230 now.

Hu, delivering the keynote address at the Fortune Global Forum in Beijing, said the 2020 target was a "formidable challenge" that would require an uphill battle.

But he told the forum China was committed to seizing the window of opportunity to build a prosperous society.

He said economic development was China's central task and top priority.

A 2020 gross domestic product of $4 trillion would put China in sight of Japan, which is now the world's second-largest economy ($4.1 trillion) behind the United States ($10 trillion).

China, with a GDP of $1.65 trillion last year, now ranks fourth behind Germany, after overtaking the UK and France.

"We are deeply aware that China, for a considerably long period of time to come, will remain a developing country," Hu told the forum, which was opened by Time Warner Chairman and CEO, Richard Parsons.

Like Fortune magazine, CNN is part of the Time Warner group.

"We must focus on economic development as our central task, making development our top priority and facilitating and all-round progress in economic, political and cultural aspects and in the building of a harmonious society," Hu said.

After a stunning growth rate of 9.5 percent for the past 15 months and 9.3 percent for the year before that, most analysts expect China's government-induced cooldown finally will start to have an effect later this year.

They expect growth this year will slow to about 8 percent -- still better than any other significant economy in Asia and more than enough to keep China's mantle as a global engine of expansion.

Hu told the international business audience at the forum China would continue to work hard to open up to overseas investors.

"China will unswervingly pursue a basic policy of opening up to the rest of the world and will further pursue our economic and technical cooperation with the rest of the world," Hu said.

"We are certainly willing to create an even better climate for foreign businesses to make investment and trade with China," he told the business forum.

But there is friction over China's currency exchange rate and its burgeoning textile exports to markets such as the United States and Europe.

Critics claim China gets an unfair trade advantage by keeping the yuan pegged at 8.28 to the dollar, instead of letting it strengthen.

Vice Premier Zeng Peiyan, addressing the Fortune Global Forum on Tuesday, said China would push forward steadily with reform of the yuan. His remarks followed those of Premier Wen Jiabao, who said on Monday that Beijing would not bow to outside pressure for a rise in the currency.

Hu's forum speech on Monday night made no mention of the trade row over textiles. The United States said last week it may restrict imports of three kinds of clothing from China, and the EU is considering similar curbs.


http://edition.cnn.com/2005/WORLD/asiapcf/05/17/eyeonchina.hujintao.target/index.html

Etiketler:

06 Mayıs 2005 Cuma

K-8 Karakorum (JL-8) Eğitim Uçağı


ABD ambargosunun kalkması ve bu ülkeye kullanılmış ve/veya yeni F-16 satışının gündeme gelmesinden bir süre sonra Pakistan, Çin ile ortak geliştirdiği K-8 Karakorum eğitim uçağı ortak üretiminden vazgeçti. Pakistan Aeronautical Complex (PAC) olası bir F-16 modernizasyonu projesine odaklanmış durumda, ancak K-8 için parça üretimine devam edecek.

K-8, FC-1 (JF-17) Thunder ile birlikte havacılık alanında Çin ile birlikte yürütülen en önemli projelerdendi. PAC'ın K-8 montajından vazgeçme kararını almasına sebep olarak, uçağın hizmete girmesindeki yavaşlık ve üretim hattının ekonomik olmayacağı belirtiliyor.

K-8'in Çin - Pakistan dışındaki kullanıcıları arasında Mısır, Fas, Myanmar, Sri Lanka, Namibya ve Zambiya bulunuyor. Bu uçak 2001 yılında IDEF fuarında da sergilenmiş ve gösteri uçuşları gerçekleştirmişti (ama şahsımı tatmin etmemişti :))


K-8, Teknik veriler: http://www.aerospaceweb.org/aircraft/attack/k8/


PAC set for F-16 work as it shelves K-8 plans

February 01, 2005:Pakistan Aeronautical Complex (PAC) has shelved plans to assemble Hongdu K-8 Karakorum trainers, but is poised to gain work from an expected upgrade to Pakistan's Lockheed Martin F-16A/B fighters.

Assembly of the K-8 jet trainer and Chengdu FC-1 lightweight fighter had previously been envisaged as part of both Chinese-Pakistani programs, but a PAC official says that it is no longer viable to pursue local assembly of the K-8 because Islamabad is acquiring the aircraft too slowly. However, the company expects to begin assembling FC-1s from late next year. Pakistan, which has already purchased 12 K-8s, has abandoned plans to acquire over 50 additional aircraft at an accelerated rate and will instead spread a 32-aircraft acquisition out over several years.

PAC will continue to supply Hongdu with K-8 subassemblies and will increase output of these components this year. The company now manufactures Mushshak piston trainers and several K-8 components, while a separate factory located in Kamra focuses on rebuilding Dassault Mirage fighters and the Snecma Atar power plants.

The latter also recently overhauled its first Rolls-Royce Allison T56 engine and hopes to expand into F-16 upgrades. Pakistan last year sent a letter of request to the US government for an F-16 modification package, but discussions have progressed slowly and the US Congress has not yet been notified of the potential deal. Industry sources say that Pakistan has yet to decide on a configuration and has also yet to draft a formal requirement. But the sources expect that 32 F-16s will be put through avionics and structural upgrades, with some of the work expected to be conducted by PAC. Pakistan is also looking to acquire a further 11-18 used F-16A/Bs and 24-32 new F-16C/Ds and, during a US-Pakistan Defence Consultative Group (DCG) meeting to be held in Islamabad in early February, will reportedly press the USAto make available aircraft capable of delivering nuclear weapons.

Pakistan has already committed to acquiring six additional Lockheed C-130B transports and is expected to sign a contract with the US government within two months to acquire eight ex-US Navy Lockheed P-3C Orion maritime patrols. PAC lacks the capability to upgrade C-130s or P-3s and Lockheed is overhauling the former, the first of which will be delivered next month. Several vendors, including L-3 and Lockheed, are competing to win the contract for the P-3 modernization work. [Source Flight International]

http://www.pakistanidefence.com/news/MonthlyNewsArchive/2005/Feb2005.htm

Etiketler: , ,

05 Mayıs 2005 Perşembe

Japan, EU Agree To Work Jointly for East Asia Security



By BROOKS TIGNER, BRUSSELS

Worried about Beijing’s growing military strength, Japan is pressing the European Union not to lift its ban on weapon exports to China. Tokyo also seeks a permanent seat on the United Nation’s Security Council to counterbalance China’s influence within that body — a position the European Union says it supports.

Meeting in Luxembourg on May 2, Japanese and EU leaders agreed to pursue a stronger strategic dialogue on challenges to peace and security in East Asia, notably China’s rapid build-up of military power, North Korea’s nuclear weapons program and Taiwan’s perilous relations with Beijing. China’s military expenditures have grown by 10 percent annually since the mid-1990s.

Japanese Prime Minister Junichiro Koizumi urged the European Union to maintain its 15-year-old weapon ban on China, asserting that his country’s view was “very well understood on this question” by EU leaders present at the meeting. “There are delicate problems in East Asia involving North Korea, China and Taiwan,” he said.

Jean-Claude Juncker, Luxembourg’s prime minister and currently head of the revolving six-month EU presidency, said the union would not boost exports to China “in any manner that would threaten Asia’s security” if the ban is lifted.

Though his government aims to get a decision on the ban before its EU presidency ends on June 30, this is increasingly unlikely in view of recent objections by Britain, the Netherlands and Sweden to China’s continuing failure to fully respect human rights. EU sources here now predict the ban will not be lifted before 2006.

Meanwhile, Japan’s recent request for a seat on the five-nation Security Council has become a red-hot political potato. It provoked large protests in mid-April in Beijing, where demonstrators pelted Japan’s Embassy with eggs and stones. While trade and commerce between the two countries have grown steadily in the last decade, their political relations have soured in the last five years due to territorial disputes over small islands, and because of what Beijing sees as Japan’s inadequate apologies for its World War II conduct in China.

Such tensions, combined with Japan’s worries about China’s military intentions in the region, have compelled Tokyo to seek a seat on the Security Council.

Koizumi told Juncker that the situation “needs to be reflected in the United Nations” — a move Juncker said the European Union supports. The council’s five permanent members are Britain, China, France, Russia and the United States.

One EU official told DefenseNews.com on May 5 that the Security Council’s current structure is “very lopsided when you look it. Until recently China’s been a political giant with a dwarf economy, and Japan an economic giant with little political influence. But they’re each reaching parity on both counts, and the Security Council needs to mirror that reality.”

http://www.defensenews.com/story.php?F=826063&C=asiapac

Etiketler: , ,

03 Mayıs 2005 Salı

Ejderhanın Zerafeti

Eğer uzaylılar gerçekten varlarsa, gerçekten uygarlığımızı inceliyorlarsa ve bu yazıyı da okuyorlarsa onlara tavsiyem (eğer şimdiye kadar başlamamışlarsa) insanlığı araştırma ve inceleme çalışmalarına batı yarıküreden başlamaları, doğuyu sonraya, hatta epey sonraya bırakmalarıdır. Çünkü güneşin doğduğu topraklara yaklaştıkça paradoksların, fenomenlerin sayısı artacak, içinden çıkılmaz gibi görünen durumlar bırakın anlamayı, görmeyi bile zorlaştıracaktır. Araştırıcının yerküre boyunca belli bir yol boyunca doğuya doğru attığı her adım, ironik bir biçimde, algısını ve insan uygarlığını anlama kabiliyetini karanlıklara biraz daha yaklaştıracaktır. Diğer gezegenleri bilmiyorum ama bizim dünyamızda doğu ezberlerin bozulduğu yer, aynı anda hem düğümlerin hem de çözümlerin kaynağı…

Bu satırların yazarının ağırlıkla duygusal, ancak kısmen analitik sebeplerle Türkiye’yi de hat üzerine dahil ettiği bu “doğu yolu”nun en ucunda, yine bu satırların yazarının kısmen duygusal kısmen de analitik sebeplerle oturttuğu bir ülke bulunuyor: Çin. Güneşin beşiği olma onurunu az bir farkla Japonya’ya kaptıran Çin, öyle ya da böyle yüzlerce yıldır dünyanın dönüşüne boyutlarıyla orantılı biçimde katkıda bulunmuş… Ancak Çin tarihi incelendiğinde görülür ki, bu katkının momentumu düzenli değil.. İnişli çıkışlı bir grafik, sanki dönem dönem kozasına sarınıp yeniden doğan bir ejder gibi. Ve bir süredir, içinde bulunduğumuz şu dönemde kozanın yırtılmasa bile çatladığına tanıklık etmekteyiz.

Kozasını yırtmaya çalışan bir ejder var.. Ve bu ejder dünyanın geri kalanını zerafetine ve nezaketine ikna etmeye çalışıyor. Biliyor ki kimse alevler püsküren bir ejder istemiyor, zaten püskürtmeye kalkarsa görecek ki ejder avcıları etrafta…

Mucize?

Çizilen resim çok net: Doğunun gizemleri, sisleri arasında bir güç yükseliyor, bir dev doğuyor.. Yakında patlayacak, batıya doğru akacak, önünde durmaya çalışanları boğacak, onunla birlikte akanları uçuracak.. Ejder sağlam uçacak yani… Yani bir Çin mucizesine tanıklık etmekte yaşlı dünyamız..

Bütün bunlar gerçek mi? Ortadaki bir mucize mi?

Bu satırların iddialı konuşmaktan nefret eden yazarı ortada bir mucize olmadığına inanmakta, bir efsaneye tanıklık ettiğini sanmıyor ve dahası yakın gelecekte bir patlama da beklemiyor şarktan. Evet Çin büyüyor ve yükseliyor.. Ama Çin patlıyor mu? Burada ışıklar yansın ve gerçeği yalnızca gerçeği söylemeye yemin etmiş rakamlar konuşsun…

20. yüzyılın ikinci yarısında, birbirine çok uzak olmayan zaman dilimlerinde önemli sıçramalar gerçekleştiren bazı ülkelere göz atmak, ilginç bir gerçeği görmemiz için gerekli ışığı yakabilir.

1962 – 1990 yılları arasında Güney Kore’nin GSYİH’si (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) 7,6%, Tayvan’ın 1958 – 1990 yılları arasında GSYİH’si 6,3% yıllık bileşik büyüme oranlarını yakalamış. Çin için GSYİH büyüme oranı 1978 – 2003 dönemi için 6,1%...

Japonya’nın, 2. Dünya Savaşı’nda iki atom bombası yemiş, dümdüz olmuş Japonya’nın 1950 – 1973 arasında GSYİH’si toplam 490% artmışken bu değer Çin için 1978 – 2003 arası dönem için 337%...

Diğer “mucize”lerle karşılaştırılınca görülüyor ki Çin, büyümesi gerektiği kadar büyümüyor. Hele doğal kaynakları, hele insan gücü, hele potansiyeli göz önüne alınınca, gerçekleşen büyüme beklentileri karşılamaktan çok uzak. Ve beklentiler Çin’in boyutları kadar büyük….

Çin ekonomik atılımını gerçekleştirmeye başladığında ülkede kişi başına düşen GSYİH, ABD’dekinin 1/25’i kadardı. Çeyrek yüzyıl sonra fark ancak 1/15 ABD GSYİH’sine inebildi.

Çin’de ülkedeki şu an sabit yatırımlar GSYİH’in 40%’ını aşmış durumda, yani Çin sermayeye boğulmuş bir halde. Ancak Çin’de şu anda kişi başı GSYİH (satın alma gücü paritesi), Güney Kore’nin 1982, Tayvan’ın 1976 ve Japonya’nın 1961 yıllarındaki değerlerini ancak yakalayabilmiş durumda ve anılan ülkelerde sabit yatırımlar hiçbir zaman GSYİH’in 30% miktarını aşamadı bile…

Çin’de 1993 – 2000 arası verilmiş tüm kredilerin 60%’ı battı. Standar & Poors tahminine göre Çin bankalarının vermiş oldukları kredilerin 40% bir kısmı (ki 650 milyar dolar etmektedir) batmış durumda.

Bu satırların yazarı ekonomi alanında uzman değildir, ancak rakamları kıyaslayarak ve fikir yürüterek şu sonuca varmaktadır: Çin gibi yıllık 10% civarı büyüme kaydeden bir ülkede bu kadar muazzam bir verimsizliğin bulunması, ekonominin yanlış yönlendirildiğini gösterir..

Koza

“Değişim” sihirli bir sözcük… Tehlikeli de… Ona direnenleri mahvettiği gibi kullananlarında elinde ölümcül bir silah olabiliyor. Çin bunun farkında, doğunun statükocu felsefesini reddetmiş görünüyor. Buna mecbur da aslında, metamorfozun iddiası ve cüssesinin doğal bir sonucu olduğunu idrak etmiş durumda.. Bir devin attığı her adım etrafındaki faniler için deprem gibi olacaktır, ancak o dev koşarsa..

Çin mecburi yol ayrımına geldiğinde seçimini dünya sistemine entegre olma yönünde yaptı, ama kendi tarzıyla… Peki bu değişimin sonucu yeni bir süper güç mü olur? Kozadan SSCB’nin halefi çıkabilir mi?

Çok zor, özellikle görülebilen gelecekte çok daha zor…

“Küresel Süper Güç” olmak pek çok kritere bağlı, ve bu kriterler arasında hızlı büyüme rakamları, meydanda öğrenci ezebilme yeteneği, yok.. Ekonomik, askeri, teknolojik, siyasi üstünlük lazım ve bunların hepsi birbirini beslemekte.. Enerji kaynakları güvende olmalı, sanayi kesintisiz beslenebilmeli ve süper güç sanayisi büyüdükçe daha çok acıkan bir çocuktur. Süper Güç oyunda kuralları kendisi koyabilmeli, gerektiğinde onları yıkabilmelidir.. Etrafında kendisine kimse yan gözle bakamamalı, uzaktan yan gözle bakanlar nefretlerini ya içlerine atmalı ya da “bel altı çalışmalı”dır (bkz: 11 Eylül)…

Yukarıdaki parametrelerden hiç biri Çin için kozasını yırtmasına yetecek kadar olgunlaşmış değil.. Ne askeri, ne ekonomik ne de siyasi olarak kalıbını dolduracak gücü yok henüz…

Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’nun önüne, sahip olduğu danışmanlar ordusu tarafından 2003 yılında konan yeni teori, “Çin’in Barışçıl Yükselişi” adını taşıyor. Adının, içeriğini ve iddiasını fazlasıyla özetlediği bu teoriye göre, Çin’in yeni dünya düzeni içinde hak ettiği yeri alması, dünyanın geri kalanı ile işbirliğini geliştirmekten, ticari ve ekonomik bağları güçlendirmekten geçiyor. Yakın geçmişte ülkeye davet edilen dünyaca ünlü akademisyenlere, dünya tarihinde uzun yıllar hüküm sürmüş 9 imparatorluğun (ki aralarında Osmanlı İmparatorluğu da bulunmakta) doğuş, yükseliş ve çöküş periyotları ile ilgili beyin fırtınası yaptıran Çin yönetimi, büyük güçlerin yükselme döneminde izlediği savaş yanlısı saldırgan politikaların aynı zamanda çöküşlerini hazırladığı sonucuna varmış. Üçüncü Dünya Savaşı’nı çekik gözlülerin başlatacağını bekleyenler için kötü haber.. Daha da kötüsü “Çin’in Barışçıl Yükselişi” bu ülkenin ulusal politikalarına entegre edilmiş durumda, adı “Barışçıl Kalkınma” ve “Barış İçinde Yaşama” şeklinde değişmiş olarak.

“Amerikan Bilgisayarları, Rus Bilgisayarları.. Hepsi de Tayvan’da Yapılıyor!”

Bir bilim kurgu filminden alınmış bu replik, aslında hiç de kurgu olmayan bir durumu ve daha fazlasını özetlemekte. Eğer Çin kozasını yırtacaksa önce yakın sonra da uzak çevresindeki kuşakları kendisi için güvenli hale getirmeli. Ve listenin en tepesinde miniminnacık bir ada var: Tayvan veyahut Formoza veyahut Milliyetçi Çin veyahut Çin Cumhuriyeti. Eğer Çin ille de birisiyle savaşacaksa bahislerde en kuvvetli aday Tayvan’dır. Ancak bunun için de bir yığın koşul bulunmakta, ve hepsi de Süper Güç iddiasına yaraşacak kadar kompleks koşullar.

Eğer Çin özelde Tayvan genelde Güneydoğu Asya’da bölgesel hakimiyetini ve etkisini kabul ettirecekse bir şekilde ABD’yi bertaraf etmeli. Ve bunu sadece askeri olarak değil, aynı zamanda ekonomik, kültürel ve siyasi olarak da becerebilmeli (bkz: Süper Güç Olma Şartları; cilt 1, sayfa 1, satır 1). Dostunun can düşmanı, yani dolaylı düşmanı Hindistan’la ilişkilerini “iç güveysinden hallice”ye çeviren Çin’in işi doğuya gittikçe zorlaşıyor. Daha sırada Japonya var, Kore var, Tayvan var, Vietnam var, Avustralya – Pasifik var…

Askeri teknoloji ve potansiyel olarak Çin heybetli görüntüsüne rağmen kağıttan ejderha olma niteliğinden henüz tam olarak kurtulabilmiş değil. Yanı başındaki Tayvan’a dişini geçirmesi için olmazsa olmaz modern deniz ve hava gücüne tam anlamıyla sahip değil. Ancak bunun farkında ve bunu özellikle denizlerde değiştirmek için muazzam çaba sarfediyor. Ne var ki karşısındaki sadece birkaç milyon nüfusa sahip bir ada değil, o adanın arkasında ABD var.. Güç dengelerini bağırıp çağırmaktan ötesini yapmaya cesaret edecek kadar değiştirmek için epey kaynağa ve zamana ihtiyacı var Çin’in. O zamana kadar demeçler ve “brinkmanship” cambazlıklarından ötesini beklemek gerçekçi olmayabilir. Ancak “o zaman” ne zamandır, yakın mıdır, ne kadar yakındır tahmin edemeyiz.

Bir başka potansiyel sorun bölgesi olan Kore yarımadasında da işi hiç kolay değil Çin’in. Bir karikatür tarafından yönetilen serseri küçük kardeşin çakacağı kıvılcım, Çin’in isteyeceği en son şeydir. Bu yüzden Pekin’in, Kuzey Kore’nin nükleer programına dair altılı görüşmelerin başat aktörü olmasına ve Pyongyang ile Washington arasında arabuluculuk üstlenmesine şaşırmamak gerekli. Çin yönetiminin Kuzey Kore’nin nükleer programına dair dolaylı olarak ABD’ye yönelik yaptığı tüm açıklamalar yatıştırıcı ve itidal telkin eden niteliktedir.

Statüko büyümeyi ve gelişmeyi engeller, yani değişimin düşmanıdır. Ancak Çin uluslar arası ilişkilerde statükoyu yerine göre akıllıca kullanarak değişimi, yani gelişimi önündeki kısa – orta vadeli engelleri bertaraf etmede başarılı olmuş görünüyor. Dünya düzenine eklemlenmeyi hedefleyen ve bu yolda büyük adımlar yapan bir ülkenin, içine girmeye niyet ettiği sisteme doğrudan tehdit teşkil edecek radikal adımlar atması beklenmemeli. Tabi ki bu durum, söz konusu ülkenin sistem yönetici(lerinden biri) olmasına kadar geçerli olacaktır. Çin için yürünmesi gereken daha çok yol var.

Eğer kozadan zarif ve nazik ejder çıkarsa (kendisine ayrılmış) gökte rahatça uçabilir. Ancak aksırırken ağzını kapaması gerekecek, hatta mümkünse hiç aksırmasın.

Hiç birimiz yanmak istemeyiz, öyle değil mi?



Dipnotlar:

1. Ekonomik veriler için Foreign Policy dergisinin Mart/Nisan 2005 sayısında Martin Wolf imzasıyla yayınlanan “Çin Neden Bu Kadar Yavaş Büyüyor?” imzalı makalede yer alan veriler kullanılmıştır.

2. Çin’in yükselişi ve ilişkileri hakkında iki farklı bakış açısıiçin Foreign Policy dergisinin yine aynı sayısında, John J. Mearsheimer ile Zbigniew Brzezinski arasında yer alan tartışmayı tavsiye ederim.

3. Çin askeri gücü için ABD Kongresi'ne sunulan "Annual Report On The Military Power Of The People’s Republic Of China" adlı raporu tavsiye ederim.

Etiketler: , ,

Ejder ve Kaplan - III: Çin'in J-10 Projesi (2)





(Source: Frost & Sullivan; issued May 27, 2004)

By Michel Merluzeau, Frost & Sullivan

Recent pictures obtained by Frost & Sullivan show the new J-10 combat aircraft more closely than ever before. At first look, the aircraft is very impressive, particularly when compared to previous generation Chinese built types. However, one must be cautious about the true extent of Chinese "original" content in this aircraft, as many experts of the Chinese military have extensively elaborated upon in the past.


We have examined the aircraft and its capabilities internally, as well as in previous articles, roughly equivalent to an F-16C, the FC-10 is China’s hope to achieve independence in the production of advanced combat aircraft and may have export potential in the next 5-6 years.

Such a program however has significant repercussions for the Chinese industry as a whole. The advanced technologies developed for and used on this aircraft have propelled the Chinese industry in a new technology era, and will most likely lead to the acceleration of several new programs in the area of weapon systems, payloads and sensors.

To some degree, the J-10 is roughly the equivalent of a mini Apollo program for the Chinese. We estimate that roughly 150,000 people are directly or indirectly participating in this program. As a direct consequence of the lengthy development of J-10, China has made key advances in the areas of propulsion, low observability and flight control systems that will be further refined and integrated in the J-12.

This also raises the usual concerns about technology transfers by third party countries such as Israel and Pakistan, which have undoubtedly provided China with a wealth of knowledge, worth millions of man-hours of research and development.

Now, looking back at the aircraft itself, it is most interesting to note the apparent quality of the manufacturing process, which is in sharp contrast with previous versions of the J-8II for example. Engines and radar are derivatives or licensed versions of Russian origin initially developed for the ill-fated Mig-33. Indeed, China and its original partner in the J-10 project, Israel, were not capable of developing the advanced propulsion system needed for aircraft. China then turned to Russia who initially supplied the AL-31F, which are used in China's J-11 Flankers. J-10 now uses the modified AL-31FN, which is a miniaturized upgraded version of the F model and has a modular afterburner.

We also believe that the current engine used on the J-10 is only going to be fitted on early production; a next generation engine, the WS-10/A turbofan engines designed by Shenyang Motor Company will likely be fitted later on. The WS-10/A has already completed flight-testing on a J-11/SU27. We can expect WS-10/A to be a lighter engine with performance superior to the AL-31FN, in the area of 25,000Lbs of thrust. Russian and Chinese engineers are also collaborating in the area of thrust vectoring developed for the SU-35, and future versions of J-10 or more likely J-12 could be fitted with this additional capability.

J-10 is bad news for Taiwan and India. Now equipped with advanced generation aircraft (J-11, J-10 and may be FC-1), and developing its AEW capabilities, China is almost on par technologically with some of Taiwan’s most advanced aircraft.

Still, much needs to be done in the areas of training and weapon systems to give the PLAAF a significant advantage over the Taiwan straits. Although China is in a position to fight and possibly win such an engagement now, its capabilities and chances of success will reach new levels around 2008-2009. That’s of course if you take the US out of the equation…

Etiketler: , , , , , ,

01 Mayıs 2005 Pazar

Ejder ve Kaplan - II: Tayvan'ın Özgün Savaş Uçağı


… Ve Kaplan

Bir ada devleti olan Tayvan’daki hava üslerinin dağılımına bakmak bile bu ülkenin uyguladığı genel stratejiyi anlamak için yeterlidir. Ülkedeki 18 hava üssünden sadece iki tanesi doğu kıyısında konuşludur.

Tayvan’ın esas stratejisi, ülkeyi olası bir Çin saldırısından korumak ve Tayvan Boğazı’nın güvenliğini sağlamaktır. Ancak bu ülkenin karşılaştığı en büyük sorun içinde bulunduğu izolasyon durumu ve bu izolasyonun savunma yapısına negatif etkisidir. Uluslar arası camia Çin’in temsilcisi olarak Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanımaktadır. Bunun bir uzantısı olarak süregelen ambargo ve / veya satış kısıtlamaları modern silah sistemlerinin envantere alınmasını güçleştirmiştir. Bu durumun neticesinde Tayvan bazı sistemleri, gelişen ekonomik ve teknolojik altyapısının elverdiği ölçüde yurt içinde geliştirme yoluna gitmiştir. Bu çalışmaların en başta gelen ürünleri Ching Kuo savaş ve AT-3 eğitim uçakları ile Sky Sword I / II / IIA ve Hsiung Feng füzeleridir.

Tayvan silahlı kuvvetlerinin içinde bulunduğu durum en açık şekliyle 1996 yılında Çin ile olan krizde ortaya çıkmıştır. Çin’in Tayvan Boğazı’ndaki füze denemeleri ile alevlenen bu krizde Tayvan ordusunun Çin’in özellikle füze tehdidine cevap vermeye muktedir olmadığı ortaya çıkmıştır. Silahlı kuvvetlerin toplam 350000 civarında olan aktif personel mevcudu, Çin ordusu karşısında oldukça küçük kalmaktadır.

Mevcut durum karşısında Tayvan’ın geliştirdiği stratejik politika, üç aşamadan oluşmaktadır:

1. Başta Tayvan Boğazı olmak üzere ada etrafındaki kara suları üzerinde mutlak hava üstünlüğünü sağlamak.

2. Adaya yönelebilecek abluka tehdidini bertaraf edebilmek

3. Adaya yönelebilecek her türlü amfibik harekatı ve hava saldırısını önleyebilmek.

Görüldüğü gibi Tayvan için hava savunma sistemleri ve modern savaş uçakları en öncelikli ihtiyaç kalemleridir. Bir yandan Patriot ve I-HAWK gibi füze sistemlerini envaterine katıp gelişmiş bir komuta kontrol altyapısı kurmaya çalışan bu ülke, bir diğer yandan da nitelik açısından PLAAF’tan üstün bir kuvvet idame etmek için çabalamaktadır. Dünyanın en başta gelen elektronik üreticilerinden olan bu ülke, bu kabiliyetini savunma sanayisinde de sonuna kadar etkin biçimde kullanmaktadır.

Ülke savunmasında deniz kuvvetleri ile birlikte en ağır yükü üstlenen hava kuvvetlerinde genel olarak Batı yapımı sistemlerin egemen olduğu görülmektedir. 2003 itibariyle Tayvan Hava Kuvvetleri’nin envanterinde 57 Mirage 2000-5, 90 F-5E / F, 146 F-16A / B, 128 Ching Kuo ve 28 AT-3 bulunmaktaydı. Tayvan Hava Kuvvetleri’nin en başta gelen sorunları personel eğitiminin niteliği ve dolayısıyla personelin kalitesi, lojistik altyapısının yetersizliği ve komuta – kontrol – koordinasyon sisteminin yeterince etkin olmamasıdır.


“Özgün Savunma Uçağı”na Giden Yol ve Ching Kuo

Tayvan 1974 – 1986 yılları arasında lisans altında 300 adet F-5E / F üretmişti. Ancak 1980’li yılların ortalarından itibaren faydalı hizmet sürelerinin sonlarına yaklaşan F-104 Starfighter ve F-5’lerin yerine geçecek bir modern çok rollü savaş uçağı gereksinimi ortaya çıktı. Tayvan bu uçağı ABD’den tedarik etmek istiyordu ve en önde gelen adaylar F-16 ile tek motorlu F-5 türevi olan F-20 Tigershark idi. Ancak ÇHC ile ilişkilerini geliştirmek isteyen Reagan yönetimi 1982 yılında Tayvan’a ambargo uygulama kararı aldı. ABD hükümetinin kararı silah satışını yasaklıyordu ancak teknik yardım konusunda bir kısıtlama getirmiyordu. Bu gelişme üzerine Tayvan ihtiyacı olan modern savaş uçağını kendisi geliştirmeye karar verdi.

Tayvan’ın Aerospace Industrial Development Corporation (AIDC) önderliğinde 1982 yılında başlanan proje esas olarak 4 alt projeden oluşmaktaydı. Bunlar:

1. Ying Yang Projesi (Gövde tasarımı, General Dynamics desteği ile)

2. Yun Han Projesi (Motor tasarımı, Allied Signal desteği ile)

3. Tian Lei Projesi (Aviyonik tasarımı, Westinghouse desteği ile)

4. Tian Chien Projesi (Silah sistemleri)

İlk prototipin Aralık 1988’de tamamlanmasından sonra ilk uçuş Mayıs 1989’da gerçekleştirildi. Uçağın adı, devlet başkanı Chiang Ching Kuo’dan gelmektedir.

Ching Kuo genel görünüm itibariyle F-16 ile benzerlik arzetmektedir. Performans bakımından F-5’ten üstün olmakla birlikte F-16 ile başa baş olduğu söylenebilir ancak menzili bu uçaktan daha kısadır. F-16 gibi “blended body” şeklinde bir gövde tasarımına sahiptir ve yine bu uçaktaki gibi kanat kök ucu uzantıları (Leading Edge Root Extensions – LERX) belirleyici aerodinamik özelliklerindendir.

Ching Kuo toplam 6 adet silah taşıma istasyonuna sahiptir. Belli başlı silahları arasında 5 km menzilli IR güdümlü Tien Chien I (Gök Kılıcı I); 60 km menzilli ve aktif radar güdümlü Tien Chien II (Gök Kılıcı II); anti radar füzesi Tien Chien IIA ve 80 km menzilli aktif radar + IIR güdümlü Hsiung Feng II anti gemi füzesi bulunmaktadır. Dikkati çeken bir husus, Ching Kuo gibi küçük bir savaş uçağının anti gemi görevlerinde 3 adet Hsiung Feng II taşıyabilmesidir. Bu da Tayvan’ın stratejik ihtiyaçlarının bir uzantısıdır. Uçakta APG-67 türevi olan Golden Dragon GD-53 Doppler çok modlu radarı bulunmaktadır.

IDF projesinin en sorunlu ayağını motor kısmı oluşturmuştur. Allied Signal ortaklığıyla kurulan ITEC (International Turbine Engine Corporation) tarafından geliştirilen TFE-1042 motoru yeterli performansı sağlayamamıştır. Bu motorun geliştirilecek daha kuvvetli bir başka motorla değiştirilmesi projesi ise F-16 ve Mirage-2000 tedarikleri ile birlikte rafa kaldırılmıştır. Artyanma ile 41.8 kN güce erişebilen TFE-1042 motoru ile Ching Kuo en fazla Mach 1.2 sürate erişebilmektedir.

Başlangıçta 250 adet üretilmesi planlanan Ching Kuo’dan, Eylül 1991’de alınan karardan sonra toplam 130 adet üretilmiştir ve Temmuz 2000 itibariyle üretim sona ermiştir. Yapılan bazı değerlendirmeler bu uçağın, Su-27 / 30 hariç PLAAF envanterindeki tüm savaş uçaklarından daha üstün olduğu yönündedir. Yapılan 150 F-16A / B ve 60 Mirage 2000 alımı ile Tayvan ihtiyacı olan nitelik üstünlüğünü sağlama yönünde önemli adım atmıştır ancak yüksek kaza kırım oranları personel eğitimi konusundaki acil ihtiyacı gözler önüne sermektedir. İleride IDF’nin yerine geçmek üzere Advanced Defensive Fighter (ADF) isimli bir uçağın geliştirilmesi planlanmaktadır.

Etiketler: , , , , , , ,

27 Nisan 2005 Çarşamba

Hindistan Hava Kuvvetleri ve LCA


TD-1 test uçuşunda. "KH-2001"deki K ve H, Kota Harinarayana'nın, LCA proje şefinin adının ilk harfleri.


Dünyanın ikinci en kalabalık nüfusuna sahip Hindistan, nükleer güç olma özelliğinin yanı sıra, bölgesel ve küresel sebeplerden dolayı, nitelik ve nicelik açısından kuvvetli bir savunma organizasyonunu idame ettirmek durumundadır. Bunun en başta gelen sebeplerinden birisi de Hindistan’ın ezeli rakibinin, komşusu Pakistan’dan ziyade süper güç Çin olduğu gerçeğidir. Hem Rusya hem de başta Fransa ve İngiltere olmak üzere Batı ile savunma alanında köklü ilişkilere sahip olan Hindistan, savunma sanayisinde de çok önemli adımlar atmış, bilhassa yazılım sektöründe kaydettiği olağanüstü ilerlemenin meyvelerini toplamaya başlamıştır.


Savunması gereken çok geniş bir alan olan ve karşısında güçlü bir ittifak (Çin-Pakistan) bulunan bu ülkenin başta hava kuvvetleri olmak üzere silahlı gücünde yöneldiği çözümlere genelde Doğu (Rus) ve Batı (İngiliz – Fransız) karması şeklindedir. Ancak yukarıda da değinildiği üzere hem nitelik (kalite) hem de nicelik (sayı) açısından belirli bir üstünlüğe sahip olması gereken Hindistan’ın, bunu yurtdışı alımlarla sağlaması çok pahalı ve ulusal güvenlik açısından tehlikeli bir çözümdür. Zira olası bir kriz anında gelebilecek ambargo veya başka siyasi sorunlar, savunma sistemlerinin tedariği ve idamesinde büyük sorunlar yaratabilir, ki bunun en güncel örneği Mayıs 1998’de gerçekleştirilen nükleer denemenin akabinde ABD’deki Clinton yönetiminin uyguladığı ambargonun LCA programına olan etkisidir.

Hindistan Hava Kuvvetleri’nin bugünkü durumu

Hindistan, Çin’den sonra en büyük MiG-21 filosuna sahip olan ülkedir. Bu ülke 1967 – 1984 arasında lisans altında üretimle 675’den fazla MiG-21’i envanterine katmıştır. Ucuz ve bakım / idamesi kolay bir hafif çok rollü uçak olan MiG-21, zamanla Hindistan’a büyük sorunlar doğurmaya başlamıştır. Bu sorunlardan bazıları şunlardır:

1. MiG-21’in silah kapasitesi ve performansı modern hava muharebe koşullarına göre yetersizdir.

2. MiG-21’in harbe hazırlık oranı ve güvenilirliği çok düşüktür. Hindistan Hava Kuvvetleri sadece 1990 – 2000 yılları arasında 172 MiG-21 kazasında 52 pilot hayatını kaybetmiştir. LCA’nın aşağıda değinilecek gecikmesi, Hindistan için çok pahalıya mal olmuştur.

3. Hint Hava Kuvvetleri’ndeki MiG-21 pilotları, bu uçağa geçmeden önce Kiran eğitim uçağında uçmaktadırlar. Ses altı bir uçak olan Kiran, Mach 2 rejimindeki MiG-21 için yeterli tecrübeyi kazandıramamaktadır. MiG-21 kazalarının çoğunda pilotların gençe teğmenler olması bu açıdan şaşırtıcı değildir. Hindistan pilot eğitimindeki bu açığı kapatmak için, 2007 – 2010 arasında teslim edilmek üzere, 1.7 milyar Sterlin tutarında bir projeyle 66 adet Hawk AJT (Advanced Jet Trainer) tedariğine karar vermiştir. Bu uçakların 24’ü British Aerospace tarafından teslim edilecek, kalan 42’si lisans altında Hindistan’da üretilecektir.

Hindistan Hava Kuvvetleri ortaya çıkan açığı kapatmak üzere 1996 yılında 340 milyon $ bütçeli MiG-21 modernizasyon projesini başlatmıştır. Rusya ile ortaklaşa yürütülen ve MiG-21-93 programının MiG-21UPG kodlu Hint versiyonu olan bu projede, 125 uçağın modernize edilmesi planlanmıştır. İlk ikisi Aralık 2000’de teslim edilen MiG-21UPG’lerin 2010 civarına kadar hizmette kalması düşünülmektedir. Bu programın içeriğine kısaca bakacak olursak:

- Kopyo radar + atış kontrol sistemi

- Dijital uçuş kontrol bilgisayarı

- Kaska monteli nişangah (HMD), HUD, MFD

- INS, Silah yönetim bilgisayarı, yeni nesil mühimmat (R-73, R-77 vs)

Hindistan Hava Kuvvetleri’nin envanterinde 2003 itibariyle 28 Su-30MKI (teslimatlar devam etmekte, toplam 40 adet üretilecek), 40 Mirage-2000H/TH, 49 Jaguar S/B, değişik tiplerde 286 MiG-21 (125’i UPG programında), 78 MiG-23BN/MF/UM, 135 MiG-27M ve 72 MiG-29B/UB bulunmaktadır.

LCA’ya giden yol

LCA projesi, Hindistan Hava Kuvvetleri tarafından 1983 yılında, envanterdeki geniş MiG-21 filosunun yerine geçecek çok rollü hafif bir savaş uçağı gereksiniminin belirtilmesiyle başladı. Bu uçaktan istenenler yüksek manevra kabiliyetine sahip olması, hafiflik, tüm modern hava-hava ve hava-yer mühimmatını kullanabilmesi ve ucuz olmasıydı. Uçağın başta aviyonik olmak üzere belli başı tüm sistemlerinin yurt içinde geliştirilmesi, motor gibi bazı sistemlerin de lisans altında üretilmesi planlanmıştı. LCA, yerine geçeceği MiG-21, MiG-23 ve MiG-27 uçaklarından çok daha üstün bir performansa sahip olmalıydı.

Proje için ayrıntılı bir planlama yapıldı. İlk önce üç kademeden oluşan bir yönetim organizasyonu oluşturuldu. Bu organizasyon, en tepede başkanının savunma bakanı olduğu 15 üyeli bir yönetim kademesi, altında başkanının savunma bakan yardımcısı olduğu 10 üyeli idare kademesi ve onunda altında başkanının ADA ( Aeronautics Development Agency) direktörü olduğu bir teknik komiteden müteşekkildi. Teknik komite, LCA ile ilgili her türlü araştırma – geliştirme faaliyetinden sorumlu idi. LCA projesinin başlangıcından beri teknik komitenin şefi olan Prof Dr Kota Harinarayana, 2002 yılında bu görevinden ve ADA direktörlüğünden ayrılarak Haydarabad Üniversitesi’ne dönmüştür. Bu gelişme, LCA’nın geleceği üzerindeki kuşkuları bir kat daha artırmıştır, zira Harinarayana LCA konusunda aşırı iyimser olmasıyla tanınmaktaydı.

LCA proje yönetim kademelerinin oluşturulmasını müteakip, kavramsal tasarım çalışmaları Ekim 1987 – Eylül 1988 arasında, Dassault’un desteği ile tamamlandı. Bu çalışmalar sırasında Hindistan’ın sanayi ve teknoloji altyapısı da göz önünde bulundurulunca, proje ile ilgili bazı tehlikeler belirdi. Bunlardan başlıcaları projenin tamamlanmasının çok uzun sürebileceği, planlanandan daha pahalıya mal olabileceği ve istenilen performans kriterlerinin sağlanamayabileceği idi. Bu tehlikelere karşı ayrıntılı bir proje planı hazırlandı. Buna göre araştırma – geliştirme çalışmaları başlıca iki safhaya ayrıldı:

Safha 1
İki adet “teknoloji sergileyicisi" (Technology Demonstrator) üretimi (TD-1 ve TD-2)
İki adet prototip (Prototype Vehicle) üretimi (PV-1 ve PV-2)
Gerekli uçuş test tesislerinin ve fiziki altyapının inşası

Safha 2
Üç adet prototip üretimi (PV-3, PV-4 ve PV-5. PV-5 çift kişilik eğitim modeli)
Gerekli uçuş test tesislerinin ve fiziki altyapının inşası.

Proje tanımlama aşamasında ilk uçuşun 1990 yılında yapılması ve hizmete girişin 1994 yılında gerçekleştirilmesi öngörülmekteydi. Bunun ne kadar gerçekçilikten uzak bir hedef olduğu daha sonra anlaşılacaktır. Bütçe sorunları, özellikle tesis inşasının maliyeti beklenmedik ölçüde artırması ve bilhassa uçuş kontrol sisteminin (Flight Control System – FCS) geliştirilmesinde karşılaşılan sorunlar sebebiyle Safha 1’e ancak 1990 yılında başlanabildi.

Ön tasarım çalışmaları sonucunda ortaya çıkan LCA, çift açılı delta kanada sahip, kanatçık (kanard) veya yatay kuyruk taşımayan, tek dikey stabilizeli, tek motorlu bir uçaktı. Toplam uzunluğu 13 metre ve gövde yapısı alüminyum-lityum alaşımı, karbon fiber kompozit malzeme ve titanyumdan oluşan LCA’da kullanılan malzemenin %40’ı kompozitti. Dijital “fly-by-wire" sistemine sahip LCA, statik olarak kararsız bir uçak. Gelişmiş uçuş kontrol yazılımı uçağın kararlılığını sağlıyor ve doğrudan manevra kabiliyetini etkiliyor.

Burada bir parantez açarak kararlılık ve uçuş kontrol sistemi (FCS) konusuna değinmekte fayda görmekteyim:

Ters çevrilmiş küresel bir kase ve üzerine konulmuş bir bilye düşünelim. Bilyeye parmağımızla hafifçe dokunsak bile aşağı yuvarlanacaktır. Bu, kararlılık sınırındaki bir sisteme örnektir. Kontrol altındaki veya kontrol dışı en ufak bir dış etken sistemin “kararlılığını" (yani bilyenin hareketsiz konumunu) bozacaktır. Burada kontrol edilebilen dış etken (mühendislik terimi ile giriş / input) parmağımız, kontrol edilemeyen dış etken (mühendislik deyimiyle bozucu etki / gürültü / perturbation) ise söz gelimi rüzgardır.

Bu sefer bilyeyi kasenin içine koyalım. Bilyeye ne kadar fiske vurursak vuralım kase çeperinde belli bir miktar yükseldikten sonra eski konumuna, yani kasenin dibine geri gelecektir. Yani “kararlı" olan bu sistem her türlü (kontrol edilebilen veya edilemeyen) dış etkene karşı kendini konumunu koruyabilmektedir. Eğer bilyeyi kaseden dışarı çıkarmak istiyorsak parmağımızla büyük bir kuvvet uygulamalıyız – bu kuvvet ters çevrilmiş kasenin tepesindeki bilye için uygulayacağımızdan misliyle fazladır.

Basitleştirerek izah etmeye çalıştığım bu prensibi uçağa uyguladığımızda, manevra kabiliyeti açısından uçağın mümkün olduğunca az kararlılığa sahip olması en ideal durumdur. Çünkü bu şekilde uçağa verilecek en küçük kumanda girişinde bile uçağın yön değiştirmesi sağlanabilmektedir. Ancak burada önemli olan husus, kontrol edilemeyen dış etkenlere karşı (söz gelimi hava akımı) uçağın “duyarsız" olmasıdır. FCS burada devreye girmektedir, zira bu işlemlerin klasik kontrol yöntemleri ile gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Bütün bu proses her türlü verinin hızlı biçimde işlendiği, uygun tepki organlarına uygun sinyalleri iletecek bir işlemcinin varlığını zorunlu kılar. Bu işlemci için ise uygun yazılım geliştirilmelidir.

FCS, uçağın her türlü yapısal ve aerodinamik verilerine sahip olmalıdır. Bu verilerin elde edilmesi ise ancak uzun ve zahmetli test uçuşları ile olur. Çünkü en hassas veriler rüzgar tüneli testlerinde değil, gerçek uçuş sırasında elde edilir. Çok sayıda yapılan uçuşlar sonunda elde edilen katsayılar ışığında uygun kontrol algoritmaları geliştirilir. Söz gelimi FCS, pilotun levyeyi çok sert bir şekilde geri çekmesinin, uçağın yapısal limitlerinin aşılmasına sebep olacağını hesaplarsa bu manevraya izin vermez. FCS’nin hızlı ve etkin bir şekilde çalışmasını sağlayacak süreç çok uzun ve pahalı çalışmaları gerektirir. Su-27 savaş uçağında bulunan FCS, normal şartlarda izin vermeyeceği için “Cobra Manevrası"ndan önce pilot tarafından devre dışı bırakılır.

LCA, aerodinamik olarak kararsız bir uçak olduğundan FCS olmadan uçamaz. LCA FCS’sinde kullanılan yazılım açık kaynak kodlu olup ADA tarafından geliştirilmiştir. Bu şekilde uçağa daha sonra yapılacak değişiklik ve modifikasyonlar için yazılım update’i yeterli olmaktadır.

Son bir not olarak F-16 Fighting Falcon’un fly-by-wire sistemine sahip ilk savaş uçağı olduğunu eklemekte yarar görüyorum.

Artan sancılar ve bir türlü doğmayan çocuk

Yukarıda bahsedilen sebeplerden ötürü ilk LCA (TD-1) ancak 1995 yılında tamamlandı. Uçakta kullanılacak FCS’nin geliştirilmesinde karşılaşılan zorluklar uçuşun gecikmesine sebep oldu. FCS testleri İngiltere’de BAe tesislerinde simülatör, ABD’de ise bir adet F-16D VISTA (Variable In-flight Stability Aircraft) üzerinde gerçekleştirildi. Bu testler devamlı karşılaşılan zorluklar sebebiyle tahmin edilenden daha da uzadı. Bu arada LCA programı için büyük bir “talihsizlik" meydana geldi.

Hindistan’ın Mayıs 1998’de gerçekleştirdiği nükleer test üzerine Clinton yönetimi bu ülkeye ambargo uygulama kararı aldı. Bu kararın hemen akabinde ABD’de uçuş testlerinde bulunan mühendisler geri gönderildi ve ABD’nin LCA kapsamında sağladığı her türlü teknik destek kesildi. Bu ambargonun bir başka olumsuz etkisi de motor konusunda oldu. LCA’nın, F/A-18, B-2, F-117 ve JAS-39 Gripen’da kullanılan General Electric F-404F2J3 turbofan motoru kullanması planlamış, 11 adet F-404 alınmış ve TD-1’e monte edilmişti. Ambargo diğer konularda olduğu gibi motor konusunda da LCA için belirsizlikleri doğurdu. Bu gelişme üzerine Hindistan LCA için kendi motorunu geliştirmeye karar verdi. Bu, projenin başlangıcında alınan “kendini kanıtlamış bir motor etrafında bir savaş uçağı geliştirme" hedefinden zaruri ve büyük bir sapmadır. (Bush yönetimi Hindistan üzerindeki ambargoyu kaldırmıştır)

FCS ve motor konularındaki kriz LCA projesini büyük sekteye uğrattı. Henüz FCS’si tam olarak hazır olmayan TD-1 uzun süre yazılımın iyileştirilmesini bekledi. Kaveri’nin tasarım çalışmalarının uzun süreceği belli olunca testlerin F-404 ile yapılması kararlaştırıldı ve TD-1 yer testlerini 1999’da tamamlamasını müteakip 4 Ocak 2001’de, yani fabrikadan çıkışından 7 sene sonra ilk uçuşunu gerçekleştirdi. TD-1 ile yapılan bir seri test uçuşunu 6 Haziran 2002’de TD-2’nin uçuşu izledi. Planlanan hizmete giriş tarihinden 8 sene sonra…

Motor

FCS ile birlikte LCA programındaki başlıca sorun kaynağı olan motor için Hindistan’ın GTRE kuruluşu, Fransız Snecma firması desteğinde bir turbofan motoru tasarımı çalışmalarına başladı. Snecma, Rafale yeni nesil savaş uçağında kullanılan M-88 motorlarının üreticisidir, ve ilginç bir bilgi de Rafale’nin ilk uçuşunu F-404 turbofan motorları ile gerçekleştirdiğidir.


Kaveri turbofan motor

Kaveri, sanılanın aksine M-88 kopyası değil, özgün bir tasarımdır. İki motorun bazı teknik verilerinin incelenmesi bunu kanıtlayacaktır:

...........................................Kaveri........................M-88
Hava akış oranı:...................78 kg/s.......................65 kg/s
By-pass oranı:......................0.16...........................0.3
Maksimum kuru itki:.............52 kN.........................50 kN
Basınç oranı:........................21.5...........................24.5

Kaveri motorunun testleri için Rusya’nın nispeten ucuz uçuş test tesisleri ve altyapısı kullanıldı. Testler için bir adet Tu-16 bombardıman uçağı tadil edilerek uçuş denemeleri gerçekleştirildi. Motorun sertifiye edilmesi için halen testler devam etmektedir. Bush yönetiminin ambargoyu kaldırmasından sonra 40 adet ilave F-404 siparişi verilmiştir. Planlar, Kaveri’nin Ar-Ge çalışmalarının tamamlanmasına kadar ilk LCA’ların F-404 ile uçması yönündedir.

Radar ve aviyonikler

LCA’da kullanılan neredeyse tüm aviyonik sistemler Hindistan’da geliştirilmiştir. Bu çalışmaların uzaması projenin de gecikmesine sebep olmuştur. Bilhassa yukarıda değinilen FCS Ar-Ge süreci oldukça sancılı geçmiştir.

LCA’da kullanılan belli başlı aviyonikler ve özellikleri şu şekilde özetlenebilir:

Radar: Hint CABS kuruluşu tarafından geliştirilen çok modlu Pulse Doppler radar sistemi, look down – shoot down ve yüzey haritalama kabiliyetlerine sahip. Aynı anda 10 hedefi takip edebilen radarın testleri Hint Hava Kuvvetleri’ne ait modifiye edilen bir Avro HS-748M uçağı üzerinde gerçekleştirildi. Radarın LCA üzerindeki testlerinin PV-2 üzerinde gerçekleştirilmesi planlanmakta.

Görev Bilgisayarı: 32 bit tabanlı olan görev bilgisayarı tüm uçuş verilerinin hesaplanması, tüm ana ve alt sistemlerin denetimi ve kontrolügibi işlemleri yürütüyor. MIL-STD-1553B veriyolu mimarisi üzerine inşa edilen bilgisayar 80386 işlemciye sahip.

DFCC (Digital Flight Control Computer – Dijital Uçuş Kontrol Bilgisayarı): Kanatçıklar, flaplar gibi tüm kontrol yüzeylerinin uygun şekilde kontrol edilmesi ve denetlenmesinden sorumlu. Aynı zamanda her türlü uçuş ve seyrüsefer verilerinin hesaplanması işlevini yerine getiriyor.

CCU (Control Coding Unit – Kontrol İşleme Ünitesi): Tüm kumanda giriş ve çıkış işlemlerini yapıyor. Acil durumlarda görev bilgisayarının yedeği olarak devreye girebiliyor.

Display Processor (Gösterge İşlemcisi): HUD (Head Up Display – Baş Üstü Gösterge) ve MFD’de (Multi Function Display – Çok Rollü Gösterge) yer alacak bilgilerin işlendiği sistem.

ECS (Environment Control System – Ortam Kontrol Sistemi): Uçağın düzgün çalışması ve kokpitin uygun koşullarda bulunmasından sorumlu sistem. Hava basıncı, sıcaklık, oksijen vs gibi pek çok etkeni kontrol ediyor.

Bunların yanı sıra, elektrik sistemi ve motor işleyişinden sorumlu EEMS (Engine and Electrical Monitoring System), yakıt durumunu kontrol eden DFM (Digital Fuel Monitoring), hidrolik sistemler ve frenleri kontrol eden DHBM (Digital Hydraulics and Brake Management), HUD, MFD ve HOTAS da tamamen Hindistan’da geliştirilmiş sistemler arasında.

Silahlar

LCA’nın 6 adedi kanatlar ve bir adedi de gövde altında olmak üzere toplam 7 silah taşıma istasyonu bulunuyor. Öncelikli görevi av / önleme olan LCA Gş-23 23 mm topa ilaveten kısa menzil için HMD ile yönlendirilen R-73 (AA-11 Archerer) IR güdümlü füzesi ile orta menzil için R-77 (AA-12 Adder) füzelerini taşıyor. Bunlara ilaveten Marta Super-530D ve R-27 (AA-10 Alamo) için de sertifiye edilmesi düşünülmekte. Yer saldırı görevleri için de klasik ve güdümlü mühimmat kullanabilen LCA, toplam 4000 kg silah taşıma kabiliyetine sahip. Silahlar, radar ve atış kontrol sistemi PV-2 üzerinde denenecek.

Sonuç

Planlanandan çok daha uzun süren ve çok daha pahalıya mal olan LCA projesi artık Hindistan için bir nevi prestij meselesine dönüşmüştür. LCA’nın en erken 2012 – 2015 arasında hizmete girebileceği değerlendirilmektedir, ki bu kavramsal çalışmaların başlamasından 30 yıl sonrasıdır. Bu olağanüstü gecikme eski ve yetersiz MiG-21 filosunun hizmette tutulmasına sebep olmuş, ayrıca astronomik seviyelere ulaşan maliyetler sebebiyle yavaş yavaş kamuoyu desteğinin azalması sonucunu doğurmuştur. Bazı kaynaklar eğer 2010 civarında hizmete giriş gerçekleşmezse Hindistan Hava Kuvvetleri’nin projeye olan ilgi ve desteğini çekebileceğini değerlendirmektedir.

LCA projesinde en başta göze çarpan hata, konulan hedeflerin aşırı iyimser olmasıdır. Kavramsal tasarım çalışmaları esnasında LCA’nın ilk uçuşunu 1990’da yapması, 1994 ortalarında da filo hizmetine girmesi planlanmıştı. 4.5 yıllık bu süre, uçak geliştirilmesi için zaruri olan 2000 test uçuş saatine yetmekten çok uzaktır. Gripen’ın ilk uçuşundan hizmete girişine kadar 6.5 yıl geçmiştir ve Gripen’da LCA’dan çok daha fazla yurt dışı “off-the-shelf" sistem kullanılmıştır. Endüstriyel seviyesi Hindistan’dan çok daha ileri olan Fransa’da Rafale prototipinin üretimine başlanmasından hizmete girişine kadar 16 yıl geçmiştir, EF-2000 Typhoon için bu süre 17 yıldır. Hindistan’ın LCA için prototip üretiminden hizmete girişe kadar geçmesi öngörülen süre 10 yıl idi! Yanlış, eksik ve aşırı iyimser planlama çok değerli zamanın, astronomik meblağların uçup gitmesine sebep olmuştur. Daha da acısı, LCA’nın gecikmesi yüzünden eski MiG’lerle uçmaya devam etmek zorunda kalan pek çok pilot hayatını kaybetmiştir.

Her şeye rağmen üzerinde kararlılıkla durulan LCA, tamamlandığı zaman Hindistan için büyük bir prestij ve moral kaynağı olacktır. Şu anda LCA projesinde ülkenin her yanından 33 Ar-Ge kuruluşu, 11 akademik kurum, 60 büyük ölçkeli sanayi şirketi ve yüzlerce alt yüklenici şirket görev almaktadır. Ülkenin en önde gelen bilim adamları bu projede çalışmaktadır. Ayrıca bu proje ile kazanılan kabiliyetlerin MCA (Medium Combat Aircraft) projesi için yol açacağı değerlendirilmektedir. Hindistan LCA ile tabiri caizse boyundan büyük bir işe kalkışmış ve haliyle epey zorlanmıştır (ve zorlanmaya devam etmektedir). Ancak öyle görünüyor ki göreve başladığı zaman bu uçak Hindistan’ın teknoloji alanındaki rüşdünün ispatı olacak.

Etiketler: , , , , , , ,